JA slide show
Anasayfa arrow Çehrengiz arrow Yayınlar arrow Sadık Yalsızuçanlar'dan yeni bir roman: DİYAMANDİ
Sadık Yalsızuçanlar'dan yeni bir roman: DİYAMANDİ
Yazan ediTör   
09.10.2015 18:19

Sadık Yalsızuçanlar’ın yakında, H Yayınları’nca yayımlanacak olan DİYAMANDİ adlı romanından bir bölüm :

Canımın ışığı,Gece üçte uyandım. Şimdi altıyı geçiyor. Üçten beri ne yaptım. Sorma. Bana sorma. Aklımı alana sor. Ulu sevgilinin eşiğinde sabaha kadar ağladım mı güldüm mü hıçkırdım çırpındım mı ben ne bileyim? Başımı taştan taşa mı vurdum, boğazlandım mı, kim bilir? Gel de o masum zeki gözlerinden öpeyim. Yüzünü gözünü gözyaşlarıyla yıkayayım. Sen misin sevgilimin elçisi? Hem sensin hem O’sun değil mi? Bir daha gel, bir daha o gözleri öpeyim. Dün Cuma namazından sonra o güzeller güzeline sızlayan kalbim veda ederken tatlı bir sesle irkildim. Bir kardeş sesi.

Asker Mehmet. Yanında Konya’dan yeni gelmiş Şekerci Mehmet. Değirmenci Şevket efendi. Sayım günü erkenden Uğur oteline gitmemi haber veriyorlar. O günü birlikte geçirmek istiyorlar. Bu çağrıyı alınca ruhumdan bir şükran çığlığı koptu. Bütün zerrelerim aman Allah feryada başladı. Hamdin, şükrün feryatları. Bir haftadan beri zihnimi meşgul eden mesele çözülmüş oldu. Bir derde bin deva bağışlayan Allahım! Kulunun gönlünde bir mesele belirdiği zaman hemen o anda göklerin yarılıyor da çareler yağıyor. Sayım memurları gelince diğer kiracılar da kapıya inecek. Adın, soyadın sorulurken onların yanında adımın söylenmesi kardeşimi biraz sıkacak. O gerçi Müslüman oluşumu hazmetmiştir ama bir yere kadar. Başkasının yanında adımın açık bir şekilde tekrar edilmesini tabii görecek kadar değil. Onun için sayım günü başka bir yerde bulunmak istiyordum. Hakkı’lara mı gitsem yoksa Rüştü’lere mi? Hadi Hakkı’ya gideyim, Rüştü’de yerim hazır ama bu hafta Yeşilköy’den iniyorlar, belki indiler bile. Apartmanın durumunu da bilmiyorum. Kalmaya uygun mu değil mi? Onlara kalsa bir bölük asker misafir olsa da yerimiz yok demezler. Çünkü gönülleri geniş. Demek Hakkı’lara gitmeli. Hakkılar Kadıköy’ünde, ben ise cumartesi günü Üsküdar’dayım. Akşam yemeğini yiyip öyle giderim. Bir sabah kahvaltısı ve öğle yemeğiyle işi geçiştirir, durumu kurtarmış oluruz. Ama bunun da sakıncalı tarafı var. Bizimkilerden ikindi vakti döndüğüm zaman o kadar üzülmüyorlar da, akşam yemeğinden sonra ortalık kararınca çıkıp gitmem onları çok sarsıyor. Kalplerinden sanki kan damlıyor. Eski karımın sözü. Kardeşime söylemiş. Hadi Hakkı’lara cumartesi, akşam yemeğinden önce gideyim. O da bana çok zor geliyor. Yüzüm tutmuyor. Hakkıcığım kaç kere teşvikiyle beni gece yatısına alıkoymak istedi. Beni alıkoymak deveye hendek atlatmaktan zor. Şimdi gideyim kalayım, üstelik ikindi vaktinde postekiyi sereyim, olmaz.

Benim nur evladım,

Bu düşünceler arasında yalpa yapıp bocalarken aziz Konya bana kucağını açtı. Gel benim dedem, benim âşık yavrum, bağrı başlı gözü yaşlı evladım, üzülme sen, gel gel dedi.

Gördün mü neler oldu? Yarın sabah beşten sonra evden çıkacak beni alıp götürdüğün gibi Uğur otelinin yolunu tutacağım.

