|
|
| Küba dünyaya ne anlatıyor? |
| Yazan SadıK YalsıZuçanlaR | ||||||||||||||||||
| 24.05.2009 15:58 | ||||||||||||||||||
FIT Cuba 2009, Küba Turizm Fuarı etkinlikleri çerçevesinde 2 Mayıs 2009'dan itibaren sekiz gün Küba'daydık. Yarım yüzyıldır uygulanan Amerikan ambargosunun ve katı devletçiliğin yorgun ve yoksul düşürdüğü bir ülkenin, ekonomik bir çıkış yolu bulma umuduyla nasıl çırpındığına tanık olduk.ABD'nin ne türden toplumsal ve ekonomik sorunlara yol açtığını, insanlara nasıl acı çektirdiğini görmek istiyorsanız mutlaka Küba'ya gitmelisiniz. Küba'ya ilişkin makaleleri, gezi yazıları, söyleşileri ve bir kitabı bulunan Cüneyt Aksu'dan (Küba, Sarı Sıcak Bir Pencere, Göksu, Cüneyt. Beyaz Vizyon Yayınevi) öğreniyoruz: 8 Kasım 2005, Karayipler'deki ada ülkesi Küba için oldukça önemli bir tarihti. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda, 1992'den beri yapılagelen, "46 yıldır ABD tarafından Küba'ya uygulanan ekonomik, ticari ve mali ablukanın sonlandırılması" konulu toplantı ve oylama, 14. kez gerçekleşti. Bu oylamanın, yıllardır olduğu gibi, o yıl da hiçbir hukuki yaptırımı olamadı. Ancak BM Genel Kurulu'nda, her gün, 182 ülkenin ABD aleyhinde oy kullanmasının mümkün olamayacağı gerçeğinden yola çıkılarak, bu davanın haklılığının yeniden hatırlatılması ve bir karşı duruşun gösterilebilmesi için önemli bir fırsattı. ABD, ekonomik ve siyasi sıkıştırmayı, devrimden sonra el konulan şirketleri yüzünden uğradığı sekiz milyar dolarlık zararla açıklıyor ama pek inandırıcı değil. Çünkü Küba'nın bu ablukadan dolayı şimdiye değin uğradığı zarar, seksen milyarı geçmiş. Tabii beni asıl ilgilendiren mesele, Amerikan propagandasının geniş ölçüde dünyada etkin ve yaygın oluşu. Fidel Castro'yu, halkını mutsuz eden acımasız bir diktatör olarak niteliyorlar. Oysa gündelik yaşamdan da görebiliyorsunuz, durum böyle değil. Devlet büyüklerinin resmi, fotoğrafı, heykeli, büstü yapılamıyor. Bu yönde bir yasa bile var. Castro'nun bir fotoğraf veya heykelini göremedik. Gezdiğimiz otellerin birinde, bir görevli, bir kartını verdi o kadar. İlerlemiş yaşına rağmen hâlâ makaleler yazıyor, dünyanın çeşitli dillerine çevriliyor, yayınlanıyor ve okunuyor, düşünceleri tartışılıyor. Halk Fidel'i seviyor. DEVLET BÜYÜKLERİNİN RESİMLERİNİN YASAK OLDUĞU ÜLKE... 'Küba benim!' diyen Che Guevera'dan söz etmemek olmaz. Zira, modern zamanlarda düşünce-eylem bütünlüğünü yaşamında ısrarla korumuş bir adam Che. Eşref Edip, Bediüzzaman'la, Sebilü'r-Reşat gazetesinde yayımlamak üzere yaptığı söyleşinin sunuşunda şöyle der: 'Sokrat neden bu kadar büyüktür? Bir ideal uğruna hayatı hiçe saydığı için değil mi? Bediüzzaman da Sokrates gibi, ideali uğruna hayatı hiçe sayan kahramanlardandır.' Sanırım Che'nin hem Küba halkının hem de bütün dünyanın gönlünde yer edinmiş olmasının sırrı burada. Toplumsal ve ahlaki idealleri uğruna yaşamı hiçe saymak, 'iktidar'ı elde ettikten sonra değerlerini çiğnememek, düşünceleriyle eylemleri arasındaki uyumu korumak... Birkaç yıl önce, ülkemizin saygıdeğer hukukçularından biri, Küba seyahatinden ve izlenimlerinden söz etmişti: 'Fidel Castro, onurlu bir halkın, saygın bir lideri. Onun elini sıkarken gerçekten de saygıdeğer bir liderin elini sıktığımı hissettim. Amerika'nın ve etkisindeki ülkelerin sandığı ve anlattığı gibi değil Küba...' Bizim de genel izlenimimiz böyle oldu. Kübalılar Türkiyelilere bazı bakımlardan benziyor. Samimi, sıcak, mütevazı insanlar. Yaşamları oldukça sade. Ekonomik ambargo ve aleyhte propaganda halkı çok yormuş. Belirttiğim gibi, devletçi uygulamalar da hem fakirleştirmiş hem de yılgın ve yorgun bir hale getirmiş. Turizm, Küba'nın gelirlerinin yüzde yetmişini oluşturuyor. Havana başta olmak üzre Varedero, Santa Clara, Santiago, Trinidat gibi bölgelerde üç, dört, beş yıldızlı büyük oteller inşa