
L&M Yayınları, Harun Açba'nın hazırladığı değerli bir kitabı kültürel yaşamımıza sundu: Bir Çerkes Prensesinin HAREM HATIRALARI. Değeri, (eğer sahihse kaynağı) bir belgeye dayanmasından ve dolayısıyla tartışmalı da olsa tarihe düşülmüş bir dipnot olmasından ve 'yazan'ının Osmanlı'nın en çok merak edilen ve en az bilinen bir yerinden, Harem'inden geliyor. Harun Açba, büyük halası prenses Leyla hanımın ölümünden yıllar sonra sandukasından çıkan bu anı tomarını titizce, dipnotlandırarak ve vefalı bir biçimde okura sunmakla, gerçekten de övgüyü hakediyor. Ona minnet borçluyuz. Minnettarız çünkü, Harem'den bize ulaşan anıların ve belgelerin sayısı az. Harem, İmparatorluğun sosyal tarihi ve sarayın bilinmezliklerini içinde en çok sır saklayan bir alan. Burası, adından da anlaşılacağı üzere mahrem bir yer. Evin içi. Ailenin barındığı yer. Ama sıradan bir yerden söz etmiyoruz. Anakronizme düşmeksizin bu konuya yaklaşabilen tarihçilerin sayısı da bir o kadar az. (Yeri gelmişken Özpetek'in Harem Suare filmini anmam gerekiyor. Film, muhafazakar çevrelerden yoğun eleştiri almıştı. Bu eleştirilerin özellikle 'tarihi gerçekliğe uygunluk' açısından ne ölçüde haklı olduğu ayrı bir tartışma konusu. Ama son derece duyarlı, zengin bir anlatıma sahip, özellikle senaryo ve oyuncu yönetimi açısından başarılı olduğuna inanıyorum. Film, Osmanlı'ya ilişkin filmler arasında ön sırada anılması gereken bir yapıt idi. Harem'e kısmen oryantalistçe baktığı söylenebilir ama, bizi o ortama ve o hüzünlü günlerin trajik insan hikayelerine taşıyabiliyordu.) Harem sadece Zat-ı Şahane'nin kadınefendilerini ve onların nedimelerini, kalfalarını, cariyelerini, hizmetkarlarını saklayan sıradan bir yer değil, bir okul, bir eğitim ortamı, bir eğlence yeri, toplumsal gerçekliklerin son derece önemli bir mekanı. Herhangi bir nedimenin bile en az iki dil bildiği, piyano çaldığı, hatırı sayılır bir eğitimden geçtiği, okuyup yazabildiği ilginç, bizim hala tanımadığımız bir alem. Buraya ilişkin kanaatlerimizi doğru oluşturabilmemizde de Leyla hanım gibilerin anılarına, günlüklerine muhtacız. Kitabı bu önyargılarla araladım. Harun Açba'nın beni hemen hüzne doğru çeken sunuş ve ithafından sonra, son derece akıcı bir anlatımla kaleme alınmış ve bir döneme ışık tutan anıları bir çırpıda okudum. Kitabı kapadığımda, sürüklendiğim hüzün koyulaşmış, zihnimde onlarca hazin ve soluk fotoğraf uçuşmaya başlamıştı. İmparatorluğun çözüldüğü devr-i felaketin tozu dumanı arasında onlarca insan, her şeye rağmen görkemli ve seçkin bir yaşamdan ayrılmış, kimisi trajik bir ölüme, kimisi sürgüne, kimisi sefalete, kimisi yoksulluğa ve yalnızlığa düşmüştü. Kendisini Nil nehrine atarak yaşamına kıyandan tutun, Paris'in izbe bir sokağındaki bir pansiyon odasında henüz otuzundayken veremden ölene, yoksulluk ve sefaletin pençesinde, yaşama isteğini yitirene kadar pek çok hüzünlü yaşamöyküsü, Harem Hatıraları'nın satıraralarına gizlenmişti. Leyla hanım, sarayın tüm güzel, çekici ve vakur kadınları gibi çerkes. Abhaz kökenli aristokrat bir ailenin kızı. Yakınları sarayla ilişkili ve akraba. Kendisinin de saraya girişi bir bahaneyle gerçekleşiyor. Ama İmparatorluğun tam inkıraz günleri. Sultan İkinci Abdulhamid hanın, kendisinin de tanık olduğu vefatından sonra. Sultan Reşad'ın da son yılı. Bu dağılma ve çözülme günlerinde bile saray ve özellikle Harem, geleneksel görkemini koruyor. Yine Harem'e dahil olan kadınlar, en yetkin mürebbiye ve muallimeler marifetiyle bugün özel kolejlerde örneğine rastlanamaz bir düzeydeki eğitim sürecinden geçiyor. Ama sanıyorum aslolan saray erkanı ve Harem adabı. Bir adabın süzgecinden geçiliyor ki, insan için asıl eğitici, öğretici olan bu. Yani daha etkin ve dokulara daha çok nüfuz edici. Leyla hanım, sanki günü gününe not tutmuş gibi açık bir zihinle ve ayrıntıları es geçmeksizin anlatıyor. Yıllar sonra Sivas'a dönen ve oradaki düşkün durumuna fazla tahammül edemeyerek genç yaşta vefat eden bu güzel çerkes prensesi, anılarını, taşraya göçe mecbur kaldıktan sonra yazmış. Anıları okudukça bir kez daha Al-i Osman'ın uğradığı akıbete hüzünleniyorsunuz. Bu nasıl bir hanedandır ki, kendisine hain-i vatan muamelesi yapanlar hakkında konuşurken bile 'sayın', 'muhterem' öntakılarını kullanabiliyor. Bize resmi tarihin yıllardır sakız gibi çiğnettiği çoğu şeyin gerçekdışı olduğunu, bu anıların yine satıraralarından çıkarabiliyoruz. Leyla hanımın hatıraları dört bölümden oluşuyor: 'Aileme ve Geçmiş dönemlere Dair', 'Meşrutiyet Devri', 'Saray Hayatım' ve 'Saraydan Sürgüne Giden Yol'
