
Kadir Tanır'ı, Mavera'da yayınlanan birbirinden güzel öyküleriyle tanımıştım. Seksenli yılların başlarıydı, okumak üzere Ankara'ya geldiğim günler. Seksen Eylül'ü üzerimize henüz bir kabus gibi çökmeden, bir yıla yakın, edebiyat dergilerini düzenli izledim. Mavera ve Edebiyat dergilerinin çıkışını heyecanla beklerdim.
Özellikle Mavera, Türk öykücülüğü açısından bir kazanım olabilecek sayıda nitelikli pek çok öykü yayınladı, öykücünün uç vermesine zemin oldu.
Bu birikimin arasında, Maraş'ın münbit anlatı toprağından karılmış bir kalemin, kendine özgü dili daima dikkati çekerdi.
Kadir Tanır'dı bu. Alagün ilk yayınlandığında almış ve bir çırpıda okumuştum.
Metinler tanıdıktı ama onları bir arada okumak, hem Tanır'ın anlatı özelliklerini hem sözlüğünü hem de bize anlattığı hikâyeleri, kurduğu dünyayı ve imgelerini daha yakından ve yoğun biçimde tanımak bakımından önemliydi. Tanır, öykü yazmayı sürdürdü ama onları kitaplaştırma konusunda sanırım biraz ihmalkâr davrandı. Bu bir ihmalden çok, kendisinin dışında gelişen koşulların sonucu da olabilir. Ama şunu belirtmeliyim ki, onun öykülerini okuyamamak benim için bir kayıptı.
Nihayet 98'de Güz Yağmurları geldi. Onu Savaş İmparatorluğu izledi. Tanır'ın gerilim ve iç yoğunluğa sahip dilinde kendi yatağından ayrılmaksızın bir değişim gözleniyordu.
Yazarın ilk romanı olan Şeytan Sarmalı, benim için tatlı bir sürpriz oldu, yazarın öykücü olduğu kadar sıkı bir romancı olduğunu da görmemi sağladı... Bu yüzden olsa gerek, Şeytan Sarmalı'nın yayınını bir okur olarak sabırsızca bekliyordum.
Kitabı bir solukta okudum.
Sıkı bir roman okuru değilim ama Tanır gibi, duyularıma yatkın bir kalemden çıkmışsa, hem kısa sürede hem de fazlasıyla etkilenerek ve hissederek okuyorum.
Öncelikle belirtmeliyim ki, Şeytan Sarmalı, iç içe geçen, helezonik, gerçekten sürekli sarmalanan ve başından beri böyle kurgulanmış son derece ilginç bir roman. Olayların, kişilerin, ilişkilerin ve anlatımın hep bu 'sarmal' metaforu dolayımından kurgulandığı bir anlatı. Evet, bir gerilim romanı ama bildiğimiz 'gerilim kurgu'lardan hayli farklı. Gerilim anlatılarında bu denli metaforik bir dil pek yeğlenmez. Tanır, öncelikle bunu seçerek kendisini de, okuru da zor olana çağırıyor.
İyi ki de çağırıyor, bizi çekip aldığı dünyayı, yüzeysel bir bakışla son derece yalın, açık, anlaşılabilir ve anlatılabilir sanıyoruz. Oysa Şeytan Sarmalı'nı okuyup bitirince anlıyoruz ki, yazar bize yapacağını yapmış ve hiçbir şeyin sandığımız gibi yalın olmadığını anlatmış. Bunu anlamak için bile olsa Şeytan Sarmalı sıkı bir ilgiyi ve dikkati hak ediyor.
Sarmal, bir bakıma Harun'un kendi içindeki ve ilişkileriyle çevresindeki sarmalları öykülüyor ama, satıraralarındaki sayısız göndermeyle ya da dışarıda bıraktığına inandığımız bi dolu 'malzeme'yle gerçekte yaşadığımız ülkeyi ve dünyayı, hatta bir imaj olarak dünyayı anlatıyor.
Roman, bindokuzyüzyetmişiki yılında bir taşra kentinde açılıyor. 'Topal' üst başlığının altında bir 'Derin Yara' parantezi bizi karşılıyor. Yazar bunu romanın tümüne yayıyor. Bu derin ve yara göndermesini metnin birçok yerinde bir bakıma bir açılma ve altmetin olarak okumak mümkün.
İkinci bölüm bindokuzyüzyetmişaltı İstanbul'unu konu ediniyor. Korkunun girdabında'yız ve Avcı bizi karşılıyor. Av ve avcı da bir metafor olarak okunabilir, okunmalıdır. Tanır'ın bölüm ve altbölüm başlıkları son derece çarpıcı : 'Sinir Bozucu Bir Olay', 'Sarmal Sarıyor', 'Menopozda Doğurmak Yahut Yeniden Doğmak', 'Vesvas', 'Cin-Si Latif' 'Gaybın Derinliklerinden Karanlığın İçinden' vs. Hemen tüm bölüm adlandırmaları, bizi bir çağrışım yorgunluğuna ve teyakkuza sürüklüyor. Üçüncü bölümün mekânı yine İstanbul ve yıl aynı. Dördüncü bölüm keza öyle...