Hak nasibe ederse Yeni Câmi’de buluşacak, sabah namazını kıldıktan sonra gidip otele kapanarak sayım memurlarını bekleyeceğiz. Bir nevi Konya seyahati. Şükretmek için bir ses kalmadı. Sesim çıkabilse şükrün feryadı göklere yükselecek. Sessiz bir feryatla hamd ediyorum. Uykuya karşı borcumdan birkaç saatini daha ödemek için sabah namazından sonra biraz gözümü kapayayım dedim.  Uzanacağım yerler kor haline gelmiş. Kirpiklerim gözkapaklarım aleve dönmüş. Yanan gözler yumulur mu hiç? O asker Mehmet de ne tatlı bir çocuktu. Ağzından çıkan her kelime kalbin en derin yerine dökülüyor. Bana az tatlı olanını göster diyorsun, yok, nasıl göstereyim? Âh Konya âh Konya, Taşının toprağının her zerresine bin defa kurban olayım. Çocuklarının aşkıyla yaktın beni. Yaktın. Yak. Her an milyonlarca artan bir şiddetle yak. Sen yeter ki yak. Mevlâ tahammülünü bağışlasın da ben kül olayım. Beni o kadar yak ki, alevinin zevkiyle o kadar feryad edeyim ki dağlar taşlar erisin. Cennetin, cehennemin erisin. Alevlerin tufanını bağrıma boşalt. Boşalt, her an yatağımı genişlet. Taşmasın, bir damlası dahi dışarıya sızmasın. Seni çağların biriktirdiği bir hasretle bağrıma basıyor, insanlık taşan gözlerini tekrar tekrar öpüyorum canım evladım.



Güzel kızım,

Bugün Selamsız’dan inerken bir ayı oynatıcısına rastladım. Adam, beline zinciri sarmıştı, elinde bir def vardı. Zincirin ucu zavallı hayvanın burnuna geçirilmişti. Aksak bir ritimle şarkılar söylüyor, ucunda çivi olan bir sopayla hayvanı dürtüyor ve uyumlu hareketlerle zıplamasını temine çalışıyordu. Etrafında meraklı bakışlarla seyredenlerin arasında bir müddet kaldım. ‘Koca oğlan kocakarılar hamamda nasıl bayılır?’

Gösteriyi bitirdi. Kasketini çıkarıp seyircilerden bahşiş topladı. Dilimin ucuna gelen kelimeleri bastırdım.

Bilse ki o postun gerisindeki kimdir, hiç yapar mı böyle?

Osman Kemalî babanın sırtındaki ayıyı hatırladım.

Erzurum Pasinler Güllüköy’den bir ârif. Çocuk yaşta çiçek hastalığından gözlerini kaybediyor. Çok çocuklu, geniş bir aileden. Aile çok fakir. Annesinin eteğini tutarak yürürken babacığı, ‘bu çocuk büyüyünce nasıl geçinecek, kim bakacak, kim edecek?’ diye endişeleniyor. Aile büyükleri toplanıyor. Kimisi, ‘saz çalmayı öğrensin, âşık olur, geçimini sağlar’ diyor. Kimisi, yapabileceği bir meslek edinsin…Sonunda babası, ‘hoca olsun’ diye karar veriyor. Hâfız olması için bir hocaya veriyorlar. Hoca işten anlamayan, kaba saba bir adam. Bakara suresinden başlatıyor. Usûl bilmediğinden, zavallı çocuk iki senede ancak Bakara’yı ezberleyebiliyor. Yanlış okudukça dövüyor, sövüyor. Bir defasında öyle dövüyor ki, haftalarca yataktan kalkamıyor. Sonra başka bir hoca buluyorlar. Ona veriyorlar. Bir senede Kuran’ı hıfzediyor. Ardından Mesnevî- Şerif’i ezberliyor. Mesnevî hâfızı oluyor. Ardından Buhârî. Ardından Şirazlı Hâfız’ın Divân’ını ezberliyor. Ardından Fuzulî Divânı’nı…Gönlüne aşk düşüyor. Erzurum’dan çıkıyor. Orası senin burası benim…Mecnun olup çöllere düşüyor. Necef’e gidiyor…Ehl-i Beyt âşığı…Kerbelâ’ya gidiyor…Suriye, Şam, Halep…Gezmediği yer kalmıyor. Resulullah’ıncivârınaulaşıyor…İstanbul’a geliyor. İlim mahfelerinde bulunuyor. Kolağası Ali Rıza efendinin sohbetlerine devam ediyor. Bir rüya görüyor. Sırtında bir ayı. Ne yapsa ne etse ondan kurtulamıyor. Bir gün, bir dostuyla Eyüp’e gidiyorlar. Nişanca’da Murad Molla tekkesinin önünden geçerken, dostu, ‘şurada bir iş var. Gel uğrayalım’ diyor, giriyorlar. Avluya girince şadırvandan gelen su sesi ile türlü çiçeklerden esen koku onu kendinden geçiriyor. Birden kapı açılıyor. Yaşlı bir zat görünüyor. Geliyor, elini alnına koyup besmele okuyor. Sırtındaki ayı birden yok oluyor. Düşüp bayılıyor. Ayılınca o Zat’ın eline ayağına sarılıyor. Onyedi sene sonra rüya gerçekleşiyor. Düşündeki arkadaşıyla Eyüp Nişancasına gidiyorlar. Tekkenin önünden geçerken arkadaşı, ‘burada bir işim var…’ diyor. Ve o güzeller güzeliyle kavuşuyor, Abdulkadir Belhî’ye…O’nun dervişi oluyor. Dört sene dergahtan çıkmıyor. Gönül eğitimi tamamlanınca, Üsküdar’da bir hücre kiralıyor. Mecelle okutuyor. Mesnevîhânlık yapıyor. Kendisi gibi güzeller yetiştiriyor…

