
Hayret'i, 'şaşma, şaşırma, şaşakalma, ne yapacağını bilememe'yi de içerir biçimde hatta, Heidegger'in, Nedir Bu Felsefe?'deki kastını da içine alarak; daha çok, Yaratıcı'nın varlığı karşısında dimağın kamaşması olarak kullanıyorum.
Dimağdan kastım ise, ortaçağda 'akıl'ı ama kalbi akıl'ı karşılayan intellectus kavramının ima ettiği tefekkür aracıdır.
Böylece hayret bir iç-duyum haline dönüşüyor.
Yani, bir nesne, varolan hatta varlık karşısında insanın gözündeki perdelerin ortadan kalkmasına yol açan bir hal.
Yunus'un, sonunda 'ballar balını bulduğu' yolculuğunu anlatırken söylediği, 'Hak bir gönül verdi bana/Ha demeden hayran olur'daki hal.
Bu halin, bir şaşırma, şaşakalma olduğu kesin. Ama sadece şaşırma olmadığı da.
İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar.
Burada hayret, hem hayreti gerektiren halin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır.
Ateşleyicisidir, çünkü, bir nesneye, olguya, varolana veya varlığa, 'hayret'le bakıldığında, ondaki gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü, insan hayret ederek hayran olabilir ve baktığında yeni bir veçhe görebilir.
Böylece, hayret, hem bir tür düşüncedir hem de dönüşümdür.
Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.
Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen değişiklikle belirebilir. Yani bir 'gerçek', insanın elinden tutarak, onu bir başka 'gerçeğe' götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir.
Belki bu yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler.
Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymağa çalışmayı felsefi etkinlik yani düşünme olarak gören Heidegger'den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır.
Hayret etmeyi, düşünmenin arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der : 'İnsanlar, hayretin içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak düşünmenin egemen başlangıcına vardılar'
Hikmetin kurucu ögesi hayrettir.
Hikmet, varlığın içyüzünü okumaktır.
Peki neler oluyor burada?
Heidegger'e göre, 'hayret sırasında kendimize tutunuruz.Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.'
Varlığa uygun olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel zaafıdır.
Fazlurrahman'dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize, 'zulüm' sözcüğünün yaygın anlamının, 'birşeyi uygun olmadığı yere koymak' olduğunu söylüyorlar.
Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür.
Bunu irtikab etmeninse, göğüsteki gözün, yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır.
Görüşü keskinleştirmenin bir adı hayrettir ve bu içduyum haliyle insan, gerçeği sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar.
Bu varlığın içinde olmaktır.
Bir metin olarak kainat dendiğinde, bir sözcük olarak insan, bir harf olarak ağaç, bir cümle olarak güneş, bir deyiş olarak deniz, bir manzume olarak yıldız demiş oluyoruz ve baktığımız her şeye yeni baktığımızın bilincine varıyoruz.
Öyleyse, kainatı bir metin olarak okumanın ve çözmenin bir yolu olmalıdır.
Gerçeği deneyimlerimizle farkettiğimize göre, varolandan varlığa geçerken, kendimizi özne olarak da görmüyor, eleştirinin, 'kritik bir durum' olmadığını, yani eserle eleştiricinin nesne-özne ilişkisinden öte bir düzey veya düzlemde karşılaştığını varsayıyoruz.
Hayret nasıl şaşırmadan öte bir şeyse, 'tefekkür' de, tümüyle modern bir durum/kavram olan düşünce'den başka bir şeydir.
Arapçadaki fikir veya farsçadaki endişe hatta fransızcadaki pensee daha çok, dikey bir 'düşenme tarzı'nı ima eder.
Eleştiri'nin bir iç-duyum hali olarak hayret'le başlaması gerektiğini söylerken, düşünme ameliyesinin de sıradan bir zihinsel etkinlik olmadığını da belirtmek istiyorum.
Sırası gelmişken, tefekkür'e yol açan hayret'in bir aşamasında, 'temaşa'yı içerdiğini de hatırlamalı.
Kalbin, aklın anlayamadığı akılları vardır diyen, bunu derken, bir müşahade'sini aktarıyor.
O, kalbindeki akıllardan biriyle temaşa etmiştir varlığı ve gördüğü resim, salt beşeri bir zihinsel etkinlikle görülebilen bir resim değildir.
