
Genç sanatkar Sadık Yalsızuçanlar, Köprü'nün Eylül 1981 sayısında "Kelebek" adlı bir hikaye yayınladı. Onu okuyuncaya kadar pek çok kişi, kelebeğin hikmet-i vücudunu belki de hiç düşünmemiştir. Hikayede anlatıldığı gibi, çocukların körpe demlerinde peşine düşülen, insanı arkasından koşturan, çiçekler ve çimenler üstünde, pınar çevrelerinde, mavisi, sarısı, kahverengisi, beyazı ve simetriğiyle sekerek uçan ve zarif ve narin mahluk niçin vardır?
Kuşlar hep başlarımızın üstünde ve daha ziyade çok yükseklerde uçar. Ama kelebek ellerimize temas edecek kadar bize yakındır. Ayaklarımızla çiğneyip geçtiğimiz çiçeklerin, temiz taşların üzerinde gezer. Kelebekle kuş arasında başka farklar da var: vurulan ve yakalanmak istenen, fark edilmeyen ve daima dikkati çeken şeyler olarak...
Sadık, "Kelebek"te neden kuşu değil de kelebeği seçmiş? Hikayenin özünde yatan cevap, aynı zamanda bu sorunun cevabıdır. Çünkü bazı manalar vardır ki, anlaşılabilmesi için mutlaka kainattaki varlıklarla aynileştirilmesi gereklidir. Her şey bir mana için konulmamış mıdır? Zaten hikayeye, "Lafza-ı Celal'i gören çocuk"la giriş sebebi de budur. "Yıldızlarla yazılıymış, bulutsuz, ayın onbeşinde..."
Lafza-ı Celal, yani Allah, hakikatin kendisidir. Hakikatle perdesiz karşı karşıya gelebilmenin şartı ise çocuk kadar saf olabilmektir. İnsanın camiiyyeti, çocuğun saffeti, ayın onbeşi, ahir zamanın kemali, karanlıklar içinde, susturucu bir nur ile tefsir edilmelidir.
Lafza-ı Celal'i gören çocuğu, "dinleyenler önce ağlamışlar, sonra deliliğine hükmetmişler." Çocuk yalan söylemeyeceği için, çocuğun söylediği ile dinleyenlerin şuuru arasında çok büyük mesafeler vardır. Çocuğu çocuklar dinlemiş olsaydı hiç de ağlamazlar ve hiç de deliliğe hükmetmezlerdi. Daha doğrusu hakikat, ruhlarında ve şuurlarında engelsiz yansırdı. Ama o zaman Sadık eserine halkı sokmamış olurdu. Aslında deha ile delilik arasında çok ince bir perde vardır. Avam bu dehaya yaklaşamaz. Sanat dehayı hem avama hem havassa yaklaştırabilir. Onun için pek çok dahiler, kendilerinde olanı biraz sanatla anlatabilirler. O her an hakikatin içinde gibidir. Dahi olup da genel bir tepkiyle karşılaşmayan kim gelmiş geçmiştir bu dünyadan? Fakat delilikle hükmettiklerini, insanlar yüzyıllarca gıptayla anarlar. Avam, akıl erdiremediğine 'deli' der geçer. Bi deli-bozukluk, sorumsuzluk, içten pazarlılıklığı olmayan sağduyulu insanlar dehaya komşudur.
Okuyucuya hakikatin peşine takılmayı göstermek isteyen Sadık -hikayeye kendisini katmıştır- hakikatin peşinde koşarken, yoğur süt almayı bir yana kor ve yanından, 'çocuktan al haberi' diye güle oynaya, keyifle geçenleri duyar. Demek ki çocukça bir saflığın ve kalbe dayanmayan aklın hilelerinden istiğnanın, hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktaki kifayetini herkes biliyor. Bir bakıma herkesin kalbi hakikat için çarpmak ister. Anne yerinin hakikatçe babadan ilerde oluşu, çocuğun annesiyle babasından daha uzun zaman karşı karşıya bulunmasındandır. Anne bu cennetten uzaklaşmak istemez.
Hikayenin karhamı ertesi gün soluğu yoğurtçu dükkanında alıyor. Ve orada yeni bir haberle karşılaşıyor: namaz. Sadık'ın inandığı çocuk pek çok telmihleri işaret ediyor. Ve bunların hepsi inanmaya dayalı şeylerdir. İnanmaksa insan olmanın baş şartıdır. Hareket, inancın kabuğunu çatlatmasıdır. Heyecandan titriyor, durduğu yerde duramıyor, hayalinde renk renk çizgi, biraz aydınlık çocuklar dolaşıyor. Hepsi namazın keyfiyeti: çocuk, yol, çizgi...
Gayr-i şuuri bir müzik dinliyor. Bu, kainatın müziği, musika-yı ilahi ile bütünleşmek olmalıdır. Çünkü o müzik, şuur halinde değil, ancak cezbe içinde duyulabilir. "Muhkem bir duyguyla örtülü olmak", namazın dışında da namazın içinde olduğu gibi olmak keyfiyeti. Alemdeki her şeyin namazını tanımak, her şeyin bir imama uymuş olduğunu anlamak, o cemaatlerin safları arasına girmeyi başarmak...Bu halde iken yoğurtçunun, "şimdi gelir" dediğini duymuyor, ama kendi gözleri(ni) duyuyor. Bu, "hayra alamettir". Çünkü gözün gördüğü her şey, Nebe suresinde geçen "büyük haber"i verirken, artık yoğurtçunun sözünü duymak o kadar gerekli bir şey değildir.
Sadık Yalsızuçanlar, bu bir nevi ruhi dönüşümden sonra topluma bir daha bakıyor.
