Kemale ermek, insanın ağır ağır isteklerinden, tutku ve ihtiraslarından arınmasıdır, der bilgeler. Yeni bir oruca erdiğimiz bu günlerde, bu yolda bir adım daha atabilmenin umuduyla dolu bütün inanmış yürekleri göz kamaştıran bir bilgenin Niyazi Mısri'nin soluğuyla selamlamanın vaktidir. Boşa geçmiş kırk beş yılı geride bırakmış, isteklerinden vazgeçme koşusunda gerilerde kalmış bir ruh yorgunu olarak, bir isteğimden daha kurtulmuş olarak girdiğim bu Ramazan-ı şerifte, bilgelik göğümüzün en parlak yıldızı Bediüzzaman'ın, çileyle örülü yaşamının en zor anlarında dizeleriyle teselli bulduğu Niyazi Mısri'nin selamıyla...
Sonunda, kendini Anka diye niteleyen bu büyük bilgenin, baş döndüren yaşamını konu alan bir kitaptan kurtuldum. Dumanı üzerindeki bu kitaptan, kendimden söz etmek için değil -insanın kendinden söz etmesi kadar çirkin bir şey olabilir mi?- bilgelerin soluğunun üzerimize daha kuşatıcı biçimde estiği Ramazan-ı şeriften söz etmek niyetiyle bahs açıyorum. Anka'dan sonra artık, kendi hikâyemi, Üstad'ı yazmak üzere kolları sıvamaya niyetliyim. Siyah örtülü kadının, Kâbe'nin yaktığı ateşle, 'yandım!' diye bağıran Mazhar Alanson ve yol arkadaşlarının okuduğu bir nefesi hatırlayacaksınız: "Dermân arardım derdime derdim bana derman imiş/Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş/ Sağı solu gözler idim dost yüzünü görsem deyû/ Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş/Öyle sanırdım ayrıyam dost gayrıdır ben gayrıyam/Benden görüp işideni bildim ki ol cânân imiş/ Savm u salât u hacc ile sanma biter zâhid işin /İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş/Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin/ Nerden gelip gitdiğini anlamayan hayvân imiş/Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakk'al yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş/Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğradur Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş/Anla hemân bir söz dürür yokuş değildir düz dürür/Âlem kamu bir yüz dürür gören anı hayrân imiş/İşit Nîyâzi'nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün Hakdan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhân imiş" 'ORUÇ, MÜMİNİN KALBİNDE İFTAR EDER' ilgelerin sözü, vahyin daha alt düzeylerindendir, saf ve katışıksız ilhamdır. Onların kendi vizyonlarının hikâyesidir. Onların soluğu, nebilerin getirdiği İlahi rüzgârla beslenir ve dönüp ona karışır. Oruç da böylesi bir soluktur. Gökten iner, günahlarla kirlenmiş ruhlarımızı yıkar, arıtır ve ışıtır. Samanyolunda Ziyafet'inde bilge şair Sezai Karakoç, bu yüzden şöyle der: "Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar oruç da acıkır. Çünkü: Oruç da canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla. Çünkü: Onda, ölümün eriteceği et ve kemik de yok. İnsan, sağken bile ölümle karışıktır. Biz hayatla ölümün karıştığı bir terkibiz. Sağken, hayat, ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça, ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi hayat yüzdesinin üstüne çıkar bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür; ölüm hayatı kullanmaya başlamıştır. Toplum yaşayışında da böyle. Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat-ölüm çatışmasını kesin bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz olarak diri saf olarak diridir. (...) Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve ab-ı hayat gibi kanamadığı su, "Kur'an sesi", acıktığı "namaz", örtündüğü "merhamet", kuşandığı giyindiği, Allah'ın adının yükseltilmesi yani "cihat"tır. Ve orucun da iftarı vardır. Oruç müminin kalbinde iftar eder. Onun sofrasında, işte saydığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur." Büyük bilgeden, Osmanlı medeniyetinin irfani zeminini oluşturan muhteşem bir Divan, bir İrfan Sofraları ve daha nice bilgelik eserleri, hep bu varoluş bilincinden, bu idrak kaynağından çıkmıştır. Niyazi Mısri, aynı zamanda serazatlığın, özgürlüğün ve ferdiyetin de yakıcı örneklerindendir. Bu varoluş imkanına zemin hazırlayan bilgelik, adına Halvetilik