
İnci Aral'ın, 'Ruhumu Öpmeyi Unuttun'unu okurken zihnimde hep Wıttgenstein'ın 'ölüm yaşanılmaz' belirlemesi dolaşıp durdu.
Başkasının ölümü ise hele bu zaten bizim açımızdan sadece 'seyredilen' bir şeydir. Başkası ölmüştür, biz değil. Biz ise ölümü yaşamayız, ölürüz. Heidegger, 'sadece insan ölür, diğerleri telef olur' der. Ölümlü olan insandır. Ölümlü olan, arzda yaşayan ve gökle çevrili olan. İnsan ölümü, ölümle, ölüm içinde ölür, biçiminde bir belirlemesi daha var Heidegger'in. Bu da bize ölüme ilişkin söyleyeceğimiz her sözün bir spekülasyon olmaktan kurtulamayacağını söyler. Ölüme ilişkin anlamlı bir şey söyleyemeyiz çünkü biz ölmeyiz.
Peki başkasının (İnci Aral'ın anlattığı gibi, eşinin, sevgilisinin, annesinin) ölümü karşısında insan neler hisseder ve bunu anlatmak mümkün değil midir, bu nasıl anlatılır?
Daha doğrusu (yine İnci Aral'ın yaptığı gibi) bunu anlatmak ne anlama gelir?
Ölüm başkasınındır. O halde anlatanın öyküsü değildir bu. Peki insan başkasının öyküsünü anlatamaz mı? Anlatır ama bu, kendisi anlatıyor olsa da 'başkasının menkıbesi' olmaktan öteye gidemez. Hatta ölüme ilişkin 'yüksek' bir düşünce içeriyor olsa da, sonuçta o başkasının öyküsüdür. Öykü başkasının olunca, anlatılan, anlatanın dışında, başka bir yerde ve zamanda 'bulunan', 'olan' bir hikayeye dönüşür. Bu, özellikle ölüm söz konusu olduğunda böyledir.
Ruhumu Öpmeyi Unuttun, özellikle kanaviçe gibi bir öykü diline sahip olan Aral'ın son kitabı. Epsilon çağdaş Türk edebiyatı öykü dizisince yayımlanmış.
On öykü yer alıyor kitapta : 'Saman Kokusu', 'Siyah Lale', 'Pembe Kayışlı Saat', 'Beklemek', 'Ruhumu Öpmeyi Unuttun', 'Gelecek', 'Anatomi Dersi', 'Alın Yazısı', 'Baba', 'Gelin'. Kitap, Aral'ın 'sunu'suyla açılıyor. Wıttgenstein'ı doğrularcasına dikkatli bir cümle karşılıyor bizi: 'Bu kitaptaki öykü kişilerinin ortak noktaları, hayatlarının bir döneminde, ölümle ilgili olağandışı bir deneyim yaşamış olduklarına inanmalarıdır.' Evet bu bir inanç ya da sanıdır çünkü ölüm deneyimlenemez. Ölümü anlatma iddiasındaki bir metin daima 'başkasının menkıbesi'dir. Yani tarihtir bir bakıma. Tarihin gerçekdışı niteliği bu yazının sınırlarını aşar, öykü dilinin sınırlarını ise zorlar. Ama sözgelimi Heidegger'in anlattığı Kıryolu bir deneyimi öyküler. Orada düşünür yürümüştür, yürümektedir, yolun (patika) bir çığır olduğunu, o yolda kendisine varlık'ın sesinin açıldığını anlatmaktadır. İnci Aral'ın da böylesi bir duyarlığı olduğunu ikinci cümle ele verir : '...ölüm içimizdeki bir sınır çizgisidir ve o çizginin ötesindeki herşey soyutlamadır.' 'Soyutlama'dır çünkü, başkasına ait bir deneyimdir. Başkasına ait bir deneyim ise biçim açımızdan sadece bir öyküdür. Öykü olsun ne çıkar denebilir, şu çıkar: Başkasının öyküsü, bizim hiçbir surette tatmadığımız, yaşama imkanımız olmayan ve yalnızca 'anlatma' düzeyinde deneyimlediğimiz bir şeydir. Metinlerarasılık'tan çok söz eden ve örneğin inisiyatik gelenekten imgeler devşiren yazarlar için bu ya anakronik bir yere çıkar ya da palimsest history'de olduğu gibi Eco ve Rüşdi türünden postmodern bir yere savurur. Gerçeğin sınırsız biçimde deformasyonu mümkündür lakin bu tarihsel olana ilişkinse, başkasının menkıbesi zaten anlatılırken tarihsileşeceğinden, abartı ikiye katlanmış olur. İnci Aral, devamında şöyle der : 'Kimi zaman ölüm ve zamanla ilgili algılarımız gerçeklik boyutunu aşar. Bazen de yanılsama gerçeğin ta kendisidir.' Son cümleyi tersten okuduğumuzda, yanılsamanın gerçek olduğunu söylemiş oluruz. Gerçek(lik) yanılsama ise, yanılsama da gerçek(lik)tir ve bu çift kutuplu önerme bize, her şeyin bir 'kurgu', bir 'oyun' olabileceğini duyurur. 'Dünya yaşamı bir oyun, bir oyalanmadır...' biçimindeki ilahi haber'i doğrudan böyle okumak da mümkündür. Bütün bunlar, bu olup bitenler, bir oyundur, bir yanılsamadır, bir gerçeklik efektidir. Hiçbir şey kararında, sabit ve sürekli değildir. Bir gün oyun bitecektir. Oyun sürerken, tüm boyutlarını ve yönlerini kavradığımızı sandığımız yaşam bize bir 'oyun' edebilir ve sürpriz yapabilir. Gerçekte böyle olmaz mı, yaşamımız böylesi oyun ve sürprizlerden ibaret değil mi?
