"Sadık Yalsızuçanlar, bu güne dek 20 kitap yayınladı. Belki 21,22,23, 24 mü yoksa? Onun değerini, eserlerinin pırıltılı, incelikli yönlerini anlamak, hiç kuşkusuz, hususi bir entelektüel, manevi hazırlık gerektiriyordu. Haliyle geciktik. Yalsızuçanlar'ın heyecan verici dünyasını yeni yeni keşf ediyoruz. Olsun bu da bir şey."

Murat Menteş



Televizyonu Kapatıp Bu Yazıyı Okur musun?

M.Ali KÖSEOĞLU

Sadık Yalsızuçanlar'ın Yakaza'sını radyodan dinleyiciye aktarmaya çalıştığım yıllarda, verdiğim sıkıntıya karşın sürdürdüğüm direnişin bir sebebi vardı. Sadık Yalsızuçanlar, farklı ve farkında bir birey olarak, hatırlama ve hatırlatma yükümlülüğünü yerine getirmeye çalışıyor ve fakat klasik okur/dinler, kullanılan ifadelerin uzağında bulunuyordu.

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'nin 'havuzbaşı sohbetleri'nin konuğu olan Yalsızuçanlar, 'Sinema, Tv ve hayatımız' konusunda düşüncelerini serdederken, 'aptal kutusu, çağdaş karabasan ya da kültür üretme makinesi' gibi birçok isim verilen televizyonun, bulunduğu çağa "televizyon çağı" damgasını basarken aynı zamanda yeni bir algılama tarzını da beraberinde sürüklediğini düşündüm. Aslına bakarsanız 'fabrikasyon insanlar' elde etmenin imkânsızlığı öne sürüledursun, televizyon yayınlarının etkisiyle toplumsal farklılıkların azaldığını gözlemlediğimizde, pek çoğumuzun aynı fabrikanın bir ürünü haline geldiğimiz sonucuna ulaşıyoruz. İzleyiciler bir yanılsama atmosferine girerken zevkler ve gelenekler de değişime uğruyor. Bilinç ve yaşama biçimi televizyonun kültürel bombardımanına maruz kalınca; bireyler olaylara tesir edemeyen, edilgen yığınlar haline dönüşüyor. Sadık Yalsızuçanlar'ı dinlerken onun söylediği; "televizyonun iletişim aracı olmadığı; iletim aracı olabileceği" savı da bu açıdan bakıldığında yerini buluyor. Çünkü insanlar farkına varmadan kendi karar alma ve düşünme yetisini başkalarının eline verdiler; yönlendirilmeye müsait hale ge(tiri)ldiler. Başka bir deyişle televizyon, tembelliğe alışmış, düşünmeyi beceremeyen, muhasebe yapamayan, kıyaslayamayan, eleştiremeyen, duyarsız, savunmasız ve tepkisiz bir insan modelini bizlere sunuverdi.

Gunter Anders "Televizyonun Hayalet Dünyası" adlı yazısında hayalet insanları şöyle tanımlıyor: "Yığınsal olarak üretilen, inzivaya, kendi köşesine çekilmiş insan tipi yeni insan prototipi halini aldı. Bugün birbirinin tıpkısının aynısı, birbirinden her açıdan kopartılan, iletişim olanakları kesilen milyonlarca münzevi insan evlerinde uzlete çekilmiştir. Bu insanların amacı elbette dünyadan el etek çekmek değildir; ama televizyon ekranlarında gösterilen en ufak dünya parçasını, kırıntısını veya görüntüsünü kaçırmamak için televizyonlarının başından, uzlete çekildikleri köşelerinden bir an olsun ayrılmak istemiyorlar."

Yalsızuçanlar sinema ve televizyon üzerine yaptığı konuşmasında sinemanın, televizyona oranla daha sıcak bir iletişim alanı açtığını da söyledi. Gerçekten de kılıktan kılığa girmeyi kendisine adet edinen televizyonun ortalama çeyrek saatte değiştirdiği konu çeşitliliği, sinemada mevcut değil.

