
Nuriye Akman'ın Nefes'i alıp eve getirdiğimde, öteden beri yapageldiğim gibi bir solukta okuyabilirim sanmıştım. Ama beni yanılttı. Birkaç solukta ancak kapağını kapatabildim. Nefes için sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Romanı sevdim. Öncelikle 'dil'ini sevdim. Tırnağa alıyorum çünkü dil'i, sözcüklerden oluşan, cümlelerden çatılmış bir harfler öbeği olarak değil, çok daha kapsamlı bir biçimde kullandığım için. Romanda eleştirmek istediğim ilk şey, arkakapaktaki yorumlar. Bunlar okuru etkiliyor. Bundan uzak durmalı diye düşünürüm. İmdi, meseleye girecek olursak, bizi ilk olarak Nefes'in nefesini zorlayan bir boyut çıkıyor karşımıza: Romana konu edilen 'malzeme' o denli geniş ve zengin ki, doğrusu en az üç nefeste söylenmesi gerekenin bir soluğa sıkıştırılmış olduğu izlenimini veriyor. Bu, tabi bir tercih sorunu. Doğrusunu isterseniz beni fazla etkilemedi. Yani Nefes'i sevmemi engellemedi. Nefes bir sufi romanı mı? Hem evet hem hayır. Bir yakın tarih romanı mı? Hem evet hem hayır. Bir deneysel roman mı? Yine hem evet hem hayır. Romana ilişkin sorulacak olanların çoğunun cevabı sanırım böyle olacak. Yani benim açımdan. Bu belirsizliği yazarın özellikle amaçlamış olduğunu sanıyorum. Bundan emin değilim ama, bana öyle geliyor ki, yazarın aşırı biçimde duyarlı olduğu bir şey, bir veya birkaç sözcükle tanımlanmak. Ama Nefes'e, inisiyatik bir roman dememizde sanırım bir sakınca yok. Klasik (Elif Şafak akılcı diyor buna) romanın, hatta Yeni Roman'ın özelliklerini bulamıyoruz. Belki seksenlerde bireysel perspektifin kırıldığı, Latin Amerika'da en gürbüz örneklerine tanık olduğumuz anlatılara daha yakın duruyor. Kitabın kimi bölümlerinde anlatı bir deneme hatta makaleye dönüşmüyor da değil, ama, bu da metnin fevkalade zengin anlatımı içerisinde tolere edilebiliyor. Roman bir ön açıklamayla, bir bakıma mottoyla açılıyor: 'Bir sabah "Nefes" kelimesiyle uyandım. Bu söz, aklımı "yakınlaşma-uzaklaşma", "kapanma-açılma" çağrısıyla yokluyordu. Birkaç gün, "Nefes, nefes" diye dolaştım. Sonra birden anladım. Nefes, benden anlatılmayı bekliyordu. Romanımı bu "geliş-gidiş"lerin ritmiyle yazmayı denedim. Ve bu "iniş-çıkış"ların. Öyle de okunsun isterim.' Görüldüğü üzere, yazıcı, anlatısının kalkış yerini ve bir bakıma doğasını da açıkça söylüyor. Son cümle de okura dönük bir yönlendirme içeriyor. Ona da bir çekince koymalıyım. Ama roman, bir gidiş geliş, bir yakınlaşıp uzaklaşma bir iniş çıkış ritmiyle ilerliyor. Yazarın annesine ithaf ettiği öykü, Sebuha'yla başlıyor. İlk cümle, bize son cümleyi haber veriyor: 'Bir erkeğin ilk nefesi, bir kadının son nefesini uğurluyor.' Yazar, ilk söylediğiyle son söyleyeceğini ele verir. Demek ki, anlatı nefeslerin sırlarıyla ilgileniyor. Araya bir kara kedi (siyah) girip girip çıkıyor. Anlıyoruz ki, o da bizi rahat bırakmayacak ve iki paralel öykü, bir koşut kurguyla sürüp gidecek. Yazarın, dilindeki inceliğe ve zenginliğe özellikle dikkat çekmeliyim. Yani çeşitli yerel veya arkaik dillerden (hangileri yok ki, Hititçe, Sümerce, Frigce, Truva dili, Eskimoca, Kanada Kızılderili dili, Ogurca, Moğolca, Etrüksçe, Çuvaşça, Göktürkçe, Hawaii dili vs.) devşirdikleri de buna dahil ama, esas itibariyle, türkçenin zengin bir kullanımı söz konusu Nefes'te. Ve birer birer kişilikler arz-ı endam ediyor: Tabende, Sırrı, Gaffar, Hannane, Jon, Dursun Cabir vs vs... Adlar asla tesadüf değil. Meslekler hiçbir zaman sıradan seçilmemiş.
