
Yeni bir yayınevi ve bir ilk 'roman': Romanevi ve Kirpi. Özellikle tırnağa alıyorum zira, romandan ziyade 'anlatı' aslında. Öykü, hikaye, menkıbe, hatta 'efsane', masal da denebilir Kirpi'ye. Gerçeğin ta kendisi, gerçekten daha gerçek de denebilir.
Mehmet Candan, bize, kıyısız denizin 'iyilik'ini seksen sayfada, oniki parantez/bahir arasında muazzam bir yoğunluk ve samimiyetle, neredeyse kusursuz biçimde anlatabiliyor.
Hep denir ya aslında tek 'hikaye' vardı(r)...Ama bugün artık o 'meta-hikaye' çekilmiştir, herkes o büyük/muazzam hikaye içerisinde bir cüz oluşturan kendi kişisel menkıbesini anlatmaktadır.
Kirpi, İbn Arabi-Niyazi-i Mısri-Derrida-Wıttgenstein gibi, 'Doğu'lu-Batı'lı bilge-düşünürlerin ağız birliği ederek haykırdıkları, 'bu aşk bir bahr-i ummandır/ona hadd ü kenar olmaz' hakikatinin çevresinde, içinde, üstünde altında dolaşan bir anlatı...Roman, 'kıyı yoksa deniz iyidir'le açılıyor ve sizi bizim şiirimizin belki de en 'büyük' şairi, Niyazi-i Mısri'nin nefeslerinden bir dize karşılıyor : 'Bir kimse senin olmadı/hiç ra'zına mahrem'...Doğrudur, İbn Arabi,'den öğreniyoruz ki, sır, aslında deşifre edilemeyendir. Hatta, Şeyh-i Ekber, sırrın, 'henüz verilmemiş olan' olduğunu söyler. Deşifre edilemezliği bir yana, paylaşılmağa kalkışıldığında da dil sorunuyla karşılaşır sır sahibi. Bilgeler için sır hafızı da denebilir. Onlar, Hakk'a bakan yönleriyle sırru'l-esrar'la tutuklu, halka bakan yönleriyle sırr'ın esiridirler. Sır, konuk olduğu kalbi esir eder. Sır ile esirin bir arada zikri belki de bundandır.
Wıttgenstein, Yan Değiniler'de şöyle der : 'Nedensel bakış biçiminin baştan çıkarıcılığı, kişiyi, 'tabi ya-bu böyle olup bitmiş olmalı' demeye götürmesindendir. Oysa kişi şöyle düşünebilmeliydi : 'bu, böyle ve başka birçok farklı biçimde de olup bitebilmeliydi.'
Bu da kader'in sırrıdır. İşte Kirpi bize, herşeyin birçok farklı biçimde olup bitebileceğine, hatta bitebildiğine ilişkin köktenci bir şey söylüyor: Durum sandığımız gibi değil! Yine İbn Arabi'den ve Kirpi'den öğreniyoruz ki, 'itikad, saf yalınlığı içerisinde bile, bir tür bağlamak, kayıt altına almak, sınırlamaktır.' Oysa, varoluş nasıl sınırlanabilir? İlahi hakikat sınıra sığar mı?Allah, itikad sahibinin itikadındaki sınırlara sığar mı? Kirpi, bize, kıyısız denizden söz ederken bu 'gerçeğin' sahilinden yola çıkar. O bahr'e dalar (ki bahir iki anlamda da düşünülebilir), o muazzam paranteze girer (paranteze alınmışız ve paranteze alıyoruz) oradan bizi bir taşın içinden geçirerek, bir incinin sadefini kırıp pırlantanın, o kristalin içinde kırarak çıkarıp, durumun sandığımız gibi-kadar olmadığını söyler.
Akılcı, modern, post-modern bir roman değil Kirpi. Bir anlatı işte. Bir sahici menkıbe.
Mehmet Candan, inanılmaz bir İbn Arabi-Derrida-Wıttgenstein uzmanı, bir hayat yorgunu, bir derviş, bir tekke kaçkını, bir firar düşkünü.
Kirpi'yi bir firar girişimi olarak da okumak mümkün.
Bilgisayar başında, saatler süren bir çet'leşmenin tanığı olan bu hikayenin böylesi bir 'iletişim' ortamında kurulmuş olması, 'ironik' boyutunu yeterince vurguluyor aslında.
Sizin bir 'Tanrı kompleksi'yle kurduğunuz o büyük, mutantan, gösterişli hikayelerden daha sahici ve derinliklisini ben sizin o gayr-i sahih iletişim ortamınızda böyle kurgularım işte' diyen bir hikaye Kirpi.