Dışarıda, "fabrikadan dönen işçiler, camiden dağılan cemaat, ikili üçlü grup grup gezenler, boya sandığıyla boyacı, simitçi"ler vardır. Bunlar, geçimlerini zorla sağlayanlarla, haylazlar ve dinleri yalnız kendilerine fayda veren Müslümanlardır. Derken çığlıkların yükselmesi bir motorun akıbetini haber vermektedir. Hikayeci, bu çığlıklara, yersiz ve acı diyor. Sebep de, çığlıkların, olayın ruhlarda uyandıracağı haberi perdelemesi...Dikkatler çığlıklarda toplanır, ölüm ve kazadan tam ders çıkarılamaz. "Ah vah"lar, rahmet dilemeler...Bunlar ayyuka çıkar. Ama yapay olduklarından üstünde durmaya değmez. Burada tabiattan sapmanın bir yergisi bulunmaktadır. Öyleyse böyle bir cemiyete hayat ile Lafza-ı Celal arasındaki ilgi anlatılmalıdır.
"Kelebek" hikayesindeki ana tema budur.
Bu tema o kadar önemli midir? Herkes az çok bunu kestirmeyebilir. Fakat kuvvetli bir delille ruhlara duyurulursa, bir görev yerine getirilmiş sayılacaktır.
Hayat ile Lafza-ı Celal -hakikat- arasındaki ilgi nedir? Hikayenin kelebekle ilgili, daha doğrusu hayatın üç safhasını anlatan kelebek temsilli bölümünden bunu çok rahat çıkarabiliyorsunuz: "Güneşli, tatlı bir ilkbaharda, küçücük bir kelebek o tatlı, kesik uçuşlarıyla elinize sürtünerek uçar da, siz birden onu yakalamak, yani hayatın tadını sütle, yoğurtla alıp peşine düşmek isteğiyle dolarsınız. Çocukça, yumuşak ve ağır bir hamle yaparsınız. Avucunuz boştur. Çocukluğunuzdan eser kalmamıştır. İkinci kovalamanın gittikçe ciddileşmesi, hırs, elde etme, sevme, sevilme, merak gibi anlamlar taşıması, gençlik halleriyle ilgili şeyler...İkinci hamlenin zevki, kelebeği de bir zevke sürükler: takip edildiğini, istendiğini anlamaktan gelen bir zevk. Naz, dünyanın dünya için olma hali. Burada canla oynanır! Çünkü alemde hiçbir şey kendisi için değildir. Biz bu hadiseyi, küçük büyük bütün unsurlardaki fani olma keyfiyetinden anlayabiliyoruz. Bunu anlayamamış olanların, artan bir hırsla ve şiddetlenen bir merakla giriştikleri üçüncü hamle daha sert ve haşincedir. Fakat bu son hamledir: yenilenlerin ihtirası. Kelebek ise artık bir tozdur. Dünya yoktur artık. Dünya kendilerini terk etmeden, dünyayı terk edemeyenlerin hali ancak bu kadar güzel bir imajla ifade edilebilir.
Peki çare nedir?
Çare, hikayede olduğu gibi, Lafza-ı Celal'i gören çocuğun haberine kulak
vermektir: Orta halli bir aile. Gece uykuya yeni varmışlar. Bir de uyanmışlar ki alevlerin ortasındalar. Müthiş bir yangın, alevleri göklere yükseliyor. İçinde üç çocuk yanıyor. "Asıl trajik şarkıların yüzü alevlerin içinden geliyormuş."
Uyku, şuur halinde olmamaktır.
Fakat cezbe halinde de olmamaktır.
Avamın gaflette oluşu, bir yangını sonuç verir- havas da vazifesini ifa etmemişse...Böylesi yangınlar yaşayan toplumlarda, meselenin temelinde ekonomi var sanılsa da -ki geçen yarım asra kadar böyle sanılıyordu- cemiyet içinde zaafa uğrayan değer hükümlerinin ekonomiye çarpık aksetmiş olması daha geçerli bir yorum olmalıdır. Çünkü insan daima içten dışa doğrudur. Hareket ve hakimiyet, işte bu içten dışalığın tezahürüdür. Lafza-ı Celal'i gören çocuğun babası pek hastaymış. İhtiyar bir anasıyla üç de kardeşi varmış. Düşkün baba, yangını bir müjde telakki edip yanmayı denemiş. Evet, musibetler birer İlahi ikazdır, bilene...Ama İbrahim olmadan İbrahimvari davranışlar, herhalde cemiyette ters yüz olmuş telakkileri haber verir. Anne, zaten hasta...Lafza-i Celal'i gören çocuk, anne babası için pek oralı değil. Belki de ölüm, onlar için bir kurtuluştur, diye düşünüyor. Fakat o "cayır cayır yanan üç küçük masum kardeş", işte onlara bakarak okumuş okumuş, ağlamış...Hikayenin bundan sonraki kısmında İslamın içtimai, iktisadi görüşü özleştirilir : Çalışmak, kardeşlik, cennetle aynı şeydir. Kuran'ın ilk hitabı, her şeyi içine toplamaktadır. Yeter ki uhuvvetin ne olduğu bilinsin.
Gerçek sanatın tadına varan Sadık Yalsızuçanlar'ın hikayesinde şiirin ağır basması, hikaye dinamiğinin şiire dayalı olması, onu klasikleştiriyor. Böyle bir yazardan bir buhranı, bir dengesizliği verirken, acaba okuyanı bezdirir mi diye düşünmesini bekleyemeyiz. Hitap ettiği kimselere gelince, onlar asıl Sadık'ın yazdıklarıyla konuştukları zaman muvaffaktırlar. Çünkü Sadık'ın verdiği cevap, o cemiyetin sorusunadır. O bütünlüğü arayıp bulabiliyor. |