|
|
| Kürtçenin miladı olarak 1 Ocak |
| Yazan SadıK YalsıZuçanlaR | ||||||||||||||||||||||||||||||
| 25.01.2009 13:56 | ||||||||||||||||||||||||||||||
|
TRT'nin Kürtçe kanalının yayına başlamasıyla birlikte bu hafızada bir sarsıntı oldu. Bir şeylerin değiştiğini gösteren en belirgin şey bu idi. Kürtler de Kürt olmayanlarda 'devlet' ekranından Kürtçeyi duyduklarında tuhaf bir şaşkınlık yaşadılar. Kanalın açılış gecesinde oradaydım. Sahnede ve yayında olup bitenler kadar izleyenlerin yüzünü de seyretmeye çalıştım. Herkesin yüzünde mutlu bir hayret, bir şaşkınlık okunuyordu. İnsanlar gördüklerine ve duyduklarına inanmakta zorlanıyorlardı. Saatler ilerledikçe şaşkınlık yerini sevinç ve coşkuya bıraktı. Alaattin Fırat, yayından sonra kendisini uğurlarken köyden arayan bir hemşehrisinin sözünü aktardı: 'Ape, demek ki Kürtçe konuşulunca ülke bölünmüyormuş...' Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, Hz. Muhammed'in Zuhuru adlı enfes telifinde, Adem'in zuhuru bahsinde, Azrail'in, dünyanın dört bir yanından kırmızı, siyah, beyaz, sarı toprak devşirdiğini söyler. Hakk, kudret elleriyle, yani cemal ve celaliyle bu toprakları yüzlerce kozmik yılda yoğurmuş ve tesviye etmiştir. Bu yüzden insanların bir kısmı siyah, bir kısmı beyaz, bir kısmı kızıl olmuştur... Dilleri de farklı olmuştur. Yani dil, verili bir şeydir ve bu ontolojik şeyi yok saymak delilikten öte bir şeydir. Bir cinnet hali. İttihatçıların 1914'te ve sonrasında hayata geçirdikleri sinsi plan, Şark Islah Planı çerçevesinde başta Kürtçe olmak üzere, bugünkü Anadolu coğrafyasında; Arapça, Farsça, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Çerkesçe vs.nin kullanımı yasaklanmıştı. Bu yok sayma politikaları, sonraki yıllarda şiddetlenerek sürdü ve Kürt sorunu denilen kanserin kalbinde öncelikle dilin inkarı yer aldı. Merhum Özal'a kadar bu böyle sürüp geldi.Derrida, İstanbul mektubunda, harf devriminden bahisle, Türklerin nasıl harflerini yitirişinden söz eder ve bunun bir bellek silinmesine, dolayısıyla belleksizleştirmeye yol açtığını, gündelik yaşama ilişkin gözlemleriyle aktarır. Türklerin harflerini yitirmesi nasıl bir belleksizleştirmeye yol açtıysa, Kürt dilinin yasaklanması da benzer bir bilinç kaybına, bir tepkiye ve acılara yol açmıştır. Bugün, bu acıların farkında olanlar Kürt dilinin, kamu televizyonundan önünü açtılar ve iyi ki de bunu yaptılar. Onlarca filolojinin binlerce öğrenciye öğrenim imkanı sunduğu üniversitelerimizde bundan böyle zengin Kürt edebiyatının ve bilgelik tarihinin de öğrenilmesinin önündeki engeller ortadan kaldırılmalıdır. Bizim büyük hikayemizin bir parçası olan bu bellekle tekrar temas kurulması, hepimizin hayrına olacaktır. Yirmibeş ocak bindokuzyüzdoksanbir günü de önemlidir, zira, Bakanlar Kurulu, Kürtçe konuşmayı ve şarkı söylemeyi özgür bırakmıştır. Bu saçmalığın bugüne değin sürmüş olması akıl almaz bir şeydir. Delinin söylemini gayr-ı meşru addedenlerinkine benzer bir bilinç, bir akıl tutulması. Ama dediğim gibi yanlıştan geç de olsa dönülmesi hepimizin hayrınadır. Ne ki, bu köktenci karar, Türk Kürt etnik milliyetçi unsurların şiddetli tepkisine de yol açtı. Bu şaşırtıcı değildi gerçi. Ama, yıllardır Kürt dilinin önündeki engellere karşı çaba sarf etmiş, siyasal kurgusunu bu tez üzerinden gerçekleştirmiş olanların, bu gelişmeyi, 'yasal suç' ilan etmesi ironik bir durumdu. Kimi Türk milliyetçisi unsurlarla Öcalan'ın açıklaması örtüştü. Kürt sorununun oluşmasına zemin hazırlayan CHF'nin bugünkü vârisleri de benzer bir tepki