edilmiş. Dönüşte yolcu indirip bindirmek için indiğimiz bir adada da benzer bir yapılaşma ve turistik canlılık göze çarpıyor. Hatta sadece bu amaçla kullanılıyor ada, denilebilir. Tabii iki farklı Küba var. Birisi, her türden lüksü barındıran ve sadece turistler için kurgulanmış bir hayat, diğeri yoksul, sade, alabildiğine yalın, durdurulmuş izlenimi verecek ölçüde sessiz, yavaş ve sakin bir yaşam. Marquez'in ve diğer Latin Amerika yazarlarının romanlarında mistik bir dille anlattığı gibi gizemli bir hayat. Bu iki Küba'nın özellikle ikinci katmanını oluşturan insanları arasında zaman zaman dolaşma, sohbet etme imkanı bulduk. Ana caddeden bir sokağa saptığınızda birden farklı bir zamana girer gibi oluyorsunuz. 'Taksi' denilen motosikletten mamul basit araçlar ('koko taksi' diyorlar), fayton arabaları, otuzlu, kırklı, ellili yıllardan kalma eski model Amerikan arabaları, Rus otomobilleri, diğer sosyalist ülkelerin araçları... Binalar bakımsız, hava alabildiğine sıcak, sokaklar bizim Dolapdere'nin arka sokaklarını andırır bir cümbüş içinde. Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ının çekimleri için kurulmuş platolara benziyor. Küba'nın Türkiye büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal aynı zamanda bir yazar. Havana'da Türk Tutkusu 1898'i Everest, Bağdat Görevi'ni ise NK okura sunmuştu. İlki, 1989'da Sultan Abdulhamit'in Küba'ya gönderdiği Yaver Ahmet Paşa'nın öyküsü Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'dan Havana'ya uzanan bu yolculuğunda Yaver Ahmet Paşa, hem birbirinden çok uzaktaki iki farklı ülkeyi izliyor, hem de aşkın ve inancın dünyanın bütün coğrafyalarında nasıl aynı şekilde yaşandığına tanıklık ediyor. Havana'da Türk Tutkusu, 1898, tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış önemli ve ilginç bir olayın konu alındığı, su gibi akan bir roman... ABD'nin Irak'ı işgal savaşını başlatmasından beş buçuk ay önce Küba'nın Irak büyükelçiliği görevine başlayan Ernesto Gomez Abascal, Bağdat Görevi'nde ise savaş öncesindeki gelişmeleri, savaşın ilk dönemini ve işgalin ilk günlerini, Bağdat'taki ve Irak'ın diğer önemli kentlerindeki tanıklıklarına dayanarak anlatıyor. Irak, savaşa nasıl hazırlanmıştı? İşgalden önce Şiilerin yoğun olduğu bölgelerin durumu neydi? Hava saldırıları başladıktan sonra neler yaşandı? ABD askerlerinin Bağdat'a girdiği ilk günlerde neler oldu? Neredeyse tüm ülkeler elçiliklerini kapatırken, merkezi otorite yıkılana kadar Bağdat'ı terk etmeyen Küba büyükelçisi ve dört görev arkadaşının başından neler geçti? Bu kitapta yalnızca tanıklıklar değil, aynı zamanda emperyalist yalanların ve Abascal'ın "neofaşist" olarak nitelendirdiği ABD politikalarının çözümlemesi ve teşhiri var. Yine Cüneyt Göksu bize, Abascal'ın dilinden ilginç bir bilgi veriyor: 'Karayipler'in bu adası, Pakistan'daki depreme 400 civarında doktor ve sağlık personeli göndermişti; bu sayı uluslararası topluluk tarafından gönderilen doktor sayısından çok daha fazla. Pakistan'a giden doktorları taşıyan uçaklar, İstanbul'dan transit geçiş yapmış; bu insani yardıma, ülkemiz de hava sahasını açarak, kolaylık sağlamıştır. Toplantının yapıldığı tarih itibarıyla, 7. uçak Küba'dan gelerek, İstanbul üzerinden Pakistan'a geçmiş, doktor sayısı 700'e, yapılan cerrahi müdahale 2000'e ulaşmıştı. Ambargonun hayatı zorlaştıran şartlarına rağmen, Küba yıllardır özellikle Afrika ve Latin Amerika olmak üzere, Üçüncü Dünya ülkelerine, para almaksızın çalışmak üzere, binlerce doktor göndermekten de geri kalmıyor...' Hasılı Küba, bize, Avrupa veya Amerika merkezli bir dünya algısının, çıkarlarıyla köktenci biçimde çatışıldığı zaman ne türden sonuçlara yol açacağını gösteren çarpıcı bir örnek.
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1281
Yorum yaz
|
||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |