
Rüya Sineması adlı kitabıyla alanında bir boşluğu dolduran Sadık Yalsızuçanlar'ın 1986'da yayımlanan ve o tarihte TYB Hikaye Ödülünü alan Şehirleri Süsleyen Yolcu ile 1992'de yayımlanan Gerçeği İnciten Papağan kitapları, Kapı Yayınları tarafından "Bütün Öyküler I" adı altında birleştirilerek okuyucuya sunuldu.
Son yıllarda öykü ve hikayenin ayrı kulvarlar olduğu; hikaye, bir çerçeve olay üzerinden hareket ettiği; bu yüzden öyküde olayın pek de önemli olmadığı ve "açık uçluluğun" esas kabul edildiği ; hikayede ise olayın "olmazsa olmaz"ı oynadığı tartışmalar süregelmekte. Bu iddialar doğru kabul edilirse, Sadık Yalsızuçanlar'ın Şehirleri Süsleyen Yolcu ve Gerçeği İnciten Papağın kitaplarında topladığı metinlerini ve hakka sonraki metinlerini de öykü kabul etmek sanırım yanlış olmayacaktır. Zira bu metinlerde okuyucunun alıştığı o klasik çerçeve içine yerleştirilen bütün bir olay göremediğimiz gibi, metni sarmalayan bir çerçeve zamandan söz etmek mümkün değil.. bu da öyküleri sürrealist bir bakış açısıyla inceleme gereği doğuruyor. Üstelik kitaptaki öyküler, metinler arasındaki ilişkiler zincirinin bir halkası olarak karşımıza çıkmakta, göndermelerde bulunduğu metinler hakkında bilgi sahibi olmadan yazarın kullandığı imgeleri yorumlamak okuyucu için bilmeceye dönüşmekte. Aslında öykülerin çoğunun açık uçlu oluşu, kalınan yerden metni devam ettirme imkanı tanıması, okuyucuya bir okuma özgürlüğü vermiyor değil.. ancak geleneksel okuyucu profili açısından bir kusur da kabul edilebilir bu özellik. Kitaba şöyle bir göz gezdirenler bile anlayacaklardır ki , öyle bir solukta okuyup da arkamıza yaslanabileceğimiz öyküler değil; dili hafif, yoğunluğu ağır öyküler bunlar.
Sadık Yalsızuçanlar bu öykülerde, kutsal metinlerden tutun da, Said Nursi'nin risalelerine, on ikinci yüzyılda yaşamış olan Feridüddin Attar'ın Mantıku't-Tayr'ına, Mesnevi'deki Allah'a akılla değil de ancak aşkla ulaşılabileceği fikrine , Goethe'ye ve de özellikle rüya metaforu ile İbn Arabi'deki "rüya ve gerçek" fikrine çok ince göndermelerde bulunmuştur. Ancak bana göre bir eserin başarısı; gönderme yaptığı metinlere ulaşamadan da, okuyucuya çok katmanlı yapısının sadece görünür tarafıyla bile çok şey anlatmasında yatmaktadır. Sadık Yalsızuçanlar'ın özellikle Şehirleri Süsleyen Yolcu'daki öykülerini de bu açıdan dikkate değer bulabiliriz.
