
İnşa etmeye, oturmaya ve düşünmeye ilişkin ünlü yazısında Heidegger, dilin insana çağrısından söz ederken, bir bakıma dünyanın nurunun çekildiğini söyler : 'Dil, insandan sade ve yüce konuşmasını geri almıştır. Ama böylece dilin ilk çağrısı dilsiz kalmaz, sadece sessizleşir. Şüphesiz insan, bu sessizliği dinlemeyi ihmal etmiştir.'
Demeye getirir ki Heidegger, insan, modern zamanların okuz yazarının sandığı gibi, dilin efendisi değildir. Dil insanı çağırır. Bu çağrıya karşı sağırsızlaşan modern(leşmiş) insan, dili denetleyebileceğini, egemenliği altında tutabileceğini vehmetmektedir.
Bu egemenlik ilişkisinin sarsıntıya uğraması halinde, yani insan, dilin efendisi olmadığını keşfettiğinde yersiz-yurtsuzlaşır.
Yersizlik-yurtsuzluk, tam da bu sınır durumuna gelindiğinde düşülen sarsıntıda belirir.
Burada insan yitirdiğini ayrımsar ve dilin çağrısını duyabilme imkanları kendisine açılır.
Bu da kesin değildir. İnsan ölümlüdür. Sadece insanlar ölür, diğerleri yok olur. Heidegger'in ifadesiyle, insan, ölümü, ölüm olarak ölebilendir.
Oysa, 'insan yeryüzünde şairane otura'bilen biricik varolan olarak, aynı zamanda, 'göğün altında olma' imkanıyla da çepeçevredir. İnsanın yeryüzünde şairane oturması, dil içinde, dille dile gelebilen bir şeydir. Bu yüzden dil, 'mülklerin en tehlikelisi' ve 'uğraşların da en masumu'dur.
Hölderlin ve Heidegger'e uğrayarak, salınımlarla, bize 'Modern Türk Şiirinin Doğası'nı bi güzel anlatmış olan Ebubekir Eroğlu'na gelmek istiyorum.
Şiirleriyle olduğu kadar düzyazılarıyla da, bizi besleyen Eroğlu'nun Sufi Kitap'ça yayınlanan dumanı üzerinde deneme kitabı Salınımlar'ı okurken, girişte andığım düşüncelerle çepeçevreydim. Heidegger'in inşa etme ve oturmanın özüne ilişkin şairane yazısının iklimiyle Eroğlu'nun dili bir kanaviçe gibi işleyen ve bizi düşüncelerin kuytularında dolaştıran yazılarının atmosferi denk düştü. Bu, bir bakıma, insanların birbirine ait olma durumunu da içerir biçimde, 'göğün altında olmak'tan ötürü, dile, mülklerin en tehlikelisinin alanına girmektir.
Ebubekir Eroğlu'nun Salınımlar'ı, 'halis niyetle insanın öz benliği arasındaki mesafesizliği' anlatıyor dönüp dönüp. İlk bakışta (rahmetli Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunları'ndaki kuş bakışı eğretilemesini hatırlamalı. İlk bakış kuşbakışıdır, diyordu.) çelişik görünen bu ifadeyi izleyelim : 'Halis niyetle insanın öz benliği arasında mesafe (vardır) denilirse, bu mesafe, üzerinde düşünüldüğü ölçüde dalınacak derinlikten ibarettir...Niyette kusur aranmaz. Eylem, kusurlarıyla da eylemdir, değerini niyetten alır.'
Bu, kozmik bir ahlaki ölçüttür. Eylemler niyetlere göredir. Bu kozmik ilkeden hareket edersek, yani Eroğlu'nun deyişiyle, 'doğruya sahip olur'sak, 'onu taşıyacak, yere düşürmeyecek, bozmayacak, bozdurmayacak bir hareket tarzına da sahip olmak zorunda'yız. Neden peki? Çünkü, 'doğru (Eroğlu'nun şairliğinden gelen ve düşüncelerinin, inançlarının sıhhatinden beslenen özelliğindendir ki, kelimeleri son derece 'doğru' ve titizce seçilmiştir, yerindedir), senin omurgan, direğin, elindeki asa iken (asa'ya da dikkatinizi çekerim. S.Y.) özgürlüğünü elinden alan, üstelik karşılığında bir şey vermeyen, ham hayal mesabesine iniyor.'
Salınımlar, Sufi Kitap'ın yedinci, Ebubekir Eroğlu'nun, onbeşinci kitabı. Şairin, denemelerinden oluşan altı kitabı daha yayımlanmıştı. Kelimeler Çınladıkça'yı okurken de benzeri bir salınım' yaşıyor(du) okur. Salınımlar, şairin ötedenberi yürüdüğü yola bıraktığı işaretlerin yeni bir derlemesi. Dört bölümden oluşuyor: 'İnce Ayar', 'Tekrarsız Salınımlar', 'Nedenlerin Davetinde', 'Bir Çıkış Daha'.
Kusursuz Niyet'le çıkılan yol, Heidegger'in Kıryolu'nda rastladığı ve okuduğu meşe'nin şarkısına benzer bir ezgiyle karşılaştırıyor bizi. Eroğlu, dil'in, varlığın evi olduğunu belki de bize en çok duyuran yazarlardandır.