Kitabın kimi ayrıntılarına dalmadan önce bir anımı aktarmak isterim. Seksendört yılıydı sanırım. Köprü dergisine İhsan Sabri Çağlayangil'le, Lozan konusunda bir söyleşi yapmak üzere gitmiştim. Artık bir tür mütekaid olan Çağlayangil, Cumhuriyet'in ilk kabinesinde, maliye Nezaretinde Şube Müdürü olduğunu söylemişti. O zaman Musul ve Kerkük'teki petrollerin önemli bir kısmı, Hazine-yi Hassa'ya aitmiş, yani padişah'ın kişisel malıymış. 'Biz' dedi Çağlayangil, 'onların şahsi mallarını Amerikan ve İngiliz şirketlerine sattık. Tabi Hanedan varislerinden bazısı bizi dava ettiler. Haklıydılar, adamların şahsi mülkiyeti. Ama el koymuşuz ve satıyoruz. Dava aleyhimize neticelendi tabi. Bir kuruş da ödenmedi onlara. Onların kahir ekseriyeti fakir ve düşkün bir haldeydi.' İlber Ortaylı'nın iddiasını hatırladım. Yeni Devlet, İmparatorluğun devamı idi. Borçlarını üstlenmesi bundandır. Yani bir gelenek tümüyle bitiyor, onunla ilgisi olmayan tamamen yeni bir şey başlamıyor. Aslında köktenci bir reformla o gelenek, o devlet sürüyor. Peki bu mantıkla yola çıkarsak, Hanedan evlatlarına niçin bunca acı reva görülüyor? Bunu geleceğin tarihçilerine ve adl-i ilahiye havale edip kitaba dönelim. Leyla hanımın anılarının önsözüne Harun Açba, O'nun şu sözleriyle başlıyor: 'Ah kader, kimini şan şöhret, kimini açlık ve sefalet içinde yaşatırken, kimini de ayrılık ıstırabı ile kahrediyorsun.' Bu türden tahassür ifadelerine, dağılan saray erkanının tüm parçalarında rastlamak mümkün. Hele Harem söz konusu olunca. İlk bölümde Leyla hanım ailesini bize tanıtıyor, kökenini ve yakınlarını. İkinci bölümde Yıldız'ın ve Harem'in nasıl yağma edildiğinden söz ediyor ve II. Abdulhamid'in ölümünü anlatıyor. Nihayet kendisinin saraya girişi geliyor ve nedimesi olduğu Nazikeda kadınefendiden söz ediyor. Harem'e giren kadınlar neredeyse tümünün adı değiştiriliyor, huyuna, mizacına uygun bir isim veriliyor. Sultanlar, şehzadeler, erken ölümler, düğünler, Mustafa Kemal'in Damad-ı Şehriyari olmak için gösterdiği çaba, Rauf beyin nazikçe reddedişi, Sultan Vahdettin'in düğünleri, eşleri ve maiyeti, Cuma selamlıkları ve Yıldız'daki ramazanlar...Tüm bunlar, Leyla hanımın selis dilinden, bir film şeridi gibi akıp gidiyor. Ve Mustafa kemal'in Anadoluya Gönderilişi'yle son bölüm açılıyor. Artık saltanatın son günleri, Acı ve Zulüm başlığını koyuyor bir yere, en hazin bölümlerden biri, Şemsinur hanımın son duası. Ver elini Anadolu, diyor ve son durak Sivas. Leyla hanım, yani Prenses Leyla Açba-Ancabadze, 1919 ila 1924 yılları arasındaki durumu Harem penceresinden bize hikaye ediyor. Kitabın bize ulaşmasını sağlayan yeğen Harun Açba ise, 'ümud ederim ki' diyor, 'yıllarımı alan araştırmalarım, sadece kabrinde kemikleri sızlayan halamın ve bütün saraylı hanımların ruhunu şad etmekle kalmaz, gerek Türk halkının, gerekse Kafkas halklarının tarihine bir nebze katkıda bulunmuş olur.' Biz de ona, bu katkısı için şükran borçlu olduğumuzu söylüyoruz. Leyla binti Prens Refik bey Açba'nın takdimdeki acı sözlerine dönüyoruz : 'Ben, Osmanlı Devleti ile birlikte bedbaht olmuş, velinimetinden zorla ayrılmış, çok büyük haksızlıklara uğramış, ruhen ve bedenen çökmüş bir insanım. Hatıratımı kaleme almamın elbet bir nedeni var, ama bunu izah etmek pek güç. Ömrümün büyük bir kısmını geçirdiğim ve içinde tarihi hadiselere şahit olduğum saray hayatının bana öğrettiği en önemli şey sır saklamaktır. Bu sürgün yıllarında, kağıt üzerinde yaşadıklarımı anlatmam sadece Zat-ı Şahane'ye ve Kadınefendi hazretlerine karşı olan derin hürmetim sebebiyledir. Onlara yapılan hakaretlere pek üzülüyor, bedbaht oluyorum. Bir açıklamada bulunursam bu suçlamaların belki son bulacağını ümid ediyorum. Bu yüzden hatıratımı yazıp ilk önce aileme, sonra devlete ve bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara bırakıyorum. Onlar benim hayatımın şahitleri olsun.' |