verdiler. Bu tepkiler, bize, Türkiye'nin özgürleşme çabalarının önündeki engelleri işaretlemesi bakımından da manidardır. Kürtçe konuşulunca ülke bölünmüyormuş... Bizim tarihsel tecrübelerimiz, ulus devletin yol açtığı sorunları çözme bakımından son derece değerli bir kaynak idi. Ama geleneksel olanla bağlarımızı kopardığımız için, böylesi bir alıntı/gönderme alanından yoksun kaldık. Kürtçe yasağına karşı mücadele verenlerin TRT'nin Kürtçe kanalına önyargıyla yaklaşmalarını bir nebze anlamak da mümkündü. Şimdiye kadar 'devlet'in hukuk dışılığa taşan, belleksizleştirmeye dönük etkinlikleri bu kuşkuyu bir ölçüde tolere edebilirdi. Ama kazın ayağının öyle olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Yayının içeriği ve gerisindeki niyet netleştikçe kanala ilişkin eleştirilerin de niyeti belirginleşmeye başladı. İlkin 'devlet, Kürtleri daha ince ayarlı araçlarla/yollarla asimile etmeyi sürdürecek' diyenler, bu kez, bu yayının anayasal suç teşkil ettiğini iddiaya kalkıştılar. İlginç olan, bu iddiada farklı uçlardaki unsurların ağız birliği etmesiydi. Oysa ortada bir dil olduğuna göre bir etnik topluluk var, bu ise verili bir durum, yani, kimse -tabiri caizse- ırkını, ebeveynini Yaradan'a 'sipariş' edemiyor, anadilin kullanımı ontolojik bir haktır, bunun yasaklanması zulümdür ve bu yanlışın ortadan kaldırılması ise bir vicdan ve ahlak sorunudur. TRT marifetiyle yapılan bu yayının, sorunun çözümüne kapı aralamak bakımından son derece işlevsel bir yanı olduğu kesin. Yıllardır bu türden yasakların yol açtığı sorunların içinden geçen insanların ruhundan bakabilsek, bu işin ne denli hayırlı olduğunu görebileceğiz. Kanalda yer alanların 'hain, satılmış' ilan edilmesi ise birilerinin derdinin üzüm yemek olmadığına ilişkin kuşkuları pekiştirdi. Nihayet Adalet Bakanı'nın, 12 Eylül'ün mirası olan tutukevlerinde Kürtçe konuşma yasağının kaldırılması için talimat vermesi de işin tuzu biberi oldu. Özellikle o süreci Diyarbakır cehenneminde idrak etmiş olanlar açısından bunun anlamı ve değeri daha büyüktür. Bu sürecin Kürtçenin önündeki diğer engellerin de kaldırılmasını ivmelendirmesi umulmalıdır. TRT'nin Pusula programına konuşan Oktay Ekşi'nin, 'seçim propaganda konuşmalarının, mitinglerdeki konuşmaların da Türkçe dışındaki dillerde yapılabileceğine' ilişkin açıklamasını sevinçle dinledim. Bu yöndeki yasakların saçmalık olduğunu söyleyen Ekşi'ye katılmamak imkansız. Özal'ın ruhu şâd olsun. 12 Eylül Anayasası'na eklenen, "Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz." ifadesi ve 1983'te çıkarılan Türkçeden Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun, Kürtçeyi neredeyse tamamen eve hapsediyordu. Bu ise örneğin Kürtlerin modern zamanlardaki en büyük dengbeji Şakiro ve Şivan'ın kasetlerini, cd'lerini yayımlayanların soluğu tutukevinde almasına, Mehmed Uzun gibi bir değerin memleket özlemiyle kavrulmasına, böylesi talepleri dillendirenlerin gözaltında kaybolmasına yol açıyordu. İlk adım, 8. Cumhurbaşkanı Özal'ın da desteğiyle ANAP hükümeti döneminde atılmıştı. 12 Nisan 1991'de Türkçeden Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılırken, Anayasa'nın 26. ve 28. maddeleri 3 Ekim 2001'de anadille ilgili yasaklamalardan arındırılarak değiştirildi. Bugün dünden iyi, yarın bugünden daha güzel olacak. Artık acının bu topraklarda kutsal bir vahşiye dönüşmesini kimse istememeli. Zaman, 25 Ocak 2009
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1000
Yorum yaz
|
||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |