
Gelenek'ten muradımız nedir buna bakmalı önce derim. İnisiyatik geleneği kastediyorsak Türkiye şiirinin hali içler acısı bu bakımdan. Sezai Karakoç'tan sonra manevi gelenekle gürbüz bağları olan şiir yok gibi. Olsa da güçsüz bir mecrada çaresiz biçimde akıyor. Gelenekle damarları bağlı olan bir yeni şiir fazla iyimserlik olur ayrıca, manevi bir zemin, bir ruh olmaksızın zaten şiirsel verimler göğermez. Gövde olmayınca, kök olmayınca nereden ne yeşerecek? Gerçi bunları söylenken bir mahcubiyet de hissetmiyor değilim. Ne şairim ne poetik bir fikrim var. Üstelik Cahit Koytak gibi gelenekle bağlarını koruma konusunda duyarlı pür şairler de okuyorum. Ama o muazzam gelenek içerisinde modern zamanlarda yazılanlar çok zayıf ve sönük kalıyor gibime geliyor.
İbn Arabi hazretleri şairin şiiri Venüs'te mukim Yunus aleyhisselamın ruhundan aldığını söyler. Günümüzde şiiri oradan alan bir şair var mı bilmiyorum.
O şairler velidir aynı zamanda, velayeten ulaştıkları makamlarda, hangi makamdan konuşuyorlarsa o yetkinlik düzeyinin manevi imkanlarıyla konuşurlar. Şiir alınmaz da esasen verilir. Marifet gibi. Şiir de marifet cümlesindendir. Allah bir insana hakikatiyle görünürse ona marifet bağışlar. O da arif olur. Onu arif kılar diyelim. Şiir de böylesi bir lütufla verilir.
Bunun dışında şiir addedilen, şiirsel olan, şuur işi olan, zekadan doğan, okunarak edinilmiş bir muktesebatın icbarıyla yazılan, kızgınlık veya kırgınlıktan sonra yatışmak üzere kaleme alınan şeyler şiirdir ne ki eş'ar değildir. Eş'ardan kasıt ariflere göre hakiki şiirdir. Diğeri avama özgü ve herkesin kaleminden dökülebilecek niteliktedir. Eş'ar, kurucu niteliğe sahiptir. Diğerleri ya uyarır, ya bildirir/bilgilendirir veya etkiler/değerler. Kurucu şiir belirler. Vahiy gibi. Vahiyimsi diyelim.
Buradan bakınca modern zamanlarda yazılan şiirlerin gelenekle sahih bir bağlantı içerisinde olduğu çok su götürür.
Yoksa sen yazarsın olur. Oldu dersin olduğunu sanırsın, öyle inanır, inandırırsın, bu gelip geçici, uçup yitici bir şeydir.
Bu zaten zamana dayanıksızdır, en fazla birkaç on yıl sonra unutulur gider, bir hayal olur sana.
Oysa biz bugün hala Niyazi-yi Mısri'den manen besleniriz, yaralarımıza şifa olur, bizi varolandan varlığa götürür, zarımızı parçalar, gözümüzdeki perdeleri aralar.
Laf ebeliği/cambazlığı da bir tür şairliktir, söz büyücülüğü de, sözün dibi kıyısı yoktur ama diplerinde de dolaşılabilir, psikotik halleri de ifade edebilir, kurnazlığın, öfkenin de şiirini yazdım zannedersin, tüm bunlar için İbn Arabi hazretlerinin 'sözün hastalıkları' babına bakmak gerekir Fütuhat'ının.
O Fütuhat ki fetheden açandır Hakikat'in kapılarını.
Şiir bize kapı açmıyorsa zamanla yüzüne tüm kapılar kapanacaktır.
Hz. Mevlana'nın kapısı her daim açıktır.
|