
Saatler/Geyikler'den beş yıl sonra (arada toplu şiirler Anemon'u saymazsak) Lale Müldür bizi o güzelim şiirsel haberlerinden yoksun bırakmaktan vaz geçti ve yapacağını yaptı.
Adı: Utra-Zone'da Ultrason. Soyadı : kız kız kızıl kızılderili'şiirler...
Lale sarıdır ama onda kızılkan, kızıl toprak ve kızılderi vardır.
Adama(h), kırmızı toprak demektir. Hayır hayır ilk insanın Kızılderili olduğunu savlamayacağım, ama, o daima haksızlığa düçar olanlar adına, tek başına bir vicdan ve erdem ordusunun komutanı olarak o kutsal/şiirsel savaşımını sürdürmektedir.
Ultra-zone, benim için sürpriz olmadı, nitekim kitabı imzalarken yaptığı tefeü'ülden çıkan dizeler de sürpriz değildi : 'kırmızı bir şey var elinde/saygın bir yüzün var önce/sonra karmakarışık ilişkiler...' Okudu ve kahkaha attı. Ben donup kaldım, sonra kahkahasına eşlik ettim. Öyledir, tefe'ül yanılmaz, gizemin bir anda yüzünü gösterip yitmesidir. Lale Müldür'ün şiirinden, her sözcük bir imge taşır ve bu yüzden onun şiirleri dinlenil(e)mez, okunur. Seslendirilemez, hele hele görüntülemez! Zira, kendisinin de dediği gibi (Baudelaire de der, Valery de...) şiir gözle okunmalı ve akıl onu düşünmelidir. Zira, şiirsel duygu, ancak kelimelerin arasındaki o uzamda belirir.
Ultra-zone'da Ultrason, Müldür şiirinde bir aşamanın da adı ve tanığıdır. Beynine uğrayan uyarı meleğinin kendisine fısıldadığı korkunç sırları bünyesinde taşır.
Kitap, adını verdiği bölümden sonra, Varoşların Lady'si, Platinium İkizi, Olan Ve Yok Olan Gizem, Afazi, Post-Mortem, Aşk-ı Nihilist ve nihayet Yağmur Şiirlerinden oluşur.
Bu sekiz menzilde Müldür, farklı bir varoluş gizi anlatır bize. Menzil, insanın Varedici'ye gittiği, Yaratıcı'nın insana indiği yerdir, bu geliş-gidiş'te bir yarıyol karşılaşması gerçekleşir ki adına menzil tabir edilir. Menzil uğraktır ve sır odasıdır. Şairler değil midir ki insanlarla, ama giz koruyucu olanlarla sır teatisi edebilen, bunun ödevlenmiş insanlardır...Şairle şaman, şairle aziz, şairle deli ve şairle meczup, (çoğaltabilirsiniz şairle canki, şairle pena, şairle çılgın, şairle anarşist, nihilist, muhalif, cesur, yürekli, gerçekçi olup imkansızı isteyen, dünyayı bir pula satan, gaybın araştırıcısı olan, iç gözle bakan, içgörüleriyle gören ve her kezinde farklı bir dille konuşan, kuş dilini bilen vs vs vs) akrabadır, kardeş ruhlardır. Bu kardeşlik bir bakıma şair için ruh göçü de demektir. Şair paratonerdir, belalar üzerine dağ gibi gelir ama onları o kalem tutan, kocaman, muazzam eliyle havada bir topaç gibi yakalar ve geri fırlatır. Bela insanlık adına ona çarpar, yıldırım ona iner. Alır ve onu eritir, yok eder, toprağın, bedensel doğamızın kökenine doğru yayar. Şair her şeyi yeniden düşünen, yeniden kurandır. Lale Müldür'ün şiirleri bunun kanıtıdır. Bu kanıtlar eski tabirle birer 'kaziyye'ye dönüşmektedir onun kaleminde.
