
Her düş, insan olmanın bir yönüyle ilişki ve bağlantı içindedir. Kimi zaman bir doğanın insan tarafından nasıl dönüştürüldüğünü sergileyen bir kalem, kimi zaman bir gül dalının kır atın nazenin kuyruğuyla birleşimi, kimi zaman sazlıktan yalnızlığa mahkum edilip kağıtla buluşan kamış ve kimi zamanda sıfır numara zarif bir fırça... Varlığın sırrını, boya ve mürekkep ile buluşup, insan olmanın kıyılarında, düş dünyasına açmakta.
Sadık Yalsızuçanlar 'ŞEY'de okuyucusunu kalemiyle düş dünyasına, benliğe doğru özgün bir serüvene hazırlamaktadır. Zaman ve mekanı modern çizgiselliğinden arındırarak helozonik bir nitelik kazandıran Yalsızuçanlar, insanları, zamanı da alarak kendi içinde yolculuğa davet eder. "Sonsuzluğun bir vaktinde henüz anılmayan bir şeydim...Benim öyküm böyle başladı..." " bir gün iç ve dış evreni gördüm, birlikte aynı anda..."[1]
İç yolculuğun nev-i şahsına münhasırlığını fakat aynı zamanda lutfedilen dille bir başkasına aktarılacağını hissettiren Yalsızuçanlar, bir ucu yıldızlarda bir ucu kayalıklarda gömülü kıymetlere eş zamanlı bakışı sunmaktadır. Bulutlardasınız ama yere mıhlı bir şekilde, sevdalısınız, kendi içinde özlemdesiniz ama kuşatılmışlıkla sarmaş dolaş...
Yalsızuçanlar "Şey"de varlığın en gizli hazineleri söz tacıyla taçlandırılıp engin kalbi-akl dehlizine sunuluyor. Birbir, mekan da, varlığın bağları için ağlar örülüyor ve ağlar yırtılıyor; zaman, gelincik tarlasında salınan zarif ve nazenin ama bir o kadar rüzgara karşı dirençli sarı bir gelincik; akıl, tıpkı örümcek ağı gibi senin benim için zayıf ama avı için ölüm kadar güçlü ve gerçek; ve kalp, sığınılacak tek liman, gerçek-sahte, iyi-kötü, sevgi-nefret terazisinin tek ölçeği... İşte biraz akıl, biraz zaman, biraz mekan ve biraz da kalp ve... İnsan
Eser bizi buradan alıp geçmişte-anda ve şimdide çeşitli sığınaklara yönlendirmekte. Yalsızuçanlar, kahramanı etkinliklerinde var ederek, bizi, ondan hareketle kendi denizimizde yolculuğa çıkarmakta.
İnsan... Göklerdeki Tanrı elinin yerdeki temsilcisi, tanığı ve kulu... Bütün verilmişliklere rağmen ihtiras-kin ve hınç içinde düzenden gayrı. Ama sadece özlem çünkü öyle bir iç alemde ki düzenin aşığı, arayıcısı hatta varlığı ve yokluğuyla resmi. Fi tarihinde de şimdide de aynı. Geliş-gidiş, düzene dokunuş ve değişim, işte tamda bu duygular kahramanın şeyhiyle göz göze, diz dize geldiği o anda şöyle dile getiriliyor; " ...kalbime bir sözcükle dokundu: ...aleme ha şimdi gelmiş ol ha eskiden, sonunda bir yolcusun sen, postunu düreceksin bir gün. Sana da tuhaf gelmiyor mu bu gidiş, bak kimse kalmıyor, gelen gidiyor, giden kalıyor. Hiç düşünmüyor musun nasıl bir düzen bu?" [2] varlığın sınırlarına çarpan 'insan' bu dokunuşla irkiliyor.