denilen o muazzam gelenekten doğar. Orada Aziz Mahmut Hüdayi, Hacı Bayram-ı Veli gibi, Osmanlı'nın nizam-ı âlem'inin toplumsal ve ahlakî niteliklerini güçlendirmiş bilgelere rastlarız. Onlar için akıl bir 'edep'tir. Sınırlarını bilmektir. Günah, insanın kendini beğenmemesi için düçar olunan bir beladır. Ondan arınmak için, yeniden eşiğe dönmek, kirlerden temizlenmek, ruhun o savaştan güçlenerek çıkması gerekir. Oruç, bu bakımdan Karakoç'un ifadesiyle, müminin kalbinde iftar eden bir varlıktır. Bu yol, belirli bir bedel ödenmeksizin çıkılamayan bir yoldur. Açlık, suskunluk ve yalnızlık bu yolun üç efendisidir. Ruhun konuşabilmesi, soluk alabilmesi için bedenin zincirlerini kırması, kırabilmesi için de belli bir bedel ödemesi kaçınılmazdır. Oruçta ruhun zincirleri kırılır, şeytanlara zincir vurulur. Bunun en etkili yolu ise açlıktır. Niyazi Mısri, iki kez sürüldüğü Limni'de, yaşamının son yüz gününde tekrar halvete girer. Cemale yürümesinden iki gün önce halvetten çıkar ve halifelerinden en sevdiğini çağırarak vasiyette bulunur. İki gün sonra da ruh, ten kafesini terk eder, kanatlanır ve razı olmuş bir halde O'na döner. Niyazi Mısri'nin bu yolculuğunun en değerli meyvelerini Divan'ında buluruz. O'nun Divan'ı, dergahlarda, öğrencilerin ruh eğitimi için bir seyr-i süluk ilmihali olarak okutulmuştur. Bir modern zamanlar bilgesi olan Bediüzzaman, Kosturma'da, Volga Nehri'nin kıyısında geçirdiği uzun, yalnız, garip gecelerde, O'nun dizeleriyle teselli bulur: "Birinci Dünya Savaşı'nda esaretle, Rusya'nın kuzeydoğusunda, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii, meşhur Volga Nehri'nin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehri'nin kenarındaki küçük camie aldılar. Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahar da yakın. O kuzey kıtasının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehri'nin hüzünlü şırıltıları ve yağmurun dokunaklı şıpıltıları ve rüzgârın yakıcı esmesi, beni derin gaflet uykusundan geçici olarak uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Umumi Harbi gören ihtiyardır. Sanki, 'çocukları ihtiyarlatan bir gün'ün sırrına uygun olarak, öyle günlerdir ki, kendimi seksen yaşında bir halde buldum. O karanlıklı, uzun gece ve hüzünlü gurbet ve vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir ümitsizlik geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümidim kesildi. 'DÜNYA GAMINDAN GEÇİP...' halde iken, Kur'an'dan imdat geldi. Dilim, 'Allah bize yeter; O ne güzel vekildir' dedi. Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefatımı tahayyül ederek, Niyazi-i Mısrî gibi, 'Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,/Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!' diyerek gerçek dostları arıyordu. Her neyse... O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde, Allah'ın dergahında zaaf ve aczim o kadar büyük bir şefaatçi ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, yayan gidilse bir senelik mesafede, tek başımla, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf ve aczime binaen gelen İlahi bağışla harika bir surette kurtuldum. Varşova ve Avusturya'ya uğrayarak İstanbul'a kadar geldim ki, bu surette kolaylıkla kurtulmak pek harika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları çok ve çok kolaylıkla, o uzun seyahati bitirdim. Fakat o Volga Nehri kenarındaki camideki gece bana bu kararı verdirmiş ki, geri kalan ömrümü mağaralarda geçireceğim. Artık insanların arasına karışmak yeter. Madem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı seçeceğim, demiştim. Fakat, ne yazık ki, İstanbul'daki dostlarım ve göz alıcı dünya hayatı, özellikle haddimden çok fazla bana yönelen şan ve şeref gibi sonuçsuz şeyler, kararımı geçici olarak bana unutturdu. Güya o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul'un beyaz, şâşaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazıydı ki, ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylânî, Fütuhu'l-Gayb'ıyla tekrar gözümü açtı." Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1206
|