Aslında kurmaca metinlerle bağlantı kurarak ve onlara yeni formlar kazandırarak oluşturulmuş başka eserler de var edebiyatımızda. Geçen yıl yayımlanan, Selim İleri'nin son hikayelerini topladığı Fotoğrafı Sana Gönderiyorum'daki "Gregor Samsa'nın Elyazısı" hikayesini örnek verebiliriz. Bu hikaye ile yazar, Kafka'nın Dönüşüm romanına göndermede bulunmuştur. Ancak metinler arası ilişki kurarak oluşturulmuş eserler içinde belki de en çok ses getireni Orhan Pamuk'un Kara Kitap romanı olmuştur. Kara Kitap, Şeyh Galip'in "esrarını Mesnevi'den aldığını; ama çaldığı malın miri malı olduğunu" söylemekten çekinmediği ünlü eseri Hüsn ü Aşk kurmacasının içine yeni bir formla yerleştirilmiş olan postmodernist bir romandır. Hatta bu romandaki kahramanların isimlerinin "Galip" ve "Celal" olması bile tesadüfi değildir. Bu isimlerle Şeyh Galip ve Mevlana Celaleddin arasında ilişkinlik kurmak zor olmasa gerek. Hüsn ü Aşk'ta Aşk'ın Hüsn'ü arayış yolculuğu sonunda onun kendi içinde olduğunu keşfetmesi gibi, Kara Kitap'ta da Galip'in Celal'i ve karısı Rüya'yı arayışı, bu sırada Celal'le özdeşleşmeye başlaması ve buna paralel olarak bir iç yolculuğu söz konusudur.
Aslında gerçeği arama, gerçek olana ulaşma uğruna yolculuk teması çok eski metinlerde (Attar'ın Mantıku-Tayr mesnevesi gibi), hatta destanlarda bile işlenmiştir. Sadık Yalsızuçalar'ın Şehirleri Süsleyen Yolcu'da yer alan öyküleri de aynı tema üzerine kurulmuştur. Zaten 'yolcu" metaforu varsa metinde, "yolculuk" ve "arama" da söz konusu olacaktır. Gerçeği arama ve onun getirdiği iç yolculuğu anlatısı ile birlikte, yazarın öykülerinde yer alan "şehir" de , yolcu metaforuyla ilintili olarak açıklanabilir.
Kutsal metinlerde nefsini yenemeyerek kardeşi Habil'i öldüren Kabil'in hikayesi ile "şehir" metaforu arasında bağlantı kurulabilir. Zira elindeki kardeş kanını toprakla temizlemeye çalışan; ama bunu başaramayan Kabil'in, taşları kurarak bir şehir oluşturması ve bu şehrin Kabil'i hırslarıyla, kıskançlığıyla, nefsiyle, kibriyle kabul etme hikayesi bilinen, daha önce de edebi metinlerde işlenmiş bir hikayedir.
O halde şehir ile nefs özdeşleşme halindedir.
Toprağın kabul etmediğini şehir, taş kabul eder.
Şehirleri Süsleyen Yolcu'nun ilk öyküsü "Tahakküm"ün kahramanı genç kız ise. Kabil'in yaptığının tersini yapar; şehirden kasabaya kaçar. Kızın felsefe eğitimi aldığını; ancak öğrendiklerinin, öğrendikleri olarak kalmadığını, felsefenin ona tahakküm ettiğini, şehirde ruhunun kirlendiğini, temizlenmek, ikiyüzlü insanların birbirlerini sürekli kullandığı, sadece çıkar ilişkilerinin önemsendiği, insana kalabalıklar yalnızlıklar sunan o hayattan sıyırabilmek için bir arayış içinde olduğunu anlıyoruz. Öyküde geçen "cenin", yeni fikirlerin, yeni başlangıçların doğuşunu simgeleyebilir. . ancak buna rağmen ruhundaki dalgalanmaların devam etmesi "hiddet eden deniz" ile anlatılmak isteniyor olabilir.
Ancak nereye kaçılırsa kaçılsın, yine de her şeyi içinde taşır insan. Bu öykünün kahramanı için de böyledir. Rüyaları kabuslar örter, gerçeği yalanlar. Karanlık ışığı boğar. Genç kız bir şehir çocuğudur. Şehirde her insan biraz Kabil'dir. Kirlenmiş ruhları arındırmak, gerçek ışığa kavuşmak , eğitimini aldığı "ölü doğan çocuk" felsefenin direttiği ve onu tahakkümüne alan şeyden kurtularak "hayatımızı hayatlandırmak" ancak içimizdeki Kabil'i öldürmekle mümkün. Bunu şehirde yapmak çok zor. Şehirde "kentsoylu gazetelere, insan düşmanı sanayi üretimine, ulus dışı protokollere salınan" (s.66) akrepler var. Gençler ise "eşcinsellik, uyuşturucu, teknokrasi, provokasyon arasındadırlar" (s.66) bu pırıltılı dünyanın içinde.