Lale Müldür'ün Ultra-Zone'nu okurken hep o bir şamanı, bir azizeyi, bir Meryem sırdaşını, bir uzaylıyı, bir bir...'i andıran çehresini (saçlarını, gözlerini, uzun pileli eteklerini, siyah şallarını, insanın ruhuna doğru bakan gözlerini) düşündüm, gördüm. Evet evet bu bir Kızılderili şiiri aynı zamanda. Mavi bir şey bu...Burada sınır yok, sonsuz ihtimal var...Sanki Wıttgenstein Müldür'ün şiirini okuyunca söylemiş gibidir bu değiniyi : 'Nedensel bakış biçiminin baştan çıkarıcılığı, kişiyi, 'tabi ya-bu böyle olup bitmiş olmalı' demeye götürmesindendir. Oysa kişi şöyle düşünebilmeliydi : 'bu, böyle ve başka birçok farklı biçimde de olup bitebilmeliydi.' Hakiki şiir bu değil midir? Bize, 'aa! Böyle de olur muymuş, demek ki böyle de olurmuş!' dedirtendir. Bu yüzden belki de Kızılderililer 'sahte bitkilerin önünde' görünür şaire. Kadın çok alıcı, can damarından yakalayıcı'dır...Kadın o değil midir zaten? Can alan, can veren değil midir? 'Kadın şair' ibaresi bu yüzden gereksiz anlamsız değil midir? Kadın zaten can, canan, can bağışlayan değil midir? Evren dişil değil midir? Kadın eğe veya kemik ya da eğe kemiği de olsa, ondan boşalan yere arzu doldurulmuş olsa da, Hakk'ın en dolaysız tecellisi kadında değil midir? Zaman dişil değil midir? Kosmoz anne değil midir? Adamı tarif ederken de Müldür Wıttgenstein'ı doğrular : 'Tam patlamadan önceki hali gibi' Bu cinsel patlama da olabilir volkanik patlama da Bağdat'ta Qutb-ı Azam Geylani'nin türbesinin yakınlarındaki bir evde çocukların üzerine düşen USA patentli bir bombanın patlaması da...Lale Müldür'ün özgünlüğü ve cesaretidir bu. 'Muhteşem bir kedi-fare oyunu'nun deşifre edicisidir o zira. Varoş'a uzaylı diyen tek Türk(iyeli)şair Müldür'dür. Varoş da bu yüzden Müldür'ü varoş sanmaktadır ama diğerleri ona uzaylı demektedir. Şair uzaylı değil de nedir? Uzaylının biricikliğini ancak Müldür bu denli yalın ifade edebilir: 'Ben galiba senden ayrılmayacağım/Çünkü sen her halimi kabul ediyorsun.'
Kendisini çok sevmediğini bile bile, kendisiyle oynandığını fark ede fark ede, farelerle oynayan bir kedi olduğunu göre göre aşkın 'çok uzakta olduğunu bundan' ayırt edebilen bir şair olarak Lale Müldür, bize yepyeni bir tarif de verir : 'Aşk aynı anda aynı şeyi düşünebilmektir.'
Aşk, iştiyaktır. Parça bütüne kavuşmak ister. Bütün kendi parçasına vasıl olmayı diler. Buna romantik mitolojinin saçmalığı diyenler de bunu yaşamaktan kurtulamaz. Adlandırmak önemlidir ama, Müldür'ün dizeleri okundukça bir meta-felsefenin fırdolayı atmosferine girilir ve 'aşkın büyülü bir kaptan su içmek' olduğu görülür. Niçin yüreklerimizin paçavrasının çıktığı anlaşılır: Korkarız bundan, büyülü kaptan su içmekten. Bunu söyleyecek cesaretimiz yoktur. Bunu ancak Nükhet Duru'ya 'karışık diva' diye seslenen bir şair itiraf edebilir.
