
İşkencenin bu denli sıradanlaştığını, gözaltına alınan kişilerin benzer usullerle ....ürüldüğünü, birbirine benzer yöntemlerle işkenceden geçirildiğini, benzer hakaretler edildiğini ve yine benzer sonuçlara ulaşıldığını, ancak katı bir gerçeklik sonucu görebilir insan. İşte, birbirinden daha ağır ve acımasız gerçekler, Sadık Yalsızuçanlar'ın gözaltı öykülerinde saklı.
Biz, münferit mi, sistematik mi olduğu yönünde türünü tartışırken, bir taraftan işkencenin kendisi de kol geziyor. Bir tarihte, bir yerde yapılmış; ancak gizli kalmayan, mağdurları ve tanıkları aracılığıyla ulaşan hikayeler, ta iliklerimize kadar işleyerek, kanımızı donduruyor... Hangi insan, kendi hamurundan, nefes alıp veren, kanıyla, canıyla karşısında duran bir başka insana 'işkence' edebilir? Hangi düşünce örgüsü, hangi öğreti, hangi mantık buna izin verebilir? Ancak olaylar, 'Dikkat, olaylar ve kişiler gerçektir!' diyecek kadar açık ve yalın bir şekilde tezlerimizi yalanlıyor. Maalesef, bazı insanlar bazı insanlara işkence ediyor ve bunlar zamanı ve mekanı aşarak, topluma mal oluyor.
'40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri' kitabında, Sadık Yalsızuçanlar, gözaltında veya başka mekanlarda gerçekleşen işkence öykülerini topladı. 'Bir hikaye işte alt tarafı' deyip geçemeyeceğimiz şekilde gerçeklik taşıyan hikayeler için, "Burada anlatılan olay, kişi, zaman ve mekanların hayali bir yerde, bir kabus olarak yaşandığını belirteceğim." diyen yazar, okuyucuyu karşılaşacakları konusunda uyarıyor: "Siz onları gerçeğin ta kendisiymiş gibi okuyabilirsiniz. Ama yine de belirtmeden geçemiyorum, sizce burada geçen kişi ve olayların gerçekle bir ilgisi olabilir mi?" Öyküleri okuyup, olaya bir şekilde tanık olduktan sonra, aynı soruyu tekrar sormak, yaşananlar karşısında yerini almak da okuyucuya düşüyor. İşte o öykülerden bazıları:
"Eve gelen görevliler babamızı bir odaya soktular. Odadan sürekli bağırma sesleri geliyordu. Sanıyoruz işkence yapıyorlardı. Bir saat içeride kaldıktan sonra dışarı çıktılar ve babamızı panzere bindirip ....ürdüler. Babamız şimdiye kadar hiçbir siyasi olaya karışmamıştı. Devletle sorunu olmayan bir insandı. Gözaltına alındıktan bir gün sonra jandarma karakolundan telefon ettiler. 'Gelin babanızı alın' diye. Karakola gittiğimizde babamın cesedini torbaya konulmuş halde avluda bulduk. Cesedin üst tarafı tamamen parçalanmıştı. Bize verilen defin ruhsatında, babamın mayına basarak öldüğü belirtiliyordu."
"Kelepçeli elleri kanamış, saçı başı darmadağınıktı. Başında kızarıklık vardı. Sanırım ona elektrik vermişler. 'Kızım sana ne yaptılar?' diye sorduğumda yüzüme bakmaya çekindi. Bir bardak su istedi. İçmeden bardağı kırıp bileklerini kesti. Hastaneye ....ürdük. Çocuk yüzümüze bakamıyordu, ona dokunmaya çalışınca geri çekiliyordu. Kolunu tuttuğumda acı içinde bağırdı, her tarafının sızladığını söyledi. Vücudunda morarmalar başlamıştı. Ablasının evine yolladık, belki orada rahatlar diye. Odada yalnız kalınca kendini dördüncü kattan atmış."
"Biri eşimi nişan alarak göğsünün ortasından vurdu. Tek kurşunla olduğu yere yığıldı. İki çocuğum da kucağımdaydı. Rastgele bizi taramaya başladılar. Ben arkaya doğru düştüm. Çocuklarımdan ses çıkmadı. Onları kendime doğru çekmeye çalıştığımda cansız olduklarını gördüm. Üzerimde siyah bir şalvar vardı. Çocuklarımın parçalanan beyinleri şalvarıma yapışmıştı. Bizi taradıktan sonra alkışlamaya başladılar. Sonra kendimden geçtim. Hastanede ayağımı karyolaya kelepçelemişler. Başımda duran nöbetçiler, 'Bu teröristtir. Güvenlik görevlilerini öldürdü. Bombayı atarken elinde patladı, yaralandı' diyorlardı. Tuvalete gitmeme izin vermiyorlardı. İhtiyacımı yatakta mecburen altıma yaparak gideriyordum. Koğuşta kalan kadınlar bakımımı üstlendiler. Altımı temizlediler. Yaralarımı pansuman ettiler. Ne kadar söylesem unutamam yavrularımı, eşimi. Onlar ciğerimdiler. Onların hayali gözümden hiç çıkmıyor."
"İçeri girer girmez, 'tamam aradığımız şahıs burada' diye üzerimden yorganı attılar. 'Sen teröristsin' dediler. 'Ben hastayım. Beş yıldır felçliyim. Ellerim ve ayaklarım tutmuyor. Raporum var, kaymakamlık tekerlekli sandalye verdi' dedimse de, beni dinlemediler, dövmeye başladılar. Sürekli kod ismimi soruyorlardı. Her tarafıma rastgele vurdular. Biri telsizle, 'Şahsı bulduk, öldürelim mi?' diye sordu. Karşıdan, 'Öldürmeyin, konuşturun' denilince beni yere fırlattılar, dövmeye devam ettiler. Annem üzerime atılmak istedi. Sırtına vurup yere attılar. Babamın kafasından kan akıyordu. Kardeşlerim Savaş ve Barış ağlıyordu. Evin her tarafını arayıp yataklarımızı dışarı attılar. Babam ve abim Selim'i yanlarına alarak köyden ayrıldılar."
|