Öykülerde kahramanların çoğunun kadın olması ve kadın- şehir ilişkisi kurulması manidardır. Teknolojinin süslü bir paket halinde modern hayata sunduğu çağdaş kadın imajı, yapay bir ışıltı getirir şehir hayatına. Özgürleştiğini sanan kadın, erkeğin ve teknolojinin tahakkümüne girmiş, cinselliği sömürülmüş, bir metaya dönüştürülmüştür. Çocuk ise öykülerde umut demek, saf gerçeklik demek ( "çocuktan al haberi" sözlerine dikkat çekilmiş "Kelebek" öyküsünde, s. 42) ve hatta her şeyin bitmediğinin işareti.
"Şebnemin Gözbebeği Küçücük Bir Güneştir" öyküsünde hayatının hakikatini arayan bir genç kızın, bir yolcunun, gerçeği ulaşma, ruhundaki eksikliği tamamlama mücadelesi "İçimde sürekli küçülen bir nokta bana yetimsever pozuyla acıyan, gizlenmiş cinsel güdülerini zaaf anlarında belli eden uzak ve yakın tanıdıkların içimde biriktirdiği donmuş nefret hissi; yalnızlık, yapayalnızlık arayan ruhumun seslenmeleri, nihayet sefaletimiz, annemin çeyizlik endişeleri, kendimi yok etmeye yönelik iç itişlerim" (s. 11) cümlesi ile okura hissettirilir. Daha iyi bir semtteki bir büroda sekreterlik yapmaya başladığında sınıf atlamış gibi gözükür. Ama yeni tanıştığı dünyanın içinde, kendi dünyasının dışındaki sefaletin aynısını görür. Ailesi genç kızın ruhunun uzağındadır. Yeni işi vesilesiyle tanıştığı diğer kızlar ise şehrin kirlettiği, cinselliği sömürülmüş, "masalara meze" olmuş kişilerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi; olay, öykünün belkemiğini oluşturmadığından, temalar üzerine kurulu metinlerle karşı karşıya olunduğundan, bunları ancak satır aralarına serpiştirilmiş ipuçlarını değerlendirerek çıkarabiliyor, genç kızın hayatının içine girebiliyoruz. Üstelik de bu kesik, parçalı anlatımı "bilinç akışı"nın bir gereği olarak da açıklamak doğru olmaz. Buradaki anlatımın daha ziyade bir bilinç parçalanması, bir trans ya da rüya halinde gerçekleşen bir nevi şizofrenik sayıklamalar şeklinde olduğunu söylemek daha uygun olabilir. Yine de bu öykü ve "Elif Gibi Yapayalnızım" öyküsü, diğerlerine göre okurun daha rahat okuyabileceği ve anlayabileceği öyküler. Bu öyküde zaman zaman geçen "orman", yapaylıktan uzak olanı, temizlenmeyi, arınmayı anlatıyor olabilir. "Ormana koşuyorum. Büroda olup bitenleri, dönen dolapları bağırmak için. Kendimi salıveriyorum. Orman. Sır küpü. Sesimi emiyor. Bir ebemkuşağı içinde şehrin gösterilirini homurdanıyor." (s. 17) aynı orman metaforuna başka öykülerde de rastlıyoruz. . öykünün içine yerleştirilen senaryoda yolcuyu görürüz. Bu senaryo hayatın kendisi, yolcu da mecazlarla yüklü hayatın içindeki gerçeği keşfetmeye çalışan olabilir. Şehir hayatının kokuşmuşluğu, samimiyetsizliği (Psikolog hanımım sözleriyle buna dikkat çekilmiş) insanları kendi batağına çekişi...Bu bulanıklığın içinde yine de bir güneş ışığı mevcut aslında. Buna ulaşabilmek için hayat perdesini, "rüya sineması"nın perdesini sıyırıp atıyor. Gerçek ortaya çıkıyor: zaten Şebnem'in gözbebeğinde hep var olan küçücük güneş ışığı, karanlıkları gün gelip söndürüyor. Bu sefer kız, yeni bir yolcuya dönüşüyor.