Nefes, geleneksel imgelerle dolu, mesellerden, Şark'ın hikemi kaynaklarından, kutsal metinlerden, kıssalardan, Hz. Mevlana'dan, İbn Arabi'den, Bediüzzaman'dan, kadim geleneklerden devşirilmiş ve bir adaptasyon veya montajla (kurgu) örülmüş. Ne ki Türkiye'nin en netameli ve diri sorunlarına da gönderme yapan, hatta onlara ilişkin kimi yorum ve yargılarda bulunan ara metinler ve bölümlerle de karılmış. Yazarın özellikle hikemi temaları aktarırken dilinde son derece güzel bir incelme ve derinleşme gözleniyor: 'Sırrı'yı bir zeytin ağacının (ağaca dikkatinizi çekerim) altında bulmuştu. Yazdı. Kucağında bebekle dönünce farketti ilk; ıssızlığı, yoksulluğu, kavurucu sıcakları onun için dayanılır kılan ne çok yeşil vardı köyünde. (...) Oğlan, zeytin ile incir arasında sere serpe sallandı. (...) Kalbi, o kanadığı sürece Sırrı için incir ile zeytinden murat aradı.' Bu, üzerlerine and içilen kutsal meyveler, bu kırk gün kırk geceler, arada, 1960 yılının 27 Mayısına gönderme yapılsa da, kürt sorununa arada atıflarda bulunulsa da, en aktüel sorunlara değinilse de, bu tüm kutsal imgeler, bence Nefes'in varlık nedeni olmaktan çıkmıyorlar. Bir film, öykü veya heykelin, bir bakıma malzemeyi ayıklama, kimi gereksiz verileri dıştalama olduğu söylenir. Buna ilke olarak katılırım ama, benim için belirleyici bir ilke değildir. Yani, yazarın uygun gördüğü bir veriyi, bir okur veya eleştiricinin uygunsuz bulması mümkündür. Ama bu, yazarı bağlamamalıdır. Sonuçta 'edebi ürün' dediğimiz şey, öncelikle bir dilsel evren olduğundan, bir öykü veya romanın öncelikle diline bakılmalıdır. Ki bu Nefes'i sevmemi gerektiren en değerli özellik olmuştur. Metinde ölü yıkanmasına (gassalın elindeki meyyit metaforu gibi daha bir çok sufiyane gönderme bir yana) doğuma, çeşitli çiçeklere, meyvelere, ağaçlara vs ilişkin inanılmaz bir malzeme bolluğuyla karşılaşıyoruz. Sonra dilin doğasına yapılan kimi yolculuklar...Özellikle tabiat taklidi seslerin cirit attığı bir bölüm var ki, romanda beni en çok etkileyen bölüm burası olmuştur. Yanımızda yöremizde uçuşan kimi anlamsız seslere doğru yazarın yaptığı bu dalış, bence dilin bir boyutuna yapılan bir odaklanmadır. Sonra renkler...sözgelimi şu cümleler: 'Nefes, kışın ağzından çıktığında buharını gördüğü şeffaf beyaz şey değildi her zaman. Sevindiğinde ayva sarısı soluyordu. Masmavi üfürüyordu ıslığını. Canı sıkıldığında mor mor oflayıp pufluyordu. Toprağın kokusu pembeydi. Yağmurda yeşil çıkıyordu ağzından.' Bu renk sembolizmi, ara ara karşılıyor bizi romanda. Adların anlamları da yazarı anlatının kurgusal doğası bakımından ilgilendiriyor: Hannane bunun en abartılı örneği. Sırrı'nın sırrı, bize Sırru'l-Esrar'ı çağrıştırıyor, Gaffar, metinde geçen bir çok sözcük gibi Tanrı'nın güzel isimlerinden. Nuriye Akman'ın romanının dilsel yapısını en iyi sanırım şu ifadeleri özetliyor: 'tekrar kalktığında, çimlere yapışan kırağı taneleri gibi, manalarını