Şeytan Sarmalı, alışılmış, bildik tanıdık 'gerilim' anlatılarına benzemiyor demiştim. Gerçekten böyle. Hatta bunun 'gerilim' diye nitelenmesi ne ölçüde doğru bilemiyorum. Evet kuşkusuz olaylarda ve kurgulanma biçiminde bir 'gerilim' var ama, bu, olağan ya da muhtemel 'polisiye' vak'anın çerçevesini fazlasıyla aşıyor, hem soyut anlamda varlığa, hem de yaşadığımız coğrafyaya ve giderek dünyaya ilişkin politik ve ontolojik bir sorgulama haline geliyor. Yine romanın bütünü açısından bakıldığında, Vesvas önemli bir metafor, bu bölümü ürpererek okudum ve ilginç biçimde, Bediüzzaman'ın Bayezid Camiinde Şeytanla Bir Münazara başlıklı risalesini hatırladım. Bu bölümde Tanır'ın 'dil'inin imkânları büyüleyici biçimde açılıyor ve adeta anlatının sınırları genişliyor. '(...)Evet, bilir, o Vesvas'tır. O cin neslinin en güçlü ismidir. En azılı ve zorludur. En azman ve en azgındır. En yapışkan, en süreğendir. En avına düşkün ve vurgun olan, en bırakışı, kaçırışı olmayan bir türdür, bilir. Kendi mi anlatmıştır, yoksa hissettirmiş midir, kestiremez, fakat işte bilir.. ve bilir ki o insanı her an bir sinek gibi, bir bit gibi ezebilir, fakat ezmez. Niye ezmez? Onu da bilir. Artık bu yoldaki tüm bilinmezleri okumuş gibidir. Bu yoldaki... Ya ötekiler?'
Bu ve özellikle 'Hatıra Defterinden'deki metinle birlikte belki de Şeytan Sarmalı'nın en zengin çağrışımlı dünyasına girmiş oluyoruz. Ardından gelen 'Küçük Kirli Çıkın' başlıklı bölümle yazar bizi sürüklediği kuytularda yaşamın kılcal uçlarına doğru iyice çekiyor.
Romanın 'Gaybın Derinliklerinden' gelen bir başka dalgası, 'Zamanı Duymak'la gerçekleşiyor. Bu bölüm de hem içe doğru bir med-cezir hem de yazının kılcallaştığı bir yer... Dil, varlığın evidir, diyordu Heidegger. Doğrudur, varlık dilde mukimdir. Bir gün bu gerçeğe 'uyanır'ız...Sonrası için yazara kulak verelim : 'Bu, hangi uykunun uyanışıdır, gece mi yatmıştır, gündüz mü, yoksa bir akşam vaktinin iç karartıcı, kasvetli mahmurluğunda, üstüne ölü otu serpilmiş gibi, içine çöken baygınlığa mı yenilmiştir gene kestirmeye çalışır.' (...) Hayatla ölümün iç içe geçtiği, birbirine gelip gittiği bu alabildiğine ürkünç ve bilinmezliklerle dolu, kör kapılışların, yaman uğrayışların, bitişlerin, tükenişlerin, mahviyete gark oluşların çığırından çıktığı zorlu ve alevli kıyıda.. zamanı.. artık dışarısında kaldığı, uzaktan, puslar, sisler, dumanlar içinden, bulutlar ötesinden baktığı zamanı.'
Sarmal'ın dil açısından başkaca uçlar verdiği, göğerdiği yerler arasında, 2. bölümün yedi, sekiz ve onuncu alt bölümleri de anılmalıdır. Buradaki alt (üst mü yoksa) metinler -ki italiktir bunlar- hem anlatının hem olay ve kişilerin iç dünyasının içe doğru büküldüğü yerler olarak düşünülebilir.
Şeytan Sarmalı, Harun'un ütopyasıyla bitiyor. Ama bu bitişi biz bir başlangıç olarak okuyabiliriz.
Yazara şükran borçlu olarak kitabı kapatıyoruz, zira o 'yarım kalmış daktilo sayfası'yla bize Harun'un dilinden kendi düş ülkemizi ve ütopyamızı yeniden düşünmemizi kaçınılmaz kılacak bir 'ders' veriyor.
Şeytan Sarmalı, romancılığımız açısından bakıldığında bugün 'piyasa'da dolaşımda olan birçok kitaptan farklı olarak kendine özgü kurgusu, dili ve metafor dünyası bakımından bir kazanım, bir yenilik olarak nitelenebilir.
|