Kahramanımız 'Şey' ile tanışıklığını zamanın çeşitli kesitlerinde anlamlandırmaya ve anlatmaya çalışmaktadır. 'Şey' kahramana, öyle anlar da öyle duygularla görünüyor ki, böylece şey ve o varlığın iki veçhesi oluyor; sınırlar kah kalkıyor orta da sadece 'O' kalıyor ya da siyahın beyazdan ayrıldığı an ki kadar belirginleşiyor. İnsan olmanın, algılayan olmanın gerilimi ve trajedisi. "...gözünü semaya dikmiş, işin aslını anlamaya çalışan kederi ve ıstırabı bir yana fırlatıp atmış olan bu çılgında kim? diye sordu. Ona 'feleğin oyuncağıyız biz' dedim. 'o halde' dedi, 'her soluğu keyif çatarak geçirmeli.' ... 'gündüz masmavi göğü şimdi kapkara görüyorsun. Oysa aynı gözlerle bakıyorsun ona. Çaban boşa çıkmasın istiyorsan, göğü gece-gündüz aynı aydınlıkta görebilecek gözler edin..." [3]
Kahramanımız varlıktaki yolculuğunda dostlarıyla, Hasan ve Nizam, demlenmekte ve hasb-i hal etmektedir. Onlarla sınırları yaşamakta. Onların yaşamlarıyla her defasında yeniden ölüp dirilmekte. Hasan, Nizam ve O, sanki tek bedende üç ayrı kimlik, ihtirasın, hırsın ve adanmışlığın üç yüzü. Kahramanımız medrese eğitimi gören ama çoğu zaman ayrık otu olan ve aynı zamanda medeniyetlerin kurucu alanlarının birinde, Rasathanede, çalışan 'bir'i. Hasan ve Nizam ona gerçeği söyleten iki yüz...
Kahramanımızın yolculuğu herkesin kalp dünyasında ayrı salınımlarla iz bırakarak ilerlemekte. Kah tarihin bir sahnesinde kah gök kürelerin arasında ama hep hakikat peşinde, o aslında ne Hasan ne Nizam ne de o, o, bitip tükenmek bilmeyen hiçlik ile devasa benlik arasındaki sarkaç gibi gidip gelmenin mahkumu olan insanın tamda kendisi. " ne tuğra ne sikke. Hiçbirinde gözüm yoktu baştan beri. Benim gözüm göklerdeydi, meydeydi, sakinin sunacağı sağardaydı... bu hayatın çarklarını bilmeksizin ölümün gizlerini çözmeye nasıl yeltenebilirim ki!...." devam etmekte yaşamın kardeş iki yüzünden; burası ve orası. Hakikat ancak cehenneme giden yolun kavşağında kendini açmakta ve iradeni ölçmekte. "Aklıma sahip olduğumda gönlüm kederle yanıyor. Kendimden geçtiğimdeyse aklımı bulamaz oluyor, onu tümüyle yitiriyorum"[4] insanın gerilimini sunan bu söz şu beyti hatırlatıyor; " Yar seni tenha bulamam, seni tenha bulsam kendimi asla bulamam"...
"Onu gördüm"... Kahramanımız, her O'nu gördüğünde benliğindeki yeni izleri hiçlikle bağlamakta. O belki de 'Şey'di belki de değil.
'Şey' ile karşılaştığı her an ona yaklaşmakta ve onun ışığı ile varlığın sırrına biraz daha vakıf olmakta. ... Nizamın şahsında tüm insanlığa şu söyletiliyor: " Sen alemdeki mimariyle ilgilendin ama alemin büyük mimarını göremeden geçip gittin..." matematik ile, felsefe ile, gök ve yer ile, mey ve meyhane ile, hiç sarhoş olmadan şarap ile, ölmeden ölüm ile biz okuyucularına Hallac-ı Mansur'u, Ömer Hayam'ı, Baki'yi, Pir Sultan'ı, İbn Arabi'yi, başka bir diyardan Goethe'yi, Nietzsche'yi, Kierkegard'ı, Heidegger'i hasılı kelam gerçeklik anahtarlarını ve bizim kilitlerimizi göstermekte.
'Şey': "Kalbimle dilim arasındaki uzaklığı yakınlaştıran bir şey değildi bu sözcük: bu sadece şey idi; şey: Ona sadece 'şey' demiştim işte; 'şey': Kendisinden başka bir şeyle ifade edilebilir olsaydı ona 'şey' demezdim; şey... şey... şey ... Yapılan 'şey': el açıp göklere yardım dilemektir; 'şey': Kavramak, anlamak hiç mümkün mü seni akılla, dille; 'şey':Kim bilebilir seni senden başka; 'şey': Ben sadece bunu söyleyebiliyorum,
'şey' diyorum yani"[5]...
Yazarın ifadesiyle sadece 'Şey' diye biliyorum. Okuyucusuna özel ve öznel bir tat sunduğu için Yalsızuçanlar'a teşekkür ediyoruz. Ve yine onun sözleriyle:
" ... Benim için Allah'a yakarır mısın, kalbimi yitirdim, dua et onu bana iade etsin..."
[1] 1sf, 1. paragraf giriş, 4. paragraf giriş
|