Şiir şuurla da akrabadır. Şuur, bulanık bir alandır. Bu gizdendir ki, 'biz sana şiir öğretmedik' denilmiştir. Çünkü orası, şuurun üstünde, bulanıklığın olmadığı bir dildir. Orada dil, mülklerin en tehlikelisi değildir. Oradan inince tekin olmayan bir alana geçilir. Burası erkekler dünyasıdır. 'O yüzden kadınlar şimdi atakta'dır, Müldür , şöyle bağırır : 'Kadınlar şimdi atakta, atakta, atakta...' Bu çok çağrışımlı, şıkır şıkır, muazzam bir gerçeği söyleyen dize, içinde afazi bulunan bir beynin sesidir: Afazi şiire yol açan bir hastalık'tır. Şiir eğer İbn Arabi'nin dediği gibi Venüs'ten, aşk gezegeninden, Yusuf peygamberin ikamet ettiği yerden iniyorsa, afazi, Venüs'ün beyindeki üssüdür. O üs bir faninin beynine kurulmuşsa, kelimeleri kurucu bir sanatın ağırlığını yüklenmiştir. Şair bu yüzden beyninin Türkçe bölümü yok olunca suçlanmaktan kurtulamaz. Oysa Türkçenin sırlarını bize ancak o öğretebilir. 'Yarabbi sabır!' deyişine şaşmamalı, şiir sabır ister, sabır şiirle öğrenilir. Gerçek şiirin olduğu yerde okula, öğretmene, dersliklere gerek kalmaz. Pasolini'nin önerisi şöyledir: Televizyon ve ilk-orta öğretim tümüyle yürürlükten kaldırılmalı! İnsana aylak saatler olarak sinema yeter!
Bunun Müldürceye çevirisi şöyle yapılabilir: 'Şiirin yazıldığı ve okunduğu yerde Pasolini'ye gerek yoktur. Afazi'li beyinler şiir için Türkçeye yeter. Bunun için de ancak 'çocukluğu bir sene süren' bir şare ihtiyaç vardır. Bu durumda psikanalize de gereksinim duyulmaz. Şair yapısöküme uğratır her şeyi. Düşünürlerin yapıbozamadığı 'iktidar' ve 'adalet' olgusunu da şair deşifre edebilir ancak. Onlar kökene inmedikçe rahat etmez. İlkörneğe, kökenörneğe, kadim ve nihayet ezeli olana doğru sızmaktır onların kaderi. Bu yazgıyı en güzel şu dizeler anlatır :
'Ey halklar! Biliyor musunuz ki ben
uzun zamandır tahta kaşıkla
yemek yiyorum. Metalden daha
iyi geliyor. Ahmet bana dedi ki
T.S.Eliot da yerde bir sinide
tahta kaşıklarla yermiş yemeğini,
Ey Halklar! Biliyor musunuz ben
uzun zamandır tahta kaşıkla...'
T.S. Eliot'ın yer sofrasında tahta kaşıkla yemek yemesine şaşılmaz zira (her ne kadar Pound şiirlerini tashih hatta redakte etmiş olsa da) 'zamanın ebediyetle kesiştiği anlamak azize vergidir' diyen odur. Times nehri kuruyunca yazmıştır Çorak Ülke'yi ama, çoraklıktan ne kastettiği malumdur. Modern insanın yaşamının nasıl bir çöle dönüştüğünün resmini en doğru o görmüştür. Bunu Ahmet'in bilmesine de şaşılmaz Müldür'ün anlatmasına da. Şairler bize doğruyu söyler, yaşamın bir yalan olduğunu en iyi onlar bilir çünkü.
Yüreği lime lime eden alzheimer'lı anne'nin 'elinde bir altın tuttuğunu' onlar görebilir. Anneyi kim Alzheimer yapmıştır bilir ama bunu ona söyleyemezler. Sadece üzgün olduklarını ifade ederler. Çünkü 'izin yok'tur, her şeyi söylemeye izin yoktur. İbn Arabi, sır, henüz verilmemiş olandır, der. Sır bu yüzden paylaşılamaz. Verildiğinde sır olmaktan çıkar, Sırru'l-Esrar'la şair arasındaki sırdır şiir.
Sonra 'parmağımızı buruyoruz ilk önce/sanki bir gül beliriyor orada' derken de bunu ima eder şair?
