
Ilık bir yaz günü esen ikindi vakti rüzgarıyla tanıştım "Kerem ile Aslı"yla. Bir halk hikayesiydi. Herkes bilirdi "Kerem ile Aslı"yı. Ben de bilirdim. Okumaya başladım penceresi açık odanın tazelenen havasının eşliğinde. Devrik cümleler kuruyordu kitabın yazarı. Kelimeler kıvrılıp akıyordu ve beni alıp kendi selinde götürüyordu. Hasta olmuştum, etkilenmiştim kitabın yazarından. Yazdığı diğer kitapları da okumak istiyordum.
"Şehirleri Süsleyen Yolcu" olarak çıktı bu sefer karşıma. Ben serseriydim ve gömleğim pantolonumun dışında, sert adımlar atarak yürüyordum. Bu halde iken yakaladı gurbet şehrimin kalabalık sokaklarında ve beni bırakmayacağını söylüyordu.
"Gerçeği İnciten Papağan"dı bir sonraki durağım. Donuk ve mat yüzümün jest ve mimiklerden yoksun ifadesiyle. Beni kendine sürekli çekiyordu. Girdaba girip de batan bir gemi gibi beni yutuyordu. Ben öksürüyordum, alnımdan terler akıyordu o hala yazmaya devam ediyordu. Beni alıp sahilinde bir kenara sürükleyip bırakıyordu.
Yine bir halk aşk hikayesiyle karşılaştım. Anadolu coğrafyasının doğusuna ait mistik bir hikayesi ile. Bırakmıştı kendini Doğu coğrafyasının en acılı ağıtlarına. Kurumuş bir yaprak gibi savruluyordum rüzgarın uğultusuyla. Ben yaşlanıyordum, o yazmaya devam ediyordu. Takvimden bir yaprak daha koparıyordum, ben yaşlanmaya devam ediyordum.
"Halvet der Encümen" oldu. Hala çözemediğim bir yığın ikaz bıraktı bedenimde. Seviyordum, ağlıyordum iki duygu arasında hüzünleniyordum. O bana derdini anlatıyordu ben okuyordum. Güneşli bir günün ardında kalan yitik zamanlarda nasıl demlenirse insan öyle oluyordum.
"Güzeran" oldu gurbet şehrime kış gelmeden. Beyaz kristal taneleri şehri süslerken, sıcacık bir iklim esiyordu penceresi örtük odamın beyaz boyalı odasında. Ben eriyordum, o yazıyordu. Ben üşümüyordum, kitap içimi ısıtıyordu.
"Geçen Gün Ömürdendir" ne kadar doğru bir sözdü. İlk doğan çocuğa verilen isim heyacınında. Ayrılıkta yaşanan bir saniyenin hüznünde kayıp bir şehre yolculuğa çıkmaktı belki. Hafif çiseleyen yağmurun saçlarımı ıslatması tadında kalan bir kitapdı. Geçen gün ömürden koparılan bir takvim yaprağıydı sanki.
Düşlerim vardı hayaller ve düşler ülkesinde. Aşıktım. Sevenim yoktu. "Düş Kırığı"nda buldum kendimi. Uyanır gibi oldum ama uyanamadım, yarı uyanık kaldım. Yakaza halindeydim. Ellerim uyuşmuştu, gözlerimi zor açmaktaydım. Kaybolmamıştı bedenim üzgün yanlarımda. Kimse bana seslenmiyordu ve ben yakaza aleminde yalnız kalmıştım. Bir hap attım ağzıma toparlanır gibi oldum kireçsiz bir yudum suyun ardından.
Kendimi bulduktan sonra anladım aşka dair yalanları. 'Demek aşkta yalanlar da olurmuş' diye söylendim hiç sevilmeyen bedenime. Bu soruyu sordum da kendime aldığım cevaplar hep yarım kaldı. Uzak mesafeye yolculuğa hazırlanan göçmen kuşların belirsiz düşüncelerine benzer ifadeler kurarak, gömleğimi ütüleyip çıktım uzun bir yolculuğa.
Adımlarımı sağlam atıyordum. Yorulmuyordum yerlere tükürmüyordum. Yolculuğuma çıkmıştım bir kere. Geziyordum bir "Gezgin" gibi. 'Gezginler hep bilge mi olur?' diye sordum karşılaştığım gün görmüş insanlara. Aldığım cevapları derleyemedim, bir anlam veremedim yoğun ve kalabalık düşünce dünyamda. Bir gezgin olmuştum ve diyar diyar, belde belde çıkmıştım bir yolculuğa.
Bir eve rastladım. Arka bahçesinde su kuyusu olan. Bahçesinde erik ve kayısı ağaçlarının hakim olduğu bir evdi. İçerde kimlerin yaşadığını bilmiyordum. Tanışmak istiyordum. Ev halkından bilge biri selamımı aldı. Dedi bana burası "Varlığın Evi". 'Ne demek bu?' dedimse de beni bilinmeyen bir masala sürükledi. Beni bir masalın taşan sularıyla oluşmuş bir sele bırakmışlardı. Gidiyordum sele benzeyen masalın debisi yüksek sularında. Suya düşmüş bir çöp dalı kadar çaresiz masalın bitmesini bekliyordum. Varlığın Evi'ndeki halkın bilge kişisi bana dönerek 'bu masal "Tarafsızlık Masalı"dır' dedi. 'Sen bu masalın misafirisin. Ve istediğin zaman kaldığın yerden yolculuğuna devam edebilirsin.' Testiyi alıp suyu yudumladım. Toprağın serinliğini hissettim yüzümde. Ben kaybolmuştum ve bu masal beni çıkış yoluma ulaştırmıştı. Ben gidiyordum onlar bana bakıyordu. Ben telaşlanmıyordum onlar arkalarını dönüp gidiyorlardı.
Nasıl bir yoldaydım biliyordum. Aklıma hayal kurmak geldi bir an. Hayaller ve düşler ülkesine gider oldum. Kurduğum hayallerde bir sultan düşledim. Onu öyle sevdim ki o artık benden biri olmuştu. Güzel güzel düşünürken ayağım biraz büyük bir taşa çarparak sendelememe sebep oldu. Kendime geldim ama hayalim yarım kalmıştı. Yarım kalan bir hayalin son cümlesi şu olmuştu; "Al Aşkını Ver Beni".
Bir yazar ile çıktığım serüvenin son basamağına adım attığımda "Ayan ve Beyan" adlı bir öykü kitabına çarpıyordu ayağım. Alıp kaldırdım onu yerden altın külçesi bulmuşçasına. Okşadım eve gelen ilk bebek masumluğunda. Açtım sayfalarını tenine hasret sevgilinin sıcaklığında. Alıp götürüyordu şimalden gelen rüzgarın serinliğinde. Ben eriyordum, o yazıyordu. Ben okuyordum, o beni bilmiyordu. Ben ölüyordum, o yaşıyordu.
O "yalsızuçan"lardı ben ise ölü.
|