Şeyh Bedreddin, Varidat'ında, düşünmenin, varolan hakkında olabileceğini söyler.
Gerçekte düşünce, Yaratıcı'nın Zat'ı hakkında hayret etmek olan huşuya aykırıdır. Hakikat yolcusunun, nesnelerden Yaratıcı'ya ulaştığında düşünmesi hayret'e dönüşür.
Bu yüzden, hayret, tefekkürün ürünüdür. Ve yolcu, buna bir kez eriştiğinde, ne bundan ayrılmalı, ne de onu daha aşağı bir şeyle değişmelidir. Aksine, hayret'i yeterli olmayabilir. Bu yüzden Elçi, 'Rabbim, hakkındaki hayretimi artır' diye yakarmıştır. Tefekkür, Yolcu seyr halindeyken kendisinden istenilendir. Gayba dalmıştır. Fakat amaç, Zat'ıyla belirdiğinde tefekkür hayrete dönüşür.
Elçi, 'benim öyle bir vaktim var ki, Rabbimden başkası oraya sığmaz' buyurmuştur.
Hayretin açtığı yol-ki ona marifet diyoruz-nesneleri itibari değerinde bırakmaz, ya onları yok eder veya Yaratıcı'nın vechinin görünüşleri olarak ortaya çıkarır.
Kierkegaard, 'etik ile estetik birdir' derken, modernlerin indirgemeci olarak nitelediği ama gerçekte, varlığa ilişkin soru soran ve bunu 'hayret'te kalarak arayan ve bulan deneyime gönderme yapar.
İnsanın Yaratıcı'sıyla dolaysız biçimde ilişki kurabilme yeteneğine inanan herkes, estetik olanın aynı zamanda ahlaki olduğunu deneyebilir.
Tam da burada karşımıza, Guenon'un inisiyatik düşüncesi çıkar.
Şehadet aleminden varlığın yüreğine, gayba doğru yolculuğunda insan zihninin imkanlarını yöneten yasalarla ilgilenen geleneksel öğretide sanatla varlığın dilinin uyumundan söz edilmektedir. Nasr, modern zamanlarda, aynı zamanda kozmosu da yöneten insan diliyle, ruhunun etkinliğinin yollarının ayrıldığını saptar: 'Şiirin geleneksel öğretisi, daha başka açıklamalara ihtiyaç duyar. Çünkü niceliksel doğa çalışmalarına ve dilbilimsel analizlere, kozmos çalışmalarından ve şiirsel terkiplerden daha fazla değer verildiği bir çağda, kevni hakikatlerle diller arasındaki uyum kaybolmuştur. Geleneksel öğretiye göre içsel göz, algının aracı olduğu için, deruni göze ya da kalbi keşfe kendini açan, kozmosun batıni hakikati, kendisini cismani alan üzerinde tanzim eden bir uyuma dayanır. Üstelik bu uyum, kendisini bizzat hem insan ruhunun ve hem de varlığın yansıması olan dilin dünyasında yansıtır. Dil alanında harici dünyanın maddi varlığının yerine geçen ve kozmik uyumun zihne yerleşmesini sağlayan kelimedir. Kalbi akıl tarafından uygun olarak tedkik edilen alemin kendisi uyum ile kelimenin birleşmesinin sonucudur. Makrokosmozda Alem'in uyumu, hakikatin daha yüce düzeylerinde daha çok tezahür eder. Ve kosmozun daha aşağı uçlarına inildikçe donuklaşır. Daha az belirgin olur. Bu uyum, aynı zamanda geleneksel sanatların merkezini oluşturur. Ve geleneksel sanat ile maddi formlarla ilgili diğer sanatların esasıdır. Uyum her zaman vardır fakat kelime ya da dilin özü üzerinde tabb edilmesi hayli belirgin ve derin olunca şiir oluşur. Şiir, nesnelerin temel uyumunu yeniden yankılaması aracılığıyla, insanın, varoluşun ve bilinçliliğin daha yüce makamlarına dönmesine yardım etmeye muktedirdir.'
Varlıkla dilin uyumu, bir başka ifadeyle suret-mana ilişkisi, aşkın ilkelere dayalı bir eleştiri tarzının da merkezinde yer alır.
Eleştiri, eseri açıklamaya çalışırken, akılcı yöntemin ötesinde, hayret'i odağına almadan yola koyulursa yıkıcı olabilir.