Canım kızım,

O çaresiz hayvan bana bu güzeli hatırlattı.

Kimbilir burnuna halka takıp para için hayvancağızı oradan oraya sürükleyen, ona işkence eden adamın nesi o? Değil mi?

Evladım,

İnsan odur ki, bu çokluk âleminde Bir’i görsün. Tek olanı seyretsin…Bu kesrette vahdeti gözlesin. Varlık birdir. Ne görürsen, ne duyarsan, ne yersen, ne içersen, ne koklarsan bil ki, o sensin.

Varlık bir. Neyi incitsen kendini incitmiş olursun. Kime küfretsen kendine küfretmişsindir. Kimi aldatsan kendini aldatmışsındır. Bu alemde eğri yok. Yanlış yok. Kötü yok. Çirkin yok. O bakışımızda, gözümüzdedir. Güzel gözle bakarsan güzel görürsün. Bakışın bozuksa bozuk görürsün.

Birinin ayağına diken batsa, bana batmış gibi canım yanıyor.

Eğinli kasap Ahmet efendiye uğradım. Havalar iyice ısındığından, yine kapıya o boncuklu perdeyi asmıştı. Yere kadar uzayan, pervazın üzerine tutturulmuş iplere dizili rengârenk boncuklara baktım. Yeşil, mavi, kırmızı, siyah, beyaz…Sinek gibi haşerâtın içeri girmesini engellemek için bunu yaparlardı. Boncukları ortalarından tutarak uzun bir saçı atkuyruğu yapmak için toplar gibi elimle kenara hafifçe ittim. Ne kadar eğlenceliydi. Eşimin ısmarladığı köftelik kıymayı aldım. Evin sokağındaki bakkalın önünden geçerken çocukların leblebi tozu oyunu oynadıklarını fark ettim. Ne kadar özlemişim. O işaret parmağı uzunluğundaki naylon şeffaf torbalara tıkıştırılmış şekerli leblebi tozları. Yenmekten çok püskürtülmek için…Tabi onlar için yine kaygılandığımı hissettim. Eve geldiğimde mektubun karşıladı. Ne kadar duygulandım. Canım evladım. Cevabımı hemen yazamadığım için çok üzgünüm. Ancak şimdiye nasib oldu. Ben istemez miyim seninle hemen sohbet edeyim? Hakkındaki duygular derin takdirimin sadece bir kısmı. Sende nefes alır gibi bir hale gelmiş iyilik var. İnce ruhunun, çalışkanlığının, yüksek zekânın, bütün bunlara bambaşka bir değer veren alçakgönüllülüğünün gerçekten hayranıyım canım kızım. Kalbim senin için evladına düşkün bir babanın sonsuz sevgisiyle çarpacak.

Bütün kâinata karşı içimde öyle bir sevgi coşuyor ki, bütün varlığı onunla birlikte ruhumun içine almak istiyorum.

Bunu anlatmak çok zor.