Okudukça, haklısın şair diyor insan, önce, 'bir niyet uyanır, insan onunla yola çıkar, 'şahsi perspektif' gidiş esnasında varolur, genişler, zenginleşir, yoldaki ilerleyişe göre olgunlaşır. Olgunlaşmış bir bakış açısı, ona sahip olana ışık tutmakla kalmaz, başkaları için de yol gösterici niteliği vardır. Bu bakış açısının genel ve yaygın kanaatlerle çatışma halinde var olması şart değil; ötekilerden ayrıldığı öznel bir yan vardır zaten.' Bu 'öznel yan'a vurgu yapmanın tam sırası işte. Eroğlu, şiirinde de, düzyazısında da tembel okura, zihni klişe ve sloganın uçucu, kışkırtıcı, içeriksiz tadına alıştırılmış okura güç gelen bir 'gramer'in sahibidir. Bu konu sıçramasını sıradan bir çağrışım olarak algılayıp bağışlanacağımı umarım. Lakin, modern Türk şiirinin doğasını, dilini ve imge evrenini vukufiyetle açımlayan ve kendine özgü bir şiirsel evrene, bir gramere sahip olan Eroğlu, üzerinde yeterince konuşulmamış, sırları keşfedilmemiş, kuytularına sızılmamış bir sanatkardır. O'nun mütecessis ve 'halis niyet'li okurları var kuşkusuz ama, ben daha çok, edebiyat araştırıcılığını bir uğraş alanı olarak seçenleri kastediyorum. Oysa bir kültür, şairlerden ve bilgelerden ibarettir. Onların keşfi, insanın kendisini, toplumsal kültürünü keşfidir. Eroğlu'nun Berzah'ına girmekle, okur ve araştırıcı bir bakıma, kendi kişisel doğasının sınırlarını da taşma imkanlarını araştırmış olacaktır.
Bu anlamda Salınımlar, diğer denemeleri gibi, Şair'in keşfinde bir fırsattır.
Eroğlu, güncel ülke ve dünya sorunlarından ve olaylarından hareketle yazdıklarında da, daima soyutlamadan geri durmaz. Bu tutum, bir olgu veya dünyayı anlamada bir şair için hem kaçınılmaz hem en kullanışlı yol olmalıdır.
Salınımlar, aynı zamanda, Sezai Karakoç'un, Sütun'unu da çağrıştırıyor.
Karakoç'un şiirsel dünyası ve düşünüş biçimiyle Eroğlu'nun dünyası arasındaki benzerlikler şaşırtıcı olmamalı.
Kadınların annelik içgüdüsünü iptalinden, tırla çarpışan minübüste ölen öğrencilerden, kriz'den, Abant toplantılarından, Ab sürecinden, toplumsal şiddetten, neden söz ederse etsin Şair, daima, köke, kökene bağlı olmanın, bir yolda yürümenin, bir izi takib etmenin, gündelik, geçici uçucu olanın erinindeki imasının peşindedir ve daima soyutlayarak düşünür ve konuşur.
Şair, zaten bize, 'hakikat'in, daha önce görmediğimiz bir boyutunu işaret etmez mi?
Herkes bakar ama görmesini bilir mi? Burada bilgelere ve şairlere muhtaç değil miyiz?
'Mussolini Bize Uzak' yazısına bu yüzden şöyle girer: 'Geçen hafta öğrendim, Mussolini adının Musul'dan geliyor olması şaşırtıcı. Akşam haberlerini dinlerken, iki saat boyunca şiddeti solumaktan kaçmaya çalışır ama hep şiddeti düşünmek zorunda kalırken, Mussolini'yle tarihin derinliklerinde uçup gitmiş bir yakınlık mı bulacaktık bir de? Bu türden kan yakınlıklarına merakım hiç olmadı. Neyse ki Mussolini, o anlamda bize yakın değil. Soyadı, kökleri, bizim eski 'Bağdat vilayeti'ne dayandığı için, kendisi oralardan giden bir aile mensubu olduğu için verilmemiş. Geçen yüzyılarda Musul'da dokunan tekstil ürünleri İstanbul ve Balkanlarla hiç irtibat kurulmadan ihraç edilebiliyormuş. Muhtemelen Halep ve Şam üzerinden Avrupa'ya ihraç edilen kumaşlardan biri, 'Musullu' tesmiye olunuyor. (Bizde de Muslin denilen bir tür kumaş vardır.) 'Musullu', Avrupa'da yüksek tabakanın giyim için kullandığı bir tür kumaş...' Bu ilginç yazıyı, Eroğlu'nun su gibi akan, şiirsel ve bilgiyle, zekayla donanmış dilinden okurken, Salınımlar'ın, aslında Eroğlu'nun yıllardır söylediği büyük şiirinin bir yan cümlesi olarak görülmesi gerektiğini de düşündüm.
Her ölümlü, dünyaya bir sırrı söylemek üzre gelir.
Söyler ve gider. Eroğlu da, söylediği sırrı bize bu türden farklı yan cümleciklerle aktarmayı sürdürüyor.
Bize, 'duygu ile düşüncenin akraba' oluşunu anlatıyor, 'sistem'in, ise, 'düşüncenin var olmak ve gelişmek açısından, kendisini 'evinde' hissedeceği ortamın sağlayıcısı' olduğunu bildiriyor.
Tam da bu 'evinde hissetme'nin, bir özgürlük ve koruma/korunma sorunu olduğunu söylüyor.
Ne diyordu Heidegger, 'özgür olmak aslında korumak demektir.'
İnsanın ruhunu ve kendisine emanet edileni koruması.
Modern burjuva uygarlığı, insanı, 'özgür olanda etrafı çevrilmiş olarak kalmak'tan uzaklaştırdı.
Oysa insan, orada şairane oturuyordu. |