Dostlarla, geçen yaz Van'a bir gezi yapmış, Bediüzzaman hazretlerinin yaşadığı yerleri dolaşmış, Erek dağının eteklerine uzanmış, Zernabad pınarına bakmış, Çoravanis'in gözbebeği Ali Çavuş'un kabrinde soluklanmış, Horhor medresesinin serin suyundan içmiştik. Van da çoğu Doğu kenti gibi yoksulluğun pençesinde idi. Lakin bu coğrafyanın insanları yaşadıkları onca acılara rağmen ne kadar mütevekkil, sabırlı, sağduyulu ve şükür içindeler. Batılı fesat şebekeleri onları manevi bir merkez olan İstanbul'dan, Merkez Efendi'den, Eyüp Sultan'dan, Süleymaniye'den koparamıyorlar.
Van gezimizin bir gününü Doğu Bayazıt'a, Ahmed-i Xani'ye ayırdık.
İslam irfanının onyedinci yüzyıldaki büyük yıldızı Ahmed-i Xani'nin Mem u Zin'ini Türkçeye çevirme şansını elde etmiş biri olarak Hazret'in kademine girmekten büyük bir heyecan duydum. Geziye katılan herkeste aynı coşkuyu gözledim. Kimisi noter, kimisi hukukçu, kimisi İç İşleri Bakanlığı mensubu, kimisi üniversite hocası idi ve bu büyük bilgenin huzuruna girerken bir sarayın eşiğine adım atıyor gibiydi. Türbe hayli pis, bakımsız görünüyordu, dağın başındaydı, tuvalet ve çeşmeler yeterli değildi, belli ki belediyenin ve özellikle Bakanlığın yeterince ilgisini çekmemişti.
Doğu'nun yoksul ve acılı topraklarına ne zaman gitsem, Diyarbakırlı Celal'in Türkçe söylediği o sızı dolu türküye yakalanırım. Gırtlağıma bir bıçak dalmış gibi olur, içimi ezen o çaresizlik, gözlerimi nemlendirir, bir an evvel uçağın uzaklaşmasını, beni yerden, yerdeki o gerçeklerden koparmasını isterim.
'Diyarbakır etrafında bağlar var/fitil işler yüreğimde yare var aman...'
Doğubayazıt, Doğu'nun manevi merkezlerinin başında geliyor.
Ahmed-i Xani, binaltıyüzellibir yılında doğmuş. Babasının adı İlyas. Han kelimesini Hakkari yakınlarında bulunduğu söylenen Han köyünden, burada yaşayan Hani aşiretinden ya da mensubu olduğu Haniyan ailesinden aldığı tahmin edilmektedir. Ahmed-i Xani Doğu Anadolu'nun birçok bölgesini dolaşarak Arapça, belagat ve dini ilimleri okudu; ayrıca astronomi ile ilgilendi. Bir süre bu bölgenin kültür merkezi olan Cizre'de (o zamanki adı Cizir-i Botan) yaşayan ve Mem-u Zin adlı eserini kaleme alan Ahmed-i Xani daha sonra eski Beyazıt'a gitti ve orada cemale yürüdü. Yazma bir eserde binyediyüzyedi yılında rahmete göçtüğü ileri sürülüyor.
İlahi Aşk'ı konu edinen ölümsüz eseri Mem u Zin dışında, Nubahar adında bir Arapça-Kürtçe sözlük, İman esaslarını anlattığı İman Akidesi ve her dizesini Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe kaleme aldığı Çar Kuşe adlı sufiyane bir eseri daha var.
Bediüzzaman hazretlerinin dünyasında Ahmed-i Xani'nin özel bir yeri vardır. Niyazi Mısri Sultan, Molla Cami, Hz. Mevlana, Fuzuli, Mele Cezeri gibi şairlerin yanı sıra Ahmed-i Xani de, Risale-i Nur eserlerini adıyla şenlendirir.
Üstad'ın seyr-i sülukunun bir bölümü O'nun türbesindeki haznede gerçekleşmiştir. Hazret'in burada kırk gün kaldığı rivayet edilmektedir. Türbenin bulunduğu mevkinin bugünkü hali bile geceleri insana korku ve ürperti verirken, kimbilir o zaman, o derin sessizliğin kalbinde Bediüzzaman hazretleri orada neler yaşadı?
Kamil velilerin ölümünden sonra da manevi tasarruflarının devam ettiği söylenir.