İsterdim ki, hiç kimsenin ruhu duymadan dünyadaki bütün dertlilerin ruhlarını kavuran zehri çekip alayım. Heyhat buna imkân yok. Kendimi sezdirmeden bir şeyi yapmaya imkân yok. Çocuklarım benim kalbimden bir ses duyacak ki onlara hizmet edebileyim. Bunun için muhabbet dünyasından bir pencere açmak zorundayım. Bu zorunluluk ayrı bir ıstırap. Ama ıstıraptan tatlı ne var ki? Istıraba o lezzeti veren de Allah’ın büyük lütfudur. Yoksa yaşadığımız öyle ıstıraplar var ki zerresi dahi insanı yok edebilir. Canım kızım bu bahis bir ummandır. Dilersen biz yine sahile çıkalım. Belki tekrar bu ummana açılırız. Beş on sayfayı karalayacak kadar vaktim olsaydı hemen sahile kaçmazdım. Daha uygun zamanlarım da olacaktır. Bu mektupların yazılması benim için ibadettir. İbadetin ruhanî zevkini yaşıyorum. Kalbim Allahın huzurundaki huşuu yaşıyor. Geçen gün Fâtih’te bir dostumla tramvay caddesinden geçiyordum. Dostum, rayların arasında yürümekte ısrar eden küçük bir köpeği oradan uzaklaştırdı. Belki o anda Allah’ın rızasını kazandı. Ömrünü Kuran yazmakla geçiren birine rüyasında cenneti müjdelemişler. Ama rızasını kazanmaya şu davranışı sebep olmuş : Bir gün yazarken kalemine bir sinek konmuş, o da sineği rahatsız etmemek için sabredip beklemiş. Belki de sinek nasibini alsın diye düşünmüş. Birisi câmi hastane yaptırıyor, bir çok hayır işliyor…Ama bunlarla değil, suya düşmüş bir sineği kurtardığı için rızaya ulaşıyor. Rızanın nerede olduğu, nasıl kazanılacağı bilinmez. Ümid edilen hiçbir fırsatı kaçırmamak gerekiyor. Zaten yaptıklarımızda rızasını düşünmezsek sonu hayırlı olmaz.

Cemâle ulaşmanız için dua ediyorum. Senden de aynı duayı rica ediyorum can kızım.

Bir gün Habib-i Hüda’ya sormuşlar : ‘Dualarımızın kabul olması için ne yapmalıyız?’

‘Günahsız ağızla dua edin’ buyurmuş.

‘Günahsız ağız olur mu ya Resulallah?’

‘Başkası için ettiğiniz dua böyledir.’

Cuma akşamı Parmakkapı tramvay durağında bekliyordum.

Bir öğrencimle karşılaştık.

Ayrılırken elimi öpmek istedi.

Çekmeye çalıştım.

Kalbim evlat sevgisiyle kanadı, gözlerim yaşardı.

Kimbilir böylesi bir gözyaşı damlası, sizin yüzünüzden okuduğum o masumiyet gibi rızaya vesile olabilir.

Eve dönerken sokakta, çocuk zaptetmek kayışıyla bağlanmış bir yavruya ve annesine rastladım. Çocuğu dizginlemek için icad edilen bu kayışlar beni daima müteessir eder. Yavrucağın omzuyla koltuk altından dolanmış, bağlanmış yaklaşık bir metreden fazla uzunlukta, ucu annesinde. Kayış yardımıyla sık sık firenlemeğe çalışıyor. Kucakta taşıma zahmetinden kurtulmak için…Ne kadar üzüldüm. Ardından bir kedi beni çok fena ağlattı. Evinden kovulmuş muhtemelen.  Bizim kapıya geldi. Nafakasını istedi. Bazen tok olduğu halde gelip içli içli yalvarırdı, bunu öğrenmiştim. Ama şimdi yiyecek istemiyordu. Okşanma nafakasını istiyordu. Onu okşadım, ağlayarak okşadım. Okşandıktan sonra hemen gitti. Demek ki tokmuş. Tok olduğu zaman insanın gözünün içine bakarak öyle bir ağlayışı var ki…Ben yiyecekten başka bir şey istiyorum, ruhumun gıdasını istiyorum. Bir bilsek ki kim acaba? Ninemiz mi, dedemiz mi, halamız mı? Bu varlığın gerisinde kim var acaba? O büyük müjde beni çocuklarıma o kadar bağladı ki! Kalben en yakınların kadar sana yakınım canım evladım. Kendi çocuğuma çocuğum diyemez oldum. Sizleri ondan ayırt edemiyorum. Ona, yani Üsküdar’daki evladıma diyorum. Bunu ifade etmek için bu tabiri kullanmağa mecbur olduğum zaman üzülüyorum. Vaktim oldukça sana hizmet etmek isterim. Bu benim için kutsal bir borç. Aklım erdiğince sorularını cevaplayacağım. İki dünya saadetinin anahtarı ibadettir evladım. İbadetin ruhu ise aşktır. Namazlarını kılmağa başladığın zaman sende ümitsizlikten eser kalmayacak. Bütün zerrelerinden saadet taşacak. Takdir hislerimle seni kucaklıyorum güzel çocuğum.

