|
Ne dediler?
|
|
Yazan Ahmet Y. Sezer
|
|
24.09.2009 18:51 |
|
Said-i Nursi'nin yaşamına benöyküsel bir pencere
Sadık Yalsızuçanlar, Dem adlı anlatısal romanında II. Abdülhamit ve Cumhuriyet döneminin muhalifi ama aynı zamanda Kürt olan Said Nursi'yi anlatıyor . Romanı okuyunca hem Said-i Nursi'yi daha iyi tanıyorsunuz hem de onun yaşadığı sıkıntılar içinde ortaya koyduğu muhalif tavrı usta bir kalemin satırlarından özyaşamöyküsel bir anlatımla izliyorsunuz. “Dem bu demdir dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem… Bu demin devranı değirmendedir…Dünya da bir değirmendir…dünya da bir değirmendir… Bu yazıya ilk yorumu yazın | Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 999 | Devamını oku... |
|
|
Söyleşiler
|
|
Yazan H. HÜSEYİN KEMAL
|
|
23.09.2009 15:55 |
|
Geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları’ndan “Dem” adıyla bir roman yayınlandı.
Romanın özelliği Bediüzzaman’ı farklı bir üslûpla anlatmasıydı. Yazar Sadık Yalsızuçanlar “Dem bütün malzemelerini kendi hayatımdan alan bir kitap” diyor ancak bu malzemelerle hayat seyrini değiştiren başka bir hayatı, yani Bediüzzaman’ın fikrî hayatını bizlere ustaca aktarıyor. Biz de Yalsızuçanlar’la kalbindeki, ruhundaki, aklındaki Bediüzzaman’ı konuştuk… Dem romanını nasıl bir iştiyakla yazdınız? Açık olmak gerekirse Bediüzzaman’la ilgili bir kitap yazmak için bu kitabı yazmadım. Öykü ve roman yazarken ‘Ben bir kitap yazayım’ niyetiyle yazmıyorum. Son dönemde yazdığım romanlar yaşadığım ruh halleriyle ilgili. Kendim için, ihtiyaç duyarak yazıyorum. Elimden bir tek yazmak geldiği için… Kendimi açıkçası yazar olarak da görmüyorum, ama yazı denen şeyle ilişkim olduğunu hissediyorum. Yorumlar (2) | Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 991 | Devamını oku... |
|
|
Söyleşiler
|
|
Yazan Yasemin Gül Gedikoğlu-Fatih Yüksel
|
|
17.09.2009 16:52 |
|
Öykü, ne yazık ki edebiyat dünyasında hakkında en az konuşulan edebî türlerden biridir. Şiir ve roman edebiyat zemininde her zaman fazlaca yer işgal etmesine rağmen aynı şeyi öykü için söyleyemiyoruz. Bunun belirli sebepleri olduğu düşünüldüğünde siz nelere dikkat çekersiniz? Biz, bilinen ilk şiirsel metinlerden itibaren, öyküleyerek anlatma eğilimini görüyoruz insanoğlunda. Kutsal metinlerin tümünde "kıssa" tabir edilen bir yapı karşımıza çıkıyor. Kuran’da, geçmiş toplulukların öyküleri, ibret olması bakımından anlatılıyor. Bu, aynı zaman bize bir insanlık tarihi resmi de sunuyor. Öykü dilini, geçmişten bugüne insanlar gündelik yaşamlarında da kullanıyorlar. İki tanıdık yolda karşılaşıyor ve "Nasılsın, ne var ne yok?"la birlikte bir öykü anlatımı başlıyor. Attar, Sadi, Mevlânâ gibi üstadlar öykülerle anlatıyorlar meramlarını. Öyle sanıyorum, insanoğlu, hem dünyada varoluş hikayesini bir"hikaye" formu içinde küçük parçalar halinde üretmeyi seviyor hem de kendi öyküsü olsa bile, anlatırken, "ötekileştirerek" anlatıyor. Bir tür epik bir dil üretiyor öyküyle. Bu konuda daha pek çok spekülasyon yapılabilir. Yorumlar (1) | Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1231 | Devamını oku... |
|
|
Ne dediler?
|
|
Yazan Sedat Gülmez
|
|
17.09.2009 16:43 |
|
Herkes zaman zaman yargılamadan dinleyecek, anlayacak belki de gözlerinin içine merhametle bakacak birine ihtiyaç duyar. Derin yalnızlık demleridir bunlar. Acımıza bakmadan hırpalayacak bir üst ses değil, sevgiyle kucaklayacak bir çift koldur tek ihtiyaç duyduğumuz. Moda tabiriyle hepimiz Cemil’iz aslında. Büyük ama büyüklüğünü gösterme ihtiyacı duymayan bir sığınağa muhtaç kimsesizler… Sadık Yalsızuçanlar’ın yeni romanının kahramanı Cemil, küçük bir Anadolu kasabasında ışığı arayan delikanlı. Bir yandan ideolojilerin öte yandan aşkın cenderesine kısılmış. Sahne sürekli daralırken karşılıyor onu sahil-i selamete taşıyacak merhamet, sabır ve idrak abidesiyle. “Ellerim yok biliyorum, ama senin ellerini tutmak istiyorum efendim. Elimi uzatıyorum tut lütfen. Gözümü seninle dünyaya açtım. Dünyada tükenmez murat var imiş, ne alanı gördüm ne murat gördüm diyor şair. Bende böyleydim efendim. Tükenmez bir murat olduğunu sanıyordum o günlerde. O günler henüz biatim tazeydi, bağlılığım yeniydi. Yağmur gibiydim…” Bu yazıya ilk yorumu yazın | Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 609 | Devamını oku... |
|
|
Ne dediler?
|
|
Yazan Alişan HAYIRLI
|
|
14.09.2009 12:48 |
Malatya’mızın yetiştirdiği çağdaş yazarlardan, romancı, belgesel yapımcısı, şair, sevgili dostum Sadık Yalsızuçanlar’ın son romanlarından biri olan Anka’yı okuma fırsatını değerlendirdim ve iki solukta bitirdim. Bu roman, öncelikle Malatyalıları ve Bursalıları çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü Anka, Malatyalı Niyazi Mısri’yi anlatıyor. Niyazi Mısri de hayatının büyük ve en önemli kısmını Bursa’da geçirmiştir. Asıl adı Mehmet olan Niyazi Mısri, 8 Şubat 1618 yılında Yeşilyurt İlçesi’nin Soğanlı köyünde dünyaya gelmiş.(Yani hemşerim). Niyazi ve Mısri isimlerini sonradan mahlas olarak almıştır. Hayır, Mısri’nin hayatını burada anlatacak değilim. Ne yetkim var ne de bilgim. Ancak onun hayatını roman olarak anlatan Anka ile ilgili bir-iki satır yazma hakkım vardır, diye düşünüyorum. Sevgili üstadımız, Sadık ağabeyimizin engin hoşgörüsüne, okuyucuların da anlayışına güvenerek kendi görüşlerimi aktarmak istiyorum. Yorumlar (1) | Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1487 | Devamını oku... |
| |
|
|
|
<< Başlangıç < Önceki 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 Sonraki > Son >>
|
| Sonuçlar 101 - 110 / 199 |