Aynı iç yolculuğu ve bu yolculuk sonucu gerçeğe ulaşma "Riyad" öyküsünde de vardır. Kamil Baba- Torun Riyad ilişkinliği. Kamil Baba'nın özelliği ismine yüklenmiş. Olgun, maddi olanı önemsemeyen. "Çocukları iktisattan söz ettiğinde 'bahçeye götür beni" diyen biri(s.23). oğlunu onu hayal kırıklığına uğratır. Aynı oğul, kendi oğlunu da hayal kırıklığına uğratır. Riyad, Kamil Baba'nın torunu. Bir meyvedir Riyad. Kamil Baba'nın çiçeklerinin meyveye dönüşmüş hali. Onun bıraktığı yerden devam eder yola. Ama bunu anlayana kadar şehir hayatında kirlenir. Şehirdeki hayat bir tünele benzetilir. Bu tünelin içinde katar katar çirkinlikler, haksızlıklar, mazlumlar, doğru diye dayatılan yanlışlar taşıyan bir tren yol alır. Riyad şehirde güçlüdür. Ama aynı zamanda kirlidir. Eline Habil'in kanı bulaşmıştır. Şehir bunu gizlese de kendi bilmekte. Sonunda ateş, tünelin içindekiler yok eder. Yazar, öyküde çirkin olanı akrebe benzetir. Akrepler ateşin karşısında yenilir. Kendilerini zehirler. Kötü olan kendi silahı ile ölür. Tünelin sonunda güneş görünür. Arınma olur. Riyad, şimdi gerçekten Kamil Baba'nın torunudur.
Tüm öykülerin sonunda oncu yozlaşmaya rağmen, iç yolculuğu sırasında, karanlık, dipsiz kuyulardan, ışığı takip ederek, hakikate ulaşılması umudu hep var. Bu da Sadık Yalsızuçanlar'ın öykülerini, o karamsar atmosferine rağmen, yine aydınlık, iyimser kılıyor.
"Kafesten Kuş Uçmuş Gibi" öyküsündeki "Kalp de bir arşdır." (s. 31) sözleri dikkat çekici. Nasıl ki, Peygamberimizin miracı sonucu arşa bir yolculuk söz konusuysa (insanın da küçük bir alem olduğu unutulmamalı) gerçeği keşfetmek için içimize yaptığımız yolculukla kalbimizdeki arşa ulaşmamız mümkündür. (Arşa ulaşmak için aşılması gereken aşamalar olduğu gibi, tasavvufta da kalbin "gönül-sır-hafi-ahva" gibi katmanları bulunmaktadır) Burada "Namaz müminin miracıdır" hadisine gönderme yapılıyor olabilir. Zira "secde" kelimesi de hiçbir cümlenin içinde yer almadan, bağımsız olarak bazı öykülerin içinde yer almakta.
"Şehre Gerilen Uyku" da ise bir gaflet uykusu hakim. Modern bilimden, bulvar gazetelerine kadar şehirdeki pek çok şey, insan onurunu ayaklar altına almak için bir bahane. Yine kadınlar...Kimi tezgahtar, kimi sekreter, bulvar gazetelerinin, kirli ekranların gösterdiği ışıltılı dünyaların yalancı büyüsüne kapılmış, İzmir'den, Adana'dan...gelmiş. nefsinin yangınında tutuşan kadınların, umut simsarlarının eline düşüş güzergahı, abi olup yaklaşmalar, borçlandırmalar, uyuşturucuya alıştırmalar, "masalar meze" yapmalar. Bu kadınlar uyku halindeler. Ama "uyarıcı çekirdek uykusu" (s. 111) değil onlarınki. Adeta şehre karşı uyumak, uyuşturulmak...Bulundukları ortamda hakikate ulaşmaları için onlara potansiyel yönlemede bulunacak hiçbir şey yok.. buna rağmen "Cenazemi tanımamla birlikte ruhumun baharı başladı" (s. 36) sözleri "Gerçek" olan algılandığında nefsini öldürmenin, kurtuluşun mümkün olabileceği ümidini de veriyor.