kavrayamadığı binbir sesin büyüsü olurdu üzerinde. Onları çok sevdi, eğip büktü, katlayıp açtı, kendi sesiyle yoğurdu, yepyeni sözler doğurdu.' Ama arada rastladığımız şu cümle de, romanın bir başka niteliğini ele veriyor gibidir: 'Çocuk anlam peşinde değildi zaten. Kelimeler oyuncaklarıydı.' Dilden anlamı tümüyle kovmayı amaç edinenler (İlhan Berk'in sözgelimi ezeli dertlerinden biridir bu) arasına girer mi Akman bilemiyorum ama, zaman zaman bunu yapmaya çalıştığı da söylenebilir. Siyah kedi bir ara öykü olarak bizi metin boyunca izlerken, zaman zaman ana metinle senkronize oluyor kimi zamansa çok uzaklara savruluyor. Nefes'te şu cümleleri okuduğumda Wittgenstein'ın, 'şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur' yargısı çağrıştı: 'Okumalarında onu en fazla lisanın bir şeyi anlatma kudretinin çok sınırlı oluşu dehşete düşürürdü. Zihinde akıp giden bir oluşu anlatmaya kalkınca, o oluş hemen duruyor, adeta eşyalaşıp susuyordu.' Bu, bir şeyin dik atlamalarla doruğa çıktığında hemen somutlaşma şartına maruz kalmasıyla ilgili sanırım. Çünkü en görünür şeyler en gizemli olanlardır aslında. Romanda yazarın getirip getirip önümüze koyduğu bir başka sorun, nur-zulmet paradoksuyla ilgili olanıdır. 'Madem ki gördüğü herşey (bu örneğin, metnin denemeleştiği bölümlerden biri) O'nun bir görünme biçimi, neden O'na ulaşmak için, tersine o görüntülerden uzaklaşmak gerekiyordu?' Yazarın safça sorduğu bu soru, aslında nur-zulmet paradoksuyla açıklanmış olan bir sorundur. Ama yine de sorun kurma biçimi bakımından dikkate değerdir. Tanrı, Zahir olduğu için Batındır, Batın olduğu için de Zahirdir. Tanrı nurdur, varlık zulmettir. Nurla zulmet arasındaki paradokstur işte varlığa ilişkin bize böylesi soruları sordurtan. Devam edelim: 'Neden yaratılan herşey, Yaratan'ı örten bir perde oluyordu?' Hemen İbn Arabi'ye başvuralım: Yaratılmış olan eğer perde olmasaydı Yaratan'ın bizatihi kendisi olurdu. Tekrar yazara dönelim: 'İnsan sadece dıştan bakıyordu eşyaya, onun için mi? Ama içine giremiyordu ki. Çokluk, hiçbir zaman birlik oluşunu açığa vurmuyordu. Aralayıp içeri girsen, perde kapanıyordu. Birliği kavradığın an, herşey yeniden bölünmeye başlıyordu. Neden hem bu tutkulu davet yapılıyor, hem de icabet edildiğinde davet sahibi ortadan kayboluyordu?' Tüm bu sorular, İslam esoterizminin sorduğu ve cevapladığı sorulardır. Bu yüzden İbn Arabi, 'hayret içerisindeyken sahilsiz bir umman gördüm, ummansız bir sahil gördüm' der. Kıyısız deniz batındır, denizsiz kıyı zahirdir. Varlık, Allah'ın sonsuz varlığının taşmasıdır. Eğer O'nun nurundan bir zerresi kainata dolaysız düşseydi, bir anda herşeyi yakıp yokederdi. Musa'ya, ihtiyacıyla göründü ve dağı paramparça etti: Ateş biçiminde. Nuriye Akman'ın Nefes'i, geleneğin çoğu gizlerini aktarmaya yetiyor. Ama, gelenek bundan ibaret değil kuşkusuz. Romanda yolunda gitmeyen birçok husus var ama, bunlar, Nefes'i gölgelemeye yetmiyor. |