
Sadık Yalsızuçanlar'ın son kitabı "Ayan Beyan", yazarın yıllardır sürdürdüğü güçlü geleneğinin bir devamı olarak nitelenebilir. Doğu Kültürü'ne özgü, bilgelik, aşk ve yükseliş motiflerine duyduğu ilgiyi uzun zamandır izlediğimiz Yalsızuçanlar, "Ayan Beyan" da, bu yapıyı, öykü dilindeki ustalıkla yeniden ve güçlü bir şekilde işler.
Ayan Beyan, yazarın 14 öyküsünden oluşuyor. Buna karşın bu, kitabın ayrı ayrı öykülerden oluştuğu anlamına gelmez. Yazarın her bir öyküsünü, bir diğerine bağlayan ince çizgi, Yalsızuçanlar'ın sürdürücüsü olduğu ezoterik İslam bilgeliğine uygun olarak, semboller ve işlenen motiflerin anlamlarının bilgisinde saklıdır. Kitabın ilk öyküsü "Ayan Beyan" daki aşk teması ile açığa çıkan anlam, henüz başlangıçta, Tasavvuf Felsefesi'nin güçlü temalarıyla başbaşa bırakır okuyucuyu. Sevgili'ye duyulan aşk'ın Tanrı'ya duyulan aşka dönüşebilirliği, yaratıcıya ibadet ile sevilen'i anmaya yönelik eylem arasında paralellik yaratır:
" Sana en yakın olduğum an, sana en çok eğildiğim yer. O yere alnımı koyuyorum. Alnıma senden sesler geçiyor. "
Tensel ve ilahi aşk arasındaki geleneksel gidiş gelişler, Yalsızuçanlar'ın öykülerindeki tekanlamlılığı ortadan kaldırır. Yaşam kaynağı olarak güneş ile ilişkilendirilen "sevgili" nin nesneleri aydınlatan ışığı'ndan, kendi içine dönmüş ve güçlü bir "anma-ibadet" ritüeline kapılmış "yolcu"nun, kaynağını "saf ışık" olarak nitelemesine kadar çok sayıda sembolün çok anlamlılığı, öyküleri güçlü gelenek ile bağlayan temel unsurlardan birisi olarak gözükür. Benzer şekilde, Ben'in erimesi ve sevgilinin fikri ile "yok olma", Yahudi ezoterizmi Kabala ile, "en büyük bütüne katılmak için, kendi küçük bütünlüğü'nü" yitirme'ye paralel olarak, Tasavvuf'ta da gözüken öğretinin bir uzantısıdır. Yazarın öykülerinin genelinde, yolcunun yükseliş arzusu ile, ben'in, nefsin ve dünyeviliğin kişiyi kendine çeken unsurları arasındaki çatışma kendini bir gerilim unsuru olarak başarıyla gösterir.
Kitabın üçüncü öyküsü Şathiyye'de, "aşk" duygusunun kutsanması sürer. Özellikle "ben" motifi'nin işlenişi ve ulaşılan: " Senden geldiğim, sadece sana ait olduğum ve sonunda sana döneceğim için artık pişman değilim." sonucu, "aşık'ın" diğer insanlara yönelik açıklamalarına evrilir. Burada, diğerleriyle kıyasla yaşadığı farklı gerçeklik perspektifinden, hayatın sıradanlığı ve dünyevi kaygılarla anlamlanan dünyanın yargısına ulaşılır.
Yalsızuçanlar'ın içinde yaşadığımız dünyaya yönelmiş ve köklü bir temelden güç almış eleştirisi, özden yoksun biçimi, ancak benzetmelerle açıklanabilir haliyle gelişir. Bu da, insanları verdikleri tepkilerle ve hayvanlarla açıklanabilir hale getirir. Bu noktada aynı zamanda felsefe açısından bir başka önemli çatışmanın açığa çıktığı görülür: "Görünürdeki çokluk..." Sosyal hayatı boğarcasına ele geçirmiş sistematik, kaotik bir çokluk ortaya koyarak, tüm şeylerin arkasındaki "birlik"in anlaşılmasının önüne geçer.
Bu karşıtlığın sürükleyişi ile yalnızlık ve inziva fikrinin kişiyi yönelttiği içsel yolculuğu, göksel olan ile diyaloğunu ortaya çıkarır. Bu gelişim çizgisinde ise, benzer şekilde, okült disiplinlerin ağaç, ay, dağ, zirve, mağara ve ses gibi motifleri kullanılır. Yalsızuçanlar, modern dünyanın bireye yüklediği değerler sistematiğini eleştirir ve "içe dönüş" ile anlamlanan bir bilgi türü'nün değeri temelinde öykülerini oluşturur. Bu zamanın ve dünyanın insanını saran anlamın yargısı "Terk" öyküsünde kendisini, kapsamlı olarak gerçekleştirir. "Gitmek", "terketmek", "yolda olmak" gibi motiflerin kullanıldığı kurguda, bir sabah uyanıp, kendini toplumsal yaşama ait kılan tüm sorumluluk ve zorunluluk bağlarından kurtulmaya başlayan bireyin içsel yolculuğu işlenir. Burada da görülen, sosyal hayatta daha önce farkedilen "çokluk ve birliğin yitiminin" kişinin benliğine dek uzanan tahakküm alanıdır ki, bu farkındalık, ancak "yolda olan'ın" ulaşabileceği bir durumdur.
"Ne çok eşyam var... Ne çok giysim var. Ne çok kimliğim var. Ne çok kişiyim ben? Ne kadar çokum... Ne kadar artmışım..."
Sadık Yalsızuçanlar'da nihai kurtuluş ve birlik'e ulaşmak temalarının oldukça önemli yer tuttuğunu söylemek mümkün. Akıl Dağı isimli öykü, küçük yaşta dede'sinden aldığı öğütler ve varlığa ilişkin derslerle yola çıkan ve "aslı'na ulaşma" ana ereğinde, yolda en büyük düşmanı, nefsini sorguladığı ve sınadığı sınavlardan geçen bireye ilişkindir. Tüm engelleri başarı ile geçen yolcu, yakaladığı sır ile görünür dünya ile arasında aşılamaz sınırlar örer:
"Koştukça, beni çağıran çiçek büyüyordu, ben küçülüyordum... Koştukça dilimin değiştiğini gördüm. Dilim değişiyor, kimsenin anlamadığı bir muammaya dönüşüyordu. Beni suretle, bedenle anlamak istiyorlardı. Oysa ne sözdüm, ne suret, baştan ayağa anlam olmuştum..."
Yalsızuçanlar'ın öykülerinde işlediği temalar, kaçınılmaz olarak kendine has dilini dayatır. Dışa kapalı, sembolik ve kadim bir geleneğin, kendi içindeki sır'lar ile ilişkilendirildiğinde anlamlanan bu dil, yazarın elinde yer yer özgün ve güçlü ifadeler bulur. Buna karşın, ezoterik bilgeliğin, sırları saklama yolunda alabildiğince önemsediği sembolik dil, "sıradan, (dıştaki) insana kapalı" bilgi türlerine yönelik açık tasvir noktalarına kuşkuyla yaklaşılması sonucunu da beraberinde getirir. |