Bu Kirpi, Derrida'nın kirpisi değil gerçi ama Attila İlhan'ın zenciler için söylediğini buraya taşırsak, 'kirpiler -her ne kadar- birbirine benzemez'se de, her şey bir şeyin imajı olduğundan, Kirpi aslında, Wıttgenstein'ın dediği gibi, 'yaşamın üzerinde, beygir üstündeki kötü binici gibi oturan ve hemen şimdi yere çalınmayı da atın iyi huyluluğuna borçlu olan' acemi biniciyi simgeliyor denebilir. Veya firardan başka çaresi olmayanları...'Şiir Nedir?'deki Kirpi neyi imliyorsa, Mehmet Candan'ın Kirpi'si, benzer bir çaresizliği, bir yalnızlığı, bir kuşatılmışlığı, bir dikenli durumu, bir umarsızlığı, bir bir....'i ima ediyor.
Candan'n dili olağanüstü çağrışımlı, zengin, yalın, karışık, sözlüğün sınırları geniş, kısa, kesik, uzun, kılcallaşan bir dil. Kıyı yoksa deniz iyidir, evet, böyledir: dil yoksa, anlatı iyidir...bu da böyledir (belki). Candan'ın Kirpi'sini okudukça hiçbir şeyden emin olmadığımızı anlıyoruz bu yetmez mi? Bir anlatı bize bunu duyursa yetmez mi?
Kirpi, 'kendi hikayesin söyleyen' bir anlatı. Bütün anlatılar böyle değil midir?
'Madam Bovary benim' diyen de bunu söylüyor. Neyi, kimi, nereyi, ne zamanı anlatırsak anlatalım, hep o muazzam hikaye'nin bir boyutunu anlatıyoruz. O büyük, bitmek bilmeyen cümlenin bir noktası, bir harfi, bir sesi değil miyiz? Akılcı romanın ölümünü Marquez haber vermişti. Ondan önce Joyce ve ardılları aklın sınırlayıcı niteliğiyle bizatihi kendi düşmanı olduğunu anlatan romanlar yazmıştı lakin Marquez, romanda bireysel perspektifi tümüyle kırdı...Bizde bu süreçten sonra hala akılcı romanlar yazılıyor, roman eleştirmenleri bunu yüceltebiliyor. Mehmet Candan Kirpi'yle, bize, 'düşüncelerimizin çeperinin sandığımızdan daha dar' olduğunu anlatıyor. 'Sözcüklerin eylemler' olduğunu söylüyor. 'Bir insanın kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapis olduğunu' gösteriyor.
Bütün bunları yaparken, 'başkasının derinlikleriyle oynuyor!' Bunu sakın yapma diyen Wıttgenstein'a inat, Niyazi-i Mısri'ye kulak veriyor.
Kıyı, zahir, deniz batındır. Hakikatin iki boyutu. Ama aslında zahir batının boyutudur, batın zahirin değil. Varlık, Allah'ın taşmasıdır, der İbn Arabi. Kıyı yoksa tabii ki deniz iyidir, lakin taşma dilediyse, kıyısı olmayan deniz olmayı da dilemiş demektir.
Mehmet Candan, alçakgönüllü, acı çeken arı gönüllü haliyle, 'kıyısız denizin iyiliğini' anlatıyor...
İyiki de anlatıyor.
Kirpi, tek cümle aslında : 'Kirpiyi özlüyorum.
Gerisi paranteze alınmış batıni bir anlatı. Bir rüya, bir chat'leşme öyküsü, bir peri-suret görünmüş, bir hayal olmuş sana hikayesi.
Kirpi'yi özleyen sadece Mehmet Candan mı?
İşte hikayenin öyküsü :
'Sessizlik. Huzur. Biraz sükunet ne olur? Biraz sükunet. Şimdi sessizlik zamanı. Nekahat hissi gibi. Mahmur. Rüya gibi. Güzel, tatlı, temiz bir rüya. Arınmak gibi. Duru dere sularında. Mlyon kere yıkanmış, yüzeyi kaygan dere taşları gbi. Herşey üzerimizden akıp geçsin. Takılmasın, takılmayalım. Hicaz bir beste gibi. Musiki. Esir maddesi gibi yayılsın içimize. Nağmelerde benliğimizden geçip misk kokulu kapılardan başka dünyalara açılalım. İnsanlığımızı kirletmediğimiz bir dünyaya. İç alemimize. İçimize kıvrılalım. Bunu istiyorum. İçimde huzur istiyorum. Susmak istiyorum. Sessizlik bozulmasın. Huzur olsun. Huzur. Sevmek adına birbirimize eziyet etmeyelim, ağırlık olmayalım. Zaten herkesin ağırlığı kendine yetiyor. Çivili bir tahta üzerinde yürüyoruz bu dünyada. Hafiflemek lazım acıyı azaltmak için. Sevgi de aşk da batan şeylere dönüşmesin. Birbirimizin çivili tahtası olmayalım. Zaten bedenimizin içinde kalbimiz kafesteki bir kuş gibi çırpınıp duruyor. Bir de bizler birbirimize kafesler inşa etmeyelim. Uçmak lazım, kuş olmak. Rüyalardaki uçuşlar. Denizler, ırmaklar, dağlar üzerinden uçuşlar. Bu kadar zor mu bir şeyi sadece onun için sevmek?' |