
Kurtlar Vadisi Irak'ı seyreden bir 'büyüğümüz', 'gerçeklerle tıpatıp aynı' demişti. Filme ilişkin Türk ve dünya basınında yüzlerce haber, yorum, açıklama yayınlandı, yayınlanıyor.
Milliyetçi bir zeminden beslendiği ve o zemini beslediği, gerçekdışı olduğu, ABD ve Batı karşıtlığını güçlendirdiği, ABD ve Batı'ya karşı oluşan toplumsal muhalefeti bir salonda birkaç saat içinde buharlaştırıp insanları rahatlattığı, dolayısıyla o muhalif potansiyeli berhava ettiği söyleniyor. Bunları bi yana bırakıp ben daha çok, filmlerle, roman ve öykülerle 'hayatın gerçekleri' arasındaki ilişkiden söz etmek istiyorum. Sizofrenlerin çok düş gördüğü söylenir. Genellikle hayatından razı olmayan insanların, böylesi dramatik öykülere fazlasıyla kapıldığı ve giderek orada yaşamaya başladığından söz edilir. İnsanın dramaya ihtiyaç duymasıyla ilgilenen iletişim bilimcilere ve sosyal-psikologlara bakılacak olursa, bu, yaşamın bir oyun oluşuyla da ilgili. Doğrusu bunlara pek aklım ermiyor ama, insanın hayatından razı olmadığında, hülyalara sığınmasının hem kaçınılmaz hem de pek kötü bişey olmadığını düşünüyorum.
Dramatik dili küçümseyenler, çoğunlukla, olup bitenleri, yaşamı, kendi hayatlarını, hatta her şeyi anlayabileceklerine inanıyorlar. İnsanın aklına bu denli güvenmesi yeterince çaresizliğini ele veriyor gerçi ama aklın putlaştırılması halinde dünyanın başına nelerin geldiğini de pozitivizmin güçlenmesinden bu yana her an yeniden gözleyebiliyoruz. İnsan her şeyi anlayabileceğine inanmaya başlayınca, giderek her şeyi denetleyebileceğine de kani oluyor ve dünyayı boyunduruk altına almaya çalışıyor. Oysa insan korunmak ve korumakla yükümlü.
Kurtlar Vadisi Irak'ta anlatılanlar gerçekdışı olabilir. Ama Irak işgalinden bu yana bölgede olup bitenler de onlarca Kurtlar Vadisi Irak'ın anlatamayacağı kadar acımasız. Çocukların, kadınların ve çaresiz insanların üzerine tonlarca bomba yağdıran, gençleri öldüren, tutukevlerinde işkence eden, ülkelerini işgal eden, öz kaynaklarına el koyan, onları aşağılayanların filmden gocunması ne tuhaf. Geçenlerde Kanal 7'den Sefer Turan'a Ebu Garib'de olup bitenleri anlatan işkence mağdurunun aktardıklarını düşününce filmin gerçeğin altında kaldığı bile söylenebilir.
Öykünün anlatılma ve kurulma biçimi sorunlu olabilir. Sinema duyulara seslenir, akla değil. Birincil amacı eğlendirmektir. Ama bir filmin beş günde bir buçuk milyon bilet satması sadece insanların eğlenceye susamışlığıyla açıklanamaz. ABD'nin küstahlığı ve saldırganlığı, sadece bölge değil bütün dünya Müslümanlarının, savaş karşıtlarının ve haksızlığa karşı çıkanların tepkisine, giderek nefretine neden olmuştur, olmaktadır. İnsanların yaşamı o denli zorlaşmış ve mutsuzlaşmış ki, her zamankinden daha çok filmlere, romanlara ve öykülere ilgi duyar olmuşlar. 'Gerçek'lerin değil, hülyanın içinde yaşamak istiyorlar. Bu kaçışın baş sorumlusu ABD ve Batı dünyasıdır. Dünyanın pek çok ülkesinde ya Birleşik Devletler'in veya çeşitli Avrupa ülkelerinin yol açtığı yaralar kanamaktadır.
İnsanlar aç, yersiz yurtsuz, acılar içinde, aşağılanmış ve tutsaktır. Bu insanlık onuruna yakışmayan yaşamın gerçeklerindense hayalin ışıltıları veya uyuşturucu etkisi yeğlenmektedir. Başka bir yerden bakıldığında, filmsel gerçeğin yaşamın gerçeğinden daha gerçek olduğu da düşünülebilir. Bunun ilginç bir örneği Uğur Yücel'in Hırsız Polis dizisi. Daha önce yine benzer bir polisiye dizi gerçekleştirmiş olan Yücel, Türkiye sinemasının oyunculuk sınırları en geniş ve derin kişisi. Bu diziyle birlikte oyunculuk performansı katlanıyor. Sıradan, basit ve küçük şeyleri öyküleme ve onları sımsıcak bir gerçeklik büyüsüyle yansıtma konusunda alabildiğine başarılı görünüyor.
Bi dolu 'dizi' var ekranlarda ama çoğu insanın zamanını ayırmasına değecek gibi değil. Uğur Yücel'in işleri genellikle seyre değer. Aksak'ın, Mavi'nin, Çınar'ın, Maide hanımın, Fulya hanımın öyküleri son derece temiz, içten anlatılıyor. Öyküsü sağlam çatılmış olan dizinin ezgileri de harikulade. İmkansız aşk şarkısı özellikle hem dingin hem her aşkın içindeki hüznü yansıtabiliyor. Aşkın imkansızlığından en çok Edip Cansever söz etmişti. İkinci Yeni'cilerle birlikte, yüz yıllık bir gelenek tümden kırıldı.
Aşkın metafiziksel boyutlarından, bir yaşantı olarak aşkın vahşi alanına inildi ve iki insanın birbirine kavuşmasının, birbirine bitişmesinin imkansızlığı üzerinden anlatılmaya başlandı. Bataille, bir yazısında, madem an sonsuzca bölünebilir, der, o halde birbirine doğru yürüyen/gelen iki insanın, zaman içinde/altında bulunan iki insanın kavuşması/birleşmesi imkansızdır. Yaklaştıkça an bölünecek ve çoğalacaktır.
Cansever belki, 'Seni günlere böldüm, seni aylara/Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim/Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla/Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi/Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşısında' derken bunu kastediyordu. Yakıştırıyor da olabilirim. Ama mutsuz bir beraberlik yaşayan, aşktan canı yanan bir insan, kendisini Cansever'in şiirinin dünyasında daha 'iyi' hissedebilir. Hani başını gövdesinin üzerinde taşıyamayacak hale gelen mutsuz birine yapılan önerilerden biri, 'git film seyret, zihnini dağıt, unut içindekileri'dir ya, bunun gibi. Aciz kaldığımız yerde kaçarız. Hayat bir film gibidir, sinopsisi, rejisi, canlandırması, platosu vardır. Ama, dünyamız her zamankinden daha pis oyunların oynandığı bir cürüm platosuna dönüşüyor giderek. Canımız yandıkça, gözlerimiz bakmak, kulaklarımız duymak istemedikçe kaçarak, hayal evlerine sığınmak istiyoruz. Bu cehennemde yanmaktansa, orada, aslı esası olmayan bir oyunun perdedeki ışıltısına kapılıyoruz. Emin değiliz gerçi, buradaki 'katı' ve 'kesin' gerçekler de bir hayal olabilir, o da bir gün bize bir oyun ederek, bir uykunun, bir düşün içinden çekip alabilir bizi ve 'hiçbir şey sandığınız gibi değil' diyebilir.
|