
Sadık Yalsızuçanlar, daha birinci ve ikinci hikayelerinde -eğer ilk yazdıkları ilk ortaya çıkardıklarıysa- son yazacaklarının ne olacağını haber vermişti. Kaidedir bu, insan ilk sözü ile son sözünü söylemiş demektir. Eğer münekkitlerin dikkatini çeken bir söz söyleyebilmişse...Münekkitler, yazılanların içinde ve söylenenler arasında daima yeni bir şekil, yeni bir ruh, yeni bir üslup ararlar. Bir kıvılcım niteliğinde olabilen ifade ve tavırlar, ehline göre bir hüküm için yeterlidir.
Hikayeci, romancı, şair hatta fikir adamı olamayacak kişi, hikaye diye, şiir diye, roman diye ortaya koyduğu malzemenin yeni inşalara yaramadığından bellidir. Bir nevi tutucu, tıkanık ve eskilerin tekrarı gibi bir vakıa...Zamana intibaksızlık, ihtiyaçları hissedememek...Muasır olamamak budur. Cemiyet durmaz. Zamanın durmadığı gibi. Fikirler de cemiyetle beraber yürür. Zaman, fikir ve cemiyet her beraber yürürler. Zamana ait fikirlerin hazmına yarayan alet ise, hikaye ve şiir gibi duygularla, fikirlerin anlaşılmasını kolaylaştıran ve ihtiyaç sahiplerinin durmaya ve beklemeye mecbur olmadan sindirdikleri unsurlardır.
Onun için bir hikayecinin ilk söylediği ile son söyleyeceği arasında ilgi kurma imkanı vardır.
Sadık Yalsızuçanlar'ın taa ilk günlerde, dolaştığı parkta rastladığı boyacı çocuk hakkında düşündükleriyle, son defa Köprü dergisinde gördüğüm Miyase adlı hikayesinin kahramanı ressam hakkında düşündükleri aynı şeydir, tenkit edilirse...Yani aynı görüş açısıdır. Veya külli bir nazarla bakmanın hususi bir manzarayı tasviridir. Sadık her zaman bunu yapacaktır. Ve gittikçe cümlelerini billurlaştıracak ve elmas hazinelerinden cevherler dağıtacaktır hitabettiği kimselere, onu dinleyenlere, kulak verenlere, anlayanlara...
Yalsızuçanlar, hikayesini yazarken kullandığı dilin müziğini kurabiliyor.
Çocukluğunun büyük ıstıraplara sahne olmasıyla, gençliğinin baharında birdenbire büyük ışıklarla donandığını fark etmiş. Yani çirkinlikle güzelliğin hududunu çizmesi gerektiği zaman, bu hududun bekçisi olmakla görevlendirildiğini hissetmiş.
Ölmüş ölmüş dirilmiş.
Hala da ölüp ölüp diriliyor.
Hikayelerinde dışa bakarak kendisini böylece anlatmaya çalışıyor. Bir üslup oluşturuyor. Bir temel atıyor. Kendisini cemiyete katıyor.
Hikayeciler, daha doğrusu sanatkarlar bir adese yakaladılar mı, bir objektifin kendilerinde teşekkül ettiğini anladılar mı, her şeye o adeseden bakmanın meseleleri çözmede ne kadar faydalı olduğunu bilirler. Miyase, belki de Sadık'ın en güzel hikayesidir.
Burada sanatla iman arasındaki yakınlık gösterilmek istenmiştir. |