Tenkidin eseri öldürdüğünü söyleyen, onun aklın sınırlarına hapsolması halinde ne denli tahripkar olduğunu görmüştür.
Çünkü böylesi bir eleştiri, eseri bir nesne veya psikolojik bir süreç olarak görme eğilimindedir.
Alija İzzetbegoviç, 'Sanat Ve Tenkid' başlıklı makalesinde, bize, bu yönde kullanışlı ilkeler verir : 'Sanatçı için eser, ıstırap ve başından geçenlerin etkisiyle hareketlenen içsel bir vizyondur. Tahlil ve mantıksal düşünmenin sonucu değildir. Picasso'nun deyişiyle, 'sanat acının çocuğudur' Bu yüzden eleştiriciler, yaklaşımlarıyla eseri aydınlatacakları yerde, daha çok karartıyorlar. Einstein, Kafka'nın bir kitabını okuduktan sonra şöyle şikayette bulundu : 'Onu okuyamadım. Onu anlamak için insan ruhu yeterince komplike değil.' Fakat eleştiriciler, Kafka'nın kendisine bile üstün çıkmayı başardılar. Alfred Casin de, Kafka'yı okumanın, bazı yorumcularını okumaktan daha kolay olduğunu söyler. Dostoyevski, eleştirmenlerinin ve okumuş yorumcularının makalelerine alelade okurlarının kanaati ile cevap veriyordu. Hatıra defterindeki bir notta, şöyle diyordu : 'Ben, her zaman eleştiricilerden değil, okuyuculardan destek gördüm. Sanat, eleştirici olmayan bir seyirci kitlesi ister. Fakat, eleştirici bir seyirci için, eser, bir sürü bilgi ve derslere ayrılır. Asıl amacı ise ona meçhul kalır. Bu itibarla, ortalama seyircilerden bazılarının, sanat eserinin hakiki bildirisine eleştirmenlerden daha yakın olduğu pekala tasavvur edilebilir. Çünkü, onlar, eseri anlamaya girişmeden, onu tecrübe edeceklerdir.'
Tam da burada, eleştirinin hayret'e bakan yönünü görürüz. 'Eser' doğduktan sonra yazıcısından bağımsızlaşır ve anonimleşir. Böylece, onu ayrıştırmak, anlamak, eleştirmek ve kavramak için eleştiriye de açık hale gelmiştir. Okur, dinleyici veya seyircinin esere yaklaşımı ile, eleştiricinin yaklaşımı arasında şayet 'denemek'söz konusu ise bir ayrım yoktur. Lakin, onu tecrübe etmeksizin, ona bir nesne veya olgu olarak yaklaşılırsa, bu doğası gereği imkansızdır ve yaklaşanı netameli bir yere sürükler. Faulkner'in eleştirmenleri papazlarla mukayese edişi hatırlanırsa, İzzetbegoviç'in, dinde nasıl teoloji imkansızsa, sanatta eleştiri de mümkün değildir, yargısının ne denli yerinde olduğu düşünülebilir. Teoloji din değil, İsa'nın tarihidir. Eleştiri de, 'eser'i hissetmek ve denemek yerine 'anlamak'tır.
Raymond Jean, eleştiriye ilişkin ünlü yazısına, 'Kritik Bir Durum' başlığını koymuştu.
Bunu, kendi deyişiyle, bir kelime oyunu olsun diye yapmamıştı.
Durum gerçekten kritiktir eleştiri söz konusu olunca.
Eleştiricinin eserle ilişkisinin otantik ve sahih bir temele oturması için, bendeniz daha çok 'hayret' kavramının anahtar işlevi görebileceği düşüncesindeyim.
Böylece, eleştiricinin de esere karşı 'saldırgan' veya 'yakıştırmacı' olmaktan da kurtulabileceğini düşünüyorum.
Modern eleştirinin araçlarının aydınlık olduğunu düşünenlerin kulakları çınlasın.
Jean, bu sözde aydınlık araçlarla(psikanaliz, toplumbilim, dilbilim, stilistik vs)eleştiricinin güzergahının nasıl daima karanlık olduğunu ironik biçimde soruyor.
Haklı bir soru.
Eser'in gittiği veya çağırdığı yönün aksine giden eleştirmenin araçlarını yeniden düşünmesi gerektiğini ima ediyor.
Çünkü hiçbir zaman eleştiri, eserin yerini alma iddiasından kurtulamıyor.
|