İnci Aral'ın ölüm öyküleri, kanımca hep bu düşüncenin yatağında devinip duruyor. Bu, yaşamın yüzeyindeki zarı delmeye çalışmaktır. Biliriz ki o perde aralandığında yeni bir perde o aralanınca yeni bir perde daha...bu böyle sürüp gidecektir. Ve biz hiçbir zaman ölümün de ötesinin de gizlerini kavrayamayacağız. Ölüm karşısındaki çaresizliğimiz, Ruhumu Öpmeyi Unuttun'da birbirinden ilginç öykülerle o kadar yoğun ve çarpıcı biçimde anlatılır ki, kitabı bitirdiğimizde kelimenin tam anlamıyla bir umarsızlığa savruluruz.
Evet evet Aral'ın dili ve kurduğu dünya umarsızlık harcıyla karılmış, umutsuzluk tuğlasıyla bina edilmiş, çaresizlik çatısıyla örtülmüştür. İyi öyküler, iyi romanlar hep örter. Araladığını, deştiğini, ayrıntılara sızdığını sandığımız metinler gerçekte, Wıttgenstein'ın dile ilişkin sözlerindeki gibi 'düşünceyi örter.' Gerçeklik sandığımızdan daha gizemli oldukça dil düşünceyi örtecektir. Bunun en güzelim örneklerini Bilge Karasu, Oğuz Atay ve Sevgi Soysal'da buluruz. Karasu'nun tüm öyküleri, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'deki birçok öyküsü ve Sevgi Soysal'ın tüm metinleri bize bunu söyler. Peki Aral'ın kitabındaki öyküler bize ne sağlıyor? Bunun bir yanıtı, 'hayal gücünün soyutlamayla kurmacaya dönüştüğüne ve gerçeğin görme ve algılama biçimimizi genişletme gücü olan sözcüklerle yeniden yaratılabileceğine' olan inancımızı pekiştirir, olabilir. Yazarın amacı budur ve ona ulaşmıştır. Bunu nereden mi çıkarıyorum? Benim, Ruhumu Öpmeyi Unuttun'dan deneyimim bunu söylüyor. Onu okudum ve gördüm ki, ölüm gibi belirsiz ve yaşanılamaz olanı anlattığında insan sadece kendi kurmaca ve düş gücünün, yani algı sınırlarının genişlemesinden söz edebiliyor. Okurun yazardan farkı yok, o da ölümü başkasının menkıbesi olarak okumaktan asla kurtulamıyor.
Ruhumu Öpmeyi Unuttun, olağanüstü çarpıcı bir öyküyle başlıyor, Saman kokusu.
Araba at arabasına değil okura çarpıyor adeta. Bu solukkesici öykü, zaten bizi yeterince ölüm sonrası kaosa sürükler. Diğer öykülere hazırlar. Ölünün geride bıraktığı kaos bir anlatıcı için tehlikeli ve riskli bir 'malzeme'dir daima. Riskli olduğu kadar çekici ve şehvetlidir de. Kötü bir kalemin ucundan pornografiye bile dönüşebilir. Ölüsevicilik'e kadar çıkabilir.
İnci Aral'ın kısa, kesik ve billur cümleleri zaman zaman genişliyor, kabarıyor, büyüyor ve uzuyor, kendi içine doğru kılcallaşarak çoğalıyor.
Ruhumu Öpmeyi Unuttun, yazarın diğer kitapları açısından bakıldığında bir 'aşama'yı da işaretliyor. Belirsizliği ifade eden cümleleriyle bitirmek istiyorum : '...Öyle bir yer, insanın ve her şeyin düşük yoğunlukla dünyadan korunduğu bir yer vardı kesinlikle, olmalıydı. Zamanın içine sıkışmış olduğumuza inanmak büyük bir yanılgıydı. Evren öylesine büyük ve gizemliydi ki, herşey gibi hayat ve ölüm de bilmediğimiz sınırların ötesine geçiyordu bazen...' |