 

Canım kızım,

Bugün dört kaptan köşklü araba vapuruyla Sirkeci’ye geçtim. Oradan hallaca uğradım. Hallaç ismi beni hep heyecanlandırıyor. Öyle bir yakıştırma yapılır ama ben O’nun sır hallacı olduğunu düşünüyorum. Sırrın ifşasının bedelini büyük bir saadetle kabul edip, canını canana sunmuş o güzelden başka bir şey aklıma gelmiyor. Her zamanki gibi, geride biraz daha geniş ve yüksek alanda yere oturmuş; yay şeklindeki o kadın dal parçasının iki ucuna gerdiği teli pamuk yığının içine sokmuş, diğer elindeki lavut biçimindeki tokmağı sürekli vuruyordu. O ahenkli ses beni ürpertiyor. Pamuklar havalanıyor. İçerde yoğun bir toz bulutu. Giderken sevdiğini bildiğim için Tahtakale kazan simidi aldım. Sana cevap yazmak için sabırsızlanıyordum. Hayli ertelemişim. Umarım hoş görürsün. Güzel çocuğum seni hep arkadaşların arasında aradı, arıyor. Bana sorarsan talebe olarak devam etmeni, özellikle de mektebi yüksek not ile bitirmeni arzu ederdim. Takdir edilmişse mutlaka olacaktır. Değilse olan hayırlıdır. Ne zuhur ederse Hak’tır, Hak’tandır. Sende pek büyük bir edebiyat kabiliyeti var. Yakınlarına ne kadar derinden bağlandığını bildiğim için iç aleminin derin olduğuna inanıyorum. Kalbin ve duyguların yoğun. Kafan ve kalbin olgun. Kalbini dini heyecanlarla doldur. Hak aşkının kaynağını ara. Bu satırlar okuduğun andan itibaren aramağa başla. Dışarıda arama. Kendinde ara. Ruhunda ara. Ruhunun derinliğinde. Kelimelerimin hiçbir harfini ihmal etme. Varsayalım ahrete gittim de geldim. Öldüm de dirildim. Oraya gidip gelmiş birini dinliyor gibi beni dinle. Kendini uykuda yürüyen birinin yerine koy, onun gibi dinle. Onun gibi her dediğimi harfiyen yap. Affet beni evladım. Bu konuda birkaç adım atınca kendimi kaybediyorum. Böyle konuşmamı bağışla. Harfiyen yapmanı istediğim şey zor değil. Bir gün bile ertelemeyerek namazını kılmanı dilerim. Hiç olmazsa haftada bir Eyüp Sultan’ı ziyaret etmeni rica edeceğim. Senden ısrarla isteyeceğim. Eyüp’ten uzak bir yerde hasta yatıyor olsam, ziyarete gelmeni istesem bunu reddedecek misin? Asla. Ben ölünce, fakir bir hocamız vardı diyerek ara sıra kabrimi ziyarete gelmeyecek, bana Fâtiha göndermeyecek misin? Ne mümkün. Bunu yapmasan da ruhum seni affeder. Ama, Allah’ın sevgilisinin sevgilisini ziyaret etmezsen sana kırılmış olarak giderim. Kırılmak da değil. Ne haddime! Mahzun giderim. Evladımın bu büyük nimete eremediğini görerek gözüm arkada giderim. Saadeti aile ocağında arıyor, orada bulduğuna, yine orada kaybolduğuna inanıyorsun. Bu görüşün şundan ileri geliyor : Asıl saadetin sonsuz olanını henüz bulmuş değilsin. Yakınlarımıza bağlılığımız bizi mutlu ediyorsa, onların aradan çıkmasıyla saadetimiz bir anda yıkılabilir. Yıkılır, çünkü geçici bir temele dayanıyor. Bir ailenin fertleri, mutluluğu birbirinin varlığına dayandırmayıp da sonsuz bir dergâha bağlarlarsa, o saadet de ebedî olur. Geçici olana dayanan bir saadet fenaya mahkumdur. Yakınlarımızı Allah için sevmek lazımdır. Böyle seversek bambaşka bir muhabbetle severiz. Şu da kesin : Birer birer çekip gideceğiz. Sırasını düzenleyen Hak’tır. Düzenlenen sıra da Hak’tır. Hakk’a bağlılığımız oranında O’ndan gelen her şeye razı oluruz. Ölmez saadet Allah’a bağlanmaktadır. Son nefesime kadar size hizmete hazır olacağım. Bir kula hizmet edince kendimi bahtiyar hissediyorum. Bir kimse benim için Allah razı olsun diyecek olsa, bir Kâbe yapmış oluyorum. Sence bu alışverişte kim karlı?

