
Sadık Yalsızuçanlar'dan uzun süredir öykü okuyamıyorduk. Sırlı Tuğlalar'dan sonra, dergilerde öykü yayınlıyordu ama, kitap halinde öyküsü çıkmamıştı. Bu arada Gezgin romanını unutmayalım.
Rilke ile başladığı Ayan Beyan kitabını yazar, Bilge Karasu ile bitirmiş. Okuyucusuna, öykü çizgisini işaret eder gibi. Öykü dilinde tercihini gösterir gibi. Bilge Karasu sembolik bir dil kullanır öykülerinde. Karasu da öyle. Mistik konuları yoğunlukla işler Yalsızuçanlar, Rilke de öyle.
Sel Yayıncılık tarafından Kasım 2005'te yayımlana Ayan Beyan 108 sayfadan ibaret. Kitapta on dört öykü yer alıyor. Rahat okunan bir harf karakteri kullanılan kitabın tasarımı da gözü yormuyor. Kapağa, saplanmış bir bıçak tasarlanmış. Bıçak, acıyı, intikamı temsil eder. Yaralı kalbi anlatır. Öykülerin hemen hepsinde bir yara, bir acı var. Yalsızuçanlar öyküsü, mutluluklar, keyifler öyküsü değildir. Gerçeği İnciten Papağan'dan bu yana bütün öykülerinde bir yara, bir acı vardır.
Ayan Beyan öyküsünde anlatıcı, varlığın özüyle konuşuyor. Işık, nur, sevgili, yaratıcı, perestiş edilen varlıkla konuşuyor.
Ayan Beyan öykü(m)sü, yaratıcının ayan beyan göründüğünü, bütün varlığımızda onun bulunduğunu anlatıyor.
Yazar, eserine geleneğe uyarak başlamış. İslami edebiyat geleneğinde eserler münacaatla başlar. Yalsızuçanlar burada, eskiye dayanarak, modern bir münacaat geleneği oluşturmaya çalışıyor. Recep Şükrü Güngör, Adem ile Havva ve Hüsn ile Aşk öykülerine bu geleneğe uyarak münacaatla başlar. Bu usulü Tamir Görmüş Aşk kitabında Kamil Yeşil de uygulamıştı. Bu arada gelenekçi bildiğimiz Mustafa Kutlu'dan da böyle bir uygulama beklediğimizi belirtelim.
İkinci öykü "Senin Aklın İllet" başlığıyla verilmiş. Bu öyküde zillet kelimesi zekice bulunmuş bir kelime gibi verilmiş. Fakat, öyküde bu kelimeyi pek de zekice bulunmuş bir kelime olarak görmediğimi belirteyim. Burada, ilk öyküdeki bilgeliğin, gelenekçi görüntünün yerini uçarılık, kurnazca, haylazca düşünme alıyor. Öyküyü anlatan, öyküyü yaşayanlardan biri ama, başkasının öyküsüymüş gibi anlatıyor. Aslında öykücünün yaptığı bu değil mi? Anlattıkları çoğunlukla yaşadıkları değil mi?
"Şathiye" öyküsü, kitabın en iyi öykülerinden biri. "Kapısında iki askerin beyaz şapkalı beklediği kımıltısızca..." cümlesi öykünün referanslarından biri. Bu cümle bizi yazarın beslendiği kaynağa, Risale-i Nur'a götürüyor. Bütün öykülerinin temel referansı olarak Bediüzzaman'ı ve onun Risale'lerini kullanan Yalsızuçanlar, Muhyiddin-i Arabi, Mevlana ve Hariri gibi tasavvuf büyüklerini de temel kaynak olarak kullanıyor. Yalsızuçanlar öyküsünü mühim kılan da belki bu kaynakların sahihliğidir.
Yorgun Yankı, keşke ben yazsaydım dedirtecek kadar başarılı bir öykü. Meftune'nin öyküsü. Ankara'ya gelişi, okuma isteğiyle tutuşması, tiyatrocu hevesleri, Serdar'la aşkları, kırılmışlıkları anlatılıyor. Serdar evli birisidir. Meftune bunu sonradan öğrenecektir. Ailesine rağmen Serdar'ı çok sevmektedir. Meftune Konyalıdır. Yazar bu öyküyü ya yaşamıştır ya da birisinden dinlemiştir. Sahneler bu hissi verecek kadar canlı anlatılıyor çünkü. Meftune'nin memleketi Konya bilinçli bir tercih olmalıdır. Mevlana, İbn-i Arabi, Şems şehridir çünkü. Peygamber efendimize hicret için gösterilen şehirlerden biridir çünkü. Yazarın beslendiği ariflerin şehridir çünkü.