Rudolp Arnheim televizyonu odak noktasına aldığı bir yazısında şunları söylüyor:
"Televizyonun karakteristiklerinden biri onu açmanız, ekrana ne gelirse seyretmeniz ve dipsiz bir pasifizm kuyusunun ışıksız karanlıklarına kaymaya başlamanızdır. Ekranda ne gösterildiği önemli değildir, bu bir yabancı film olabileceği gibi hiç kimsenin ilgisini çekmeyen türden bir şeyler de olabilir. Bir süre sonra daha az düşünmeye, seyrettiklerinizi tartmamaya, uzun lafın kısası şekerleme yapmaya başlarsınız. Sanki birileri beşiğinizi sallıyor, sanki birileri uyanmamanız için sizi teşvik ediyordur. Gözleriniz açık da olsa beyninizin pencereleri kapanmaktadır. Beyniniz alışılagelenden farklı bir şekilde işgal edilmektedir. Sizi harekete geçirecek aktif kılacak duygularınız televizyon tarafından kontrol altına alınmıştır."

Televizyonun olumlu özelliklerinden bahsedilirken, onun dünyaya açılan bir pencere olduğu, bu sayede dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen önemli bir olaydan kısa sürede 'haberdar' olunabileceği söylenir. Elbette bu ibarede televizyonun, her zaman gerçeği gösterdiği ve kameranın yalan söylemeyeceği gibi bir varsayım gizli. Yalsızuçanlar'ın tespitlerinin önemli bir bölümünü de bunlar oluşturuyordu. Çünkü kameranın 'yalan söylemeyeceğini' düşünen bizler, kurguya, tabii hadisenin karşısında her türlü etkiye açık olduğumuzun farkında değiliz.
Kamera gösterilmek istenen şeyi seçerek kaydediyor. Dolayısıyla kimi noktalar, görüntüler üzerinde özellikle yoğunlaşırken; kimi görüntüleri özellikle kaydetmiyor. Bu da hiç kuşkusuz televizyonun yansıttığı gerçekliklerin her zaman 'bütünüyle' gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Kamera belki gördüğü şeyleri kaydediyor ama her zaman her şeyi göremiyor. Hatta kimi zaman kaydedilmeyen görüntüler kaydedilenlerden çok daha önemli olabiliyor. Sadık Yalsızuçanlar'ın Televizyon ve Kutsal, Rüya Sineması, Düş Gerçekleri ve Sinema gibi kitaplarını okumanızı tavsiye ettikten sonra Chomsky'nin "MEDYA GERÇEĞI" adlı kitabından bir alıntıyı da buraya kayıt düşmek istiyorum: "Zavallı bir kuşun petrole boyanmış çaresiz görüntüsü karşısında dehşete kapılıp lanetler yağdıracak kadar hassas olduğumuz günlerde, nasıl oldu da çoğu kadın ve çocuk yüz binlerce insanın gökyüzünden yağan bombalar altında ölümünü odalarımızdan havai fişek gösterileri seyreder gibi izledik? Ne oldu da ölüm gibi son derece hayata dair sahici bir olgu medya şölenine dönüştü? Ne oldu da biz ölümü tepkisiz, şaşkın, belki biraz zevkle izler kale geldik." Bireyleri, toplumları sömürmeye yönelik bir anlayışın tezahürlerini gördüğümüz televizyon, gerçekten de batı kültürünün bir vasıtası olarak çalışmaya devam ediyor. Nükleer gücü keşfeder keşfetmez bomba yapıp Hiroşima'ya atan zihniyetin ürettiği bir makineden beklenen bu iken, 'antitelevizyon' çalışmalarını öneren Yalsızuçanlar'a benim ilavem; 'bireysel gücü harekete geçirerek televizyon ürünlerine daha dikkatli ve eleştirel bir gözle bakabilmenin insaniliğini keşfetmek temennisi.

Batının resmetme geleneğinin karşısında, ilk vahyi 'oku' olan dinin mensuplarının vakitlerini geçirebilecekleri yegâne yol 'okumak'tan geçiyor; izlemekten değil.

Tasfiye Dergisi, sayı: 1.

Çehrengiz
Güzerân
eleştiriler
denemeler
Sırlı Tuğlalar
tercüman
Yarı yol karşılaşmaları
ne dediler?
Zevrak
çevgan/ironilojik
E-kitap
Diğer diller
deutsch
english
Bir göz mesafesi
ibn arabi
poetry chaikhana
ek$i sozluk