Öyküde düşürülmüş kadınların yanında, "Çocuk Şehrinde" olduğu gibi statüsü yüksek ailelere mensup, eğitimli; ama mutsuz olanlar da veriliyor. Birbirinin ruhuna dokunmadan, kalabalıklar içinde "Elif Gibi Yapayalnız" yaşayan. Annesi psikolog, babası seçimlere hazırlanan bir iş adamı olan genç kızın vicdanı; özgür olma uğruna, cinsel özgürlük uğruna, bir et parçası olarak görünen ceninlerin yok edilmesine razı olmuyor. Tiyatrocu olan genç kız, belki de ruhları yaralayan bu hayatın benzerini oyunlarında da canlandırıyor. (Ölü canların canlandırılması ne kadar mümkün olabilirse!) iki defa yaşıyor bu yapmacık hayatı. Tiyatro yapaydır, gerçek hayatın taklidi. Ama gerçek hayat da samimi değildir. Oysa çocuk doğallığı simgeler. Yapmacık değildir. O yüzden genç kız, tiyatronun taklidi olan hayattan ve hayatın benzeri olan tiyatrodan kaçıp, çocuk şehrinde yaşamayı, şehir zamanından, çocuk şehir zamanına geçmeyi arzuluyor. Bunun için "Bir'i çağırıyor imdada." (s. 47) Yolculuk onu Bir'e ulaştırıyor.
"Şehirleri Süsleyen Yolcu" öyküsünde, "irade" kelimesine yüklenen anlama dikkat çekilir. Öykünün kahramanı Selma Saygılı, kalbine söz dinletemiyor. Çünkü "aklı bir yerde, kalbi ayrı bir yerde"dir. Oysa kalp akılla birlikte hareket ettiğinde iradeyi doğurur. Selma, iradesini tam da bu yüzden kullanamıyor, bilinçsizlik peşini bırakmıyor, diğer öykü kahramanları gibi şehirdeki nefs kurbanlarından biri oluyor. Buna rağmen "şehrin içindeki bir başka şehir ormana ve elleri büyük iradeye uzanıyordu." (s. 70) Böylece yozlaşmışlıktan kendini tecrit etmeyi başarır ve "o kelebek kanadı zevki (dokunsan dağılacak kadar gerçeklikten uzak, sanal güzellikleri, aslında sadece düş olan gerçekleri) bırakarak kaybolur Selma." (s. 72) Kaybolduğunda ise gerçek anlamda varolduğunu keşfeder. Elleri Büyük İrade, onu "bilinç" bineğine bindirip, iç yolculuğu ile "kalp"in arşına yükseltir.
Gerek Şehirleri Süsleyen Yolcu'daki ve gerekse Gerçeği İnciten Papağan' daki öyküler boyunca bir uykuda olma, ama bunun farkında olmama hali; bir uyku halinde sayıklama, bir rüya içinde sanki rüya görme hali mevcut. İbn Arabi'nin Füsusü'l-Hikem eserinde yer alan "Alem bir vehimden ibarettir; onun gerçek bir varlığı yoktur. İdrak ettiğin her bir şey ve 'bu ben değilim' dediğin her bir nesne de bir hayaldir" (T. İzutsu, İbn Arabi'nin Füsus'undaki Anahtar Kavramlar, s. 21) fikrine ve "Bütün insanlar (bu alemde) uykudadırlar, ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar." Şeklindeki hadiste belirtilen duruma göndermeler söz konusu sanki. Bu durumda Gerçeği İnciten Papağan'daki papağan, "mutlak gerçekten hariç bir varlık" olduğunu düşünerek "kendi dış aynasında gölgelenmiş, küçülmüş örneğine derin bir ihtirasla 'gerçek budur' diyerek tapınmış" ve bu haliyle de gerçeği incitmiştir. Metinde geçen orman ise, gerçek aleme yolculuk yapılan bir yer metaforu olabilir.
Papağan taklitçidir. Üstelik doğal ortamdan kopmuş, nefsin esiri, hatta "kimse ateşlemeyince yanmayan" nefsin ta kendisi olmuştur. Nefs ise iradenin, bilincin uzağındadır. "Hayatın bilinç ve akıl ve ruhla bağlantılı bulunduğunun" (s.103) farkında değildir papağan. Bu yüzden Gerçek'e uzaktır. Yaşadığı vehimlerden ibaret dünyayı gerçek zannetmektedir. Şehirler, gerçeği inciten sayısız, birbirini taklit eden papağanlarla doludur. Metindeki Yeşil Gözlü Adam'ın papağanla inişli çıkışlı ilişkisi, nefsi ile mücadelesi de olabilir. Yeşil Gözlü Adam'ın kim olduğuna dair pek çok ipucu vardır. Örneğin isminin mutluluk anlamına gelmesi gibi. Ama bana göre bir değil bir çok Yeşil Gözlü Adam var ya olmalı. "Simetri" şiiriyle buna dikkat çekiliyor olabilir. Çünkü o , bir yolcudur, Yolcu'nun izinden giden. Üstelik bir mecaz avcısıdır. Yeşil Gözlü Adam. Bu haliyle bir şairdir. Şairler mecazlarla ifade ederler gerçeği. Ama asıl Gerçek'in alemdeki tecellisi de mecazlar halindedir. Alemdeki mecazları keşfetmek için de bir mecaz avcısı olmak gerekir. Öyküde de adı geçen ve filmlerinde hep içimize yolculuğu anlatmaya çalışan yönetmen Tarkovski'nin dediği gibi "İmge hakikatın suretidir."
Öykünün bir yerinde Yeşil Gözlü Adam, durup dururken birine "Maymun" der. Bu sözüne çok şaşıran yanındaki arkadaşına "Maymun olduğunu biliyor, bu yüzden tepkisiz kaldı" (s.101) açıklamasında bulunur. Durup dururken böyle bir sahnenin metin içinde yer alması tuhaf diye yorumlanabilir. Ama biraz düşünürsek maymunun da papağan gibi taklitçi olduğunu hatırlarız. Bu bana, Beşir Ayvazoğlu'nun Aşk Estetiği kitabında yer verdiği Francois Mauriac'ın bir sözünü çağrıştırdı: "Romancı, insanların arasında Allah'a en çok benzeyendir. Allah'ın maymunudur. Canlı yaratıklar doğurur, kaderler icat eder...." Aslında korkunç olan, maymunun, maymun olduğunu unutup kendini, taklit ettiği şey zannetmeye başlamasıdır...
Aslında papağan "Gerçek" zannettiği, gerçekte öyle değilse eğer; ceylanları gördüğünü söyleyen Yeşil Gözlü Adam'ın ("Ceylanlar", Şehirleri Süsleyen Yolcu kitabındaki öykülerde geçen ve temizliği, asıl olanı, umudu simgeleyen "çocuk" yerine geçmiştir sanki) halüsinasyon gördüğünü zannetmesi de bir vehimdir o halde. Böylece bütün öyküler boyunca da bize mecazlar yoluyla (kadın, çocuk, çiçek, ceylan, papağan...) "gerçek" anlatılmaya çalışılıyor. Tıpkı rüyalarda da gerçeğin sembollerle ima edilmesi gibi....
O halde yazarın, kitap boyunca, rüya içinde rüya görme halini vermeye çalıştığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.
Türk Edebiyatı, Haziran.2007 |