Ahmed-i Xani, Kürtlerin de Türklerin de Çerkeslerin de, hasılı Müslüman olan bütün milletlerin de Doğu'daki manevi merkezlerindendir.
Etnik milliyetçiliğin öldürücü zehrini ancak O'nun gibi bilgelerin hikmeti temizleyebilir.
Mem u Zin'in girişindeki o görkemli tevhitte şöyle der :
"İnsanın kendisi hem karanlıktır, hem ışık;
İnsan hem yakındır sana, hem uzak.
Ne kadar evren çeşidi varsa,
Hepsi insan çeşidine tâbidir.
Hepsi muazzam bunca felek,
Hepsi muhterem bunca melek,
Dönüp dolaşan bu muazzam çark,
Bu göz kamaştırıcı gezgin saray,
Bunca yerler ve unsurları,
Bunca ârazlar ve cevherleri,
Bunca doyulmaz nimet ve değer,
Ve bütün yiyeceklerle giyecekler
Bunca aranan ve istenilenler,
Bunca arzu edilen ve sevilenler,
Hayvanlar, madenler ve bitkiler,
Arananlar, amaç edinilenler ve muradlar;
Hepsi bizim için işler haldedir,
Hepsi bizler için yük altındadır,
Gerçekten güzel ve parlak bir düzen
Düzenledin bizler için doğrusu sen!
Biz gafiller, tenbeller, günahkârlar,
Kötülük isteyen nefsimizle kayıtlıyız.
Gönlümüzde taşımıyoruz senin fikrini ve de zikrini,
Dilimizle de ödemiyoruz senin hamdini ve de şükrünü.
Hani, gönülden anmıyorsa eğer seni,
Allah'ım ona şükredici bir dil ver!"
Öğrencilik yıllarımda Bitpazarında dolaşırken bir tezgahta Musa Anter'in Mem i Zin'i okuduğu kaseti görüp almıştım. Bu satırları yazmadan önce kitaplığıma inip kaseti bir süre dinledim. Anter'in şivesini tanıyorum. Babam, onun babası, amcaları, üçüncü kuşak dedeleri Mele Ali, Mem u Zin nüshasını kitaplığından aşırdığım kayınpederim Mele Muhammed Said, aynı şiveyle konuşurlar. Bu hüzünlü hikayeye en son Mem u Zin'e ilişkin yaptığım bir belgesel filmin çekimlerinde tanık olmuştum. Medresede Mem u Zin şerhi okumuş Tatvanlı bir molladan, Mele Ahmed'den kaydetmiştik hikayeyi. Mele'nin Türkçesi kıt, neredeyse yok. Ama Kürtçe yayını imkansız olduğundan eseri özgün dilinde kaydedemedik. Seyda o kadar zorlandı ki anlatırken güler misin ağlar mısın? Bediüzzaman Doğu'da, Van'da tasavvur ettiği o büyük Medresede (Daru'l-Fünun) Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe okutulması gerektiğini söylemişti. Bugün, bu coğrafyanın içler acısı hali, Bediüzzaman'ı fena halde doğruladı ama hala Büyük Şeytan'lar iş başında!
Mele Ahmed, öykünün sonunda, Memi'nin aşk acısıyla derin bir 'ahhh! çektiğini ve başından bir duman yükseldiğini söylemiş ve eklemişti : 'Aşıkların başından hep böyle bir duman çıkar, İbn Farıd gibi. Onlar şehittirler, aşk hastalığından ölenler de şehit sayılır. Allah bizi onların şefaatine nail eylesin' Sonra da, 'el fatiha' deyip bizi onların ruhu için okumaya davet etmişti.
Mem u Zin'i Mele Ahmed'in anlatımından dinleyen Tatvan'lı üniversiteli gençlerin bu kadim hikayeye ruhlarını nasıl açtığını ve Seyda'ya nasıl bir hürmet içerisinde olduklarını görünce, inisiyatik geleneğin o muazzam gücüne bir kez daha inandım.
Bu toprakların ruhunu Niyazi Mısri'de, Ahmed-i Xani'de aramak gerekir.
Modern zamanlarda üzerimize esen samyellerinin zehirleyici etkilerinden ancak böyle kurtulabilir, uğradığımız belaları ancak o hikmetli dünyanın merhamet yağmurlarıyla savuşturabiliriz.
Sözlerimi Ahmed-i Xani hazretlerinin niyazıyla noktalamak isterim:
"Yareb bi heqqê Mustefa kî/Xanî bi xwe ra tu asina kî" |