Müldür'ün Önüne Bakıyorsun Önce'si, şu dizeleriyle birlikte okunsa sezadır : 'Bazen bir şey görünür gibi oluyor/bazen bir şey görünmüyor/bazen bir şey görünür gibi oluyor/bazen bir şey görünmüyor/bazen bir şey görünür gibi oluyor/bazen bir şey görünmüyor'
Kitabı imzalarken yazdığı dizeleri de...Evet hepimizin (çoğumuzun daha doğru) saygın bir yüzü vardır önce/sonra karmakarışık ilişkiler...' Böyle olmasaydı, bu kaosu düzenlemek için külli imkanın yansıması olan mürekkep kağıda inmezdi. Yazı yansımadır, nasılsa o haliyle ve biçimiyle, zuhurun tek imkanına denktir ve kalem tarafından sonsuz şekilde farklı varoluş imkanlarına dönüşür. Schuon'dan öğreniyoruz: Külli imkan olarak mürekkep sırların tümüdür. Aynı şekilde harflerin üstün anlamı da noktadır. Harfler ancak Varlık'a bağlı olarak anlaşılabilir. İbn Abbas der ki : Kalem yarıldı ve kalkış gününe değin ondan mürekkep akar. Kalem varolunca, ona buyrulmuştur: Yaz! O, 'ne yazayım?' diye sormuştur. Ona, 'kalkış gününe değin olacakları yaz! Öğrettiklerimi yaz! İlmimden bağışladıklarımı yaz. Sırları yaz!'buyrulmuştur. Bu yüzden kalem sırların en büyüğünü yazmıştır ilkin: 'Rahmetim gazabımı geçti.'
Bunu Lale Müldür şöyle anlatmış da olabilir: 'Ağlıyor hüngür hüngür yağmur gibi/Ağlamak en güzel şey yağmur gibi...'
Rahmet inendir, üstün alemlerden aşağı alemlerin en aşağısına doğru...'Demir'i indirdik' denilmiştir. O da rahmettir. İnen şeyin bağlılığı yeni, biatı tazedir. Bu yüzden yağmurda ıslanmak isteriz. Su da hayatın kaynağıdır, Nazan Öncel, 'ne güneşte uzandık yan yana/ne yağmurda ıslandık...' diye hayıflanırken bu sırrın gölgesindedir.
Kimileri kalkıp, 'ne aşkı ya, hangi aşk?/ Aşk olsaydı onunla benim aramda olurdu/Var mı peki?' diye sorabilir. Bunu Müldür şöyle yanıtlar : 'Var ya göklerdeki!'
Buradaki ironi sizi yanıltmasın. Doruğa sıçrandığında ironi çatısı çıkar karşınıza. Sonra o da yıkılır, kule yükselir. Oradan ancak şöyle seslenilebilir: 'Sen mavi bir şeysin/O mavi bir şey...'
Ultra-zone'da Ultrason, savaşın kara günlerinin de tanıklığını yapmaktadır. Irak savaşı başlar, dünya savaşı mıdır bu? Amerika'nın dünya imparatoru olduğunu kim söylüyor. Irak, İran, Türkiye, sonra bilmem kim...Bush dünya prensi olmak istiyor...Bütün bunları anlatır Müldür. Sonunda şöyle der: 'Ama bir şeyi unutmamak lazım/Savaşan melekler de var.'
Şair bunu söylemek için konuşmaktadır. Kalem bu gerçeği söylemek için yarılmış ucundan sürekli gözyaşı dökmektedir.
Ultra-zone'da bir 'çılgın akşam'ın tanığı olan şiire sözü getirmek istiyorum, böylece narsisizmimi de biraz olsun dindirebileceğim. Lale ile, dünyanın merkezi ve en güzel kenti olan İstanbul'un en güzel manzarasına bakan odasında geçirdiğimiz bir gece sohbetinden sonra yazdığı dizeler bunlar :
'Size gelirken aklımda birçok şey vardı' dedi Sadık
size gelince hepsi yok oldu.
Çok hızlı girdik konuşmaya
Benim dansım, Bektaş'ın suskusu,
Senin çılgın zekan Maria'nin korkusu
Şiirde her şey doğru demek değildir dedim
Kedi dinledi dinledi dinledi ve onayladı
Lale görür dedi Sadık
Görünmez bir gökten görür gibi
Sonra soyut bir tiyatro başladı aramızda
Ve çılgınlar gibi dönüştük durduk bütün bir akşam boyunca.' |