Hafta iki gün Hazret-i Hâlid’e gidiyorum.

İmkan bulursan orada görüşürüz.

Sonsuz sevgiler ve gönülden dualar canım evladım.

 

Güzel gönüllü kızım,

Vaktiyle, benim gibi Rum olan bir öğrencim için Fuzulî Divânı aldım bugün. Eminönü’ndeki Gümüş Han’da Sahhaf Feyzullah Efendi’ye uğramıştım. Pek güzel bir hatla imlâ edilmiş, harikulâde bir cildi olan bu hazîneden rastgele bir sayfa açtım. Ateş ve gözyaşı çıktı. Öğrencime bir mektup yazarak kitabı postaladım. Aldığım cevap beni o kadar mesut etti ki…Esasen çocuklarımdan gelen her ses bana yeni bir saadet dalgası getiriyor. Ruhum yeniden coşuyor. İçimde dağlar, taşlar için, onların her bir zerresi için kâinât büyüklüğünde bir sevgi var. Sanki her zerrem bu sevgiyle yanıyor. Her zerrem bu sevgiyle kanıyor. Kulağıma gelen her ses, her bir zerreye bin defa kurban olma arzusunun yanık bir çığlığı gibi geliyor. Öğrencilerimin yüzleri kanayan kalbime derin çizgilerle nakşedilmiş. Ruhumda ne varsa bir anda öğrencilerimin ruhuna aktarmak için kendimi yerden yere vuruyorum. Onlara ne verdim bilmiyorum. Sadece şunu biliyorum : Pek çok şeyi verebilme aşkıyla yandım yandım…Ne verdiysem gönülden verdim. Canımdan bir parça kopardım da verdim. Yoksul bir babanın oğluna verdiği kuru ekmek…Verebildiğim bu aslında…Her yavruma ruhumdan bir parçayı verdim. Gözyaşlarımı verdim. Onlara verdiğim mısrâlar, söze dönüşmüş gözyaşlarıdır. Aslında gülen gözlerimin yaşları…Bütün âlemi ruhunun içine almak isteyen bir tutkunun ifadesi…Bu ifade, gözyaşı olduğu zaman, neşenin kendisidir. Bütün varlığı, O’nun cemâli görüyorum. Ve bağlanıyorum. Bu bağın kurbanıyım. Çizgiler siliniyor. Bağ çözülmüyor. Rüzgârlar esiyor. Dağ çözülmüyor.

Vesselam…

 

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 2672

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 19-12-2015 06:11 - Misafir
 
 
Hakk Aşkı Edebi Bir Mektup Olursa
Daha nice zamanlar nicelerinin gönlü ellerinde olacak ey Sevgili Mevlana'm! Sen yalan dünyanın gerçeğe götüren güzide bir rehberi misin yoksa? Tek gerçeğin, sözlere sığmayan tek varoluş şeklin olan aşkın mı, yeniden söyleyecek hakikati senin dilinden ve dünya var oldukça bu gezegeni hep şereflendirecek olan aşıkların mı semaa eyleyecekler ulvi şiirinin anaforunda?
 
2. Yazan Şeyma 08-11-2015 09:36 - Misafir
 
 
Hakk Aşkı Edebi Bir Mektup Olursa
Hocam, sabırsızlıkla kitabınızı bekliyorum. Ne zaman görebileceğiz kitapçılarda?
 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç