
Ayfer Tunç'un Can Yayınlarından yeni çıkan Evvelotel'ini okurken, sanatın kozmik dilinin ancak bizi bir araya getirebileceği dolaştı sürekli zihnimde. Sanat dünya vatandaşıdır.
Saklı'yı ilk yayımlandığı yıllarda okumuş ve kendisini tanımadığım Tunç'la bir ruh yakınlığı hissetmiştim.
Yıllar sonra tanıştığımızda dilimden dökülen ilk söz bu oldu : Saklı...Bizim saklı öykülerimiz. Sıcak, samimi, dolaysız dilimiz. Bizi bir araya getirebilecek olan sır buradadır.
O zamanlar bir duvar vardı. Kör, sağır, sert bir şey...İki yanından konuşanların sesleri ona çarpar geri dönerdi. Ses geçirmeyen tuhaf bir şeydi o.
Ağır ağır aşındı, bizi bir araya getiren öyküler o duvarı aşındırmaya başladı.
Böylece çehrelerimizi ve ona yansıyan kalbimizi birbirimize açtık, sırlarımızı saçtık, hikayelerimizi takas ettik.
Anılarımız acılarımız birbirine benziyordu.
Yaralarımız tanıdıktı.
Maceramız aslında tekti.
Kırmızı toprak anlamına gelen Adamah'ta gizliydi herşey. Bir yanımız toprak bir yanımız su gibi arı duru ve saydamdı.
Ayaklarımız yerde, gözlerimiz semadaydı.
Evet arziydik, yeryüzünde mukimdik ama gökle çevriliydik.
Evet ölümlüydük, faniydik ama, sadece biz ölürdük, diğerleri telef olurdu.
Ruhlarımız dingin, fırtınalı, parçalı bulutlu.
Havada Bulut'u Ayfer'in dilinden dinlemek ayrı bir keyifti, heyecandı.
Saklı'dan sonra nice öykü anlattı bize Tunç. Sürekli kendisini yenileyen diliyle, o temiz, özenli anlatımıyla, kendi içinde büyük bir damarı korumasına rağmen pek çok kılcal uçlar veren, çağrışımlı, zarif grameriyle; sorgulayan, alçakgönüllü ama hep iddialı, yeni şeyler söyleyen edasıyla, tavrıyla.
Göndermesiyle daha baştan bizi çeken Mağara Arkadaşları, öykü anlatma macerasında son derece değerli bir aşamayı temsil eden Aziz Bey Hadisesi, sıkı bir öykücünün bi türlü 'usta'laşmayan, daima bizi şaşırtan ama hem güzelim Türkçenin bütün lezzetlerini tattıran hem de yeni deneylerin risklerini cesaretle üstlenmiş gözükaralığıyla Taş-Kağıt-Makas ve nihayet Evvelotel...Ben bu otelin odalarındaki insanların hüzünlü öykülerini, oradaki sessizliği, kimsesizliği, tuhaf bir sisin ardından görünen, görünüyormuş gibi yapan ama alabildiğine loş, belirsiz, gizemli olan şeylerin, olguların, acıklı hikayelerin çoğunu Geceyazısı'ndan okumuştum. Tadı damağımda kalmıştı. Üstelik artık eskisi gibi roman/öykü okumaktaki tembelliğime rağmen, yeniden okuma ihtiyacı duymuş, bazen bir sayfası tesadüfen açmış, kendi hikayemmiş gibi okumuştum. Şimdi bir arada, tümünü muazzam bir hikayenin farklı veçheleriymiş gibi tekrar okurken, Ayfer Tunç'a o otelin penceresinden, 'evet, haklısın, hiçbir hikaye göründüğü kadar temiz değildir, lakin, senin o temiz gönlün, her hikayedeki en arı yanları bize gösterecek kadar sevgiyle doludur' diye seslendim.
Acılezzet öylesine burkuttu ki içimi, kendi yazdıklarım arasından en trajik olanında bile bu denli canım yanmamıştı. Aşk olsun Ayfer Tunç, aşk olsun bu kadar ciğer deler mi insan, bu kadar kıyar mı okuruna? Nedir senin yüreğindeki bu sızı, nedir bunca insanın, adeta bir kalabalığın, her birinin ayrı ayrı acılı hikayesini aynı anda anlatabilecek kadar genişlik, zenginlik?
Öykü, biliyorsunuz, roman'a göre daha bir üvey evlat muamelesi gördü, görüyor.
Pek çok anlı şanlı romancıdan daha samimi, daha özgün öykü anlatıcımız var lakin onların bize aktardığı hikayeler nedense hak ettiği okur ilgisini devşiremiyor, dil aleminde kendisine mülk edinemiyor.
Ayfer Tunç, bu makus talihi yenen en keskin kalem ama, o dahi bu samyelinden ağulanabiliyor.
Oysa öykü insanla başlıyor, ilk insanla, kadim insandan sonvakte değin sürüyor, bir insanlığın öyküsünden söz ediyoruz, her insanın her anki öyküsü, bu kocaman hikayenin bir bölümü, bir parçası ve tümü birden dünya büyüklüğünde bir öykü ırmağından akıyor.
Ben buna akıl erdiremiyorum, bu kültürün kitselleşmesi belasının bir sonucu mudur, o sürecin bir parçası haline mi gelmiştir, anlayamıyorum.
Evvelotel'in son öyküsü işte, imrendiğim, yazmak isteyip bi türlü yapamadığım o öykü : Serim-Düğüm-Çözüm.
Ayfer Tunç için, 'klasik hikayenin günümüzdeki en büyük temsilcisi' vs gibi beylik sözler edilip durulur.
Bu ezberi bozmak isterim : Ayfer Tunç, evet, bir gelenekten, bir damardan gelir fakat asla klasik tahkiyeci değildir, onun devamcısı asla değildir, o hep deneycidir, arar, bir imgeden, bir kelimeden, bir acıdan, bir anıdan, bir insandan, yanımızda yöremizde akıp duran o hayat ırmağında sürüklenen bir çaresizden yola çıkar ve her öyküsünde farklı bir 'dil' kurar, bir yapı çatar, bir atmosfer oluşturur.
İşte Evvelotel, kitaba adını veren öykü tam da böylesi bir metindir. Halas, yine yüreğimi fena halde burkan Halas böyledir. Ve favorim, Hiçbir Hikaye Göründüğü Kadar Temiz Değildir özellikle böyledir. Yanık Taşlar'da, bu tutum, yenileyen ve yenilenen eda taçlanır. Tevekkül'le yine, 'keşke ben yazsam' dedirten bir öykü okutur size.
Evvelotel'le Saklı'nın bir araya gelişi, başla sonun bitişmesi, tam da inisiyatik bir şeydir.
Anadoluda, 'iş başa döndü' diye bir söz vardır.
İş başa dönecektir bir gün. Bir gün bir ömürdür ve seherde başlar iş, yine ona döner.
Buna cem denir.
Cem, ayrıntıdan ilkeyi çıkarmak, onca kelam ederek, bi dolu obje arasında gezerek, pek çok insan tanıyarak, anlatarak, nice ateşlerde yanarak, nice çelişkiler, kirler paslar içinden çıkarak hep aslolana varmaya çalışmaktır. Yine de söylenen bir tahmin, bir dilektir. Kim gerçeği, gerçeğin aynını bilebildiğini, anlayabildiğini, anlatabildiğini iddia edebilir ki? Nasıl emin olabiliriz ki! Yaşam sürekli bize oyunlar eder. Bizatihi kendisi bir oyun bir oyalanma değil midir?
Belki de amaç, Ayfer Tunç'un dediği gibi, 'kendisi olmak'tır.
Kişi kendin bilmektir.
İşte bir öykü ancak bu kadar güzel bir giriş cümlesini hak eder : 'Hiçbirşey olmayabilirdi aslında.'
Bu, herşey olabilir, olacaktır, hazır ol, her an her şey olabilir de demektir.
Yaşamı bir oyun, bir düş, bir sahne olarak algılamanın yolunu bize ancak, bu öykü anlatabilir. Ya da şöyle demeli : Bu öykü bize, yaşamın her an bir oyun edebileceğini anlatacaktır.
Onu biz ne kadar Selva hanımın hikayesi -Tunç'da isimlere öykü eleştiricileri araştırıcıları özellikle dikkat etmeli- olarak okumaya çalışırsak çalışalım, o aslında bizim öykümüzdür, senin, benim, onun; bizim canımızı yakan öykü(lerden)dir ki, üç sıralı cümlede dile gelir : 'Acı çekiyordum./Ruhum ağrıyordu./Bütün kemiklerim ağrıyordu.'
Ayfer Tunç, Evvelotel'le bize bir kez daha gösterir ki, güzel 'tasvir' eder, arı duru anlatır,en karmaşık, hülasa edilemez acıları en sade dile getirir ve hep bir hikaye lezzetini dimağa armağan eder.
Son