Bir ve Hep öyküsünde eşini kaybeden adamı anlatıyor. Öykü "Eşler birbirinin yurdudur" teması üzerine kurulmuş. Ölüye Öykü başlıklı öykü, insanın âlemin kalbi olduğunu ve âlemi koruma görevinin insana verildiğini anlatan metafizik duyarlıklı bir öykü. Akıl Dağı öyküsünde ben-sen bütünlüğünü anlatıyor. Öykü Bediüzzaman'dan alınan "Kalbime baktım. Geçmişten gelen acılar ve geleceğe ilişkin korkular, kaygılar gördüm." cümlesi temele alınarak kurulmuş. Keçisi kaybolan bir kız öyküsü veriliyor ki, bu da tasvvufi metinlerden aktarılıyor.
Şeyleri Senin İçin Seni de Kendim İçin öyküsü, Bediüzzaman'nın yaşamından bir kesiti anlatıyor. Onun Barla günlerinden bir günü ele alıyor. Öykü Bediüzzaman'ın mektuplarından mülhem bir cümle ile bitiyor: "Şefkati aziz tutun dostlarım, yoksa korkarım öldürürsünüz sizi koruyan bu meleği."
Terk öyküsünde, Gerçeği İnciten Papağan'da kullandığı biçimde, tren unsurunu kullanıyor. Dünyanın faniliği, gelip geçiciliği anlatılıyor: "Tren giderken, pencereden bakınca, zamanın nesneleri eskiterek aktığını görüyorum."
"Ateşe bırakıyorum kendimi. Bırakıyor, karanlıkta ay gibi sessiz, konuşmaksızın, kabuksuz sadece bir ışık olarak yanıyorum." Cümleleriyle başlayan Beni Yaktığın Menzil "yanmak ve olmak" temalarını işliyor. Tasavvufta işlenen, yanmak, pişmek ve olmak unsurlarını kahramanın karşısındaki muhayyel şahsa konuşmalarıyla anlatıyor. Kesretten vahdete yükseliş veriliyor. Eşya kesretinden ışık yoluyla vahdete ulaşma anlatılıyor.
Kitabın en farklı öyküsü "s ile fare" adlı öykü. Diğer öyküler tasavvuf, metafizik merkezli iken bu öyküde onları görmek mümkün değil. Almanya'ya giden sevgilinin veya eşin ağzından verilmiş. Onun yazdığı mektup formatında tasarlanmış. Ben bu öyküdeki s'yi Sadık olarak okudum. Bu öyküye bu kitapta gerek var mıydı? Yazar neden bu kitaba almak ihtiyacı duydu, okuyucuya ne vermek istedi, doğrusu, Yalsızuçanlar'ı bu tavrından dolayı garipsedim. Gözden kamıştır, diye düşündüm.
Sekerat öyküsü bayanla bayın diyalogları şeklinde verilmiş. "Sevgi ölüm gibi güçlüdür." teması üzerine kurulmuş. Ölüm duygusunun sevgiyi büyüttüğü anlatılıyor. Leyla, Şirin, Aslı tiplerinde olduğu gibi burada da bayan kahraman sevgilisinin ölüme yaklaştığını öğrenince ona daha güçlü bağlanıyor. Issız öyküsü nokta ile başlıyor, nokta ile bitiyor. Şathiyye unsurunu önceki öykülerinde kullandığı gibi bu öyküsünde de kullanıyor. Kesret-vahdet git gellerini, kesretleşiken vahdete gidilişi anlatıyor.
2005'in en iyi öykü kitabı demekte hiçbir beis görmediğim Ayan Beyan yazarı kadar okuyucusunu da iç yolculuğa çıkarıyor. Arabi'den Bediüzzaman'a getiriyor. Modern çağı ârifane yorumlamayı ve kesretin kasvetiyle boğulmuş modern insana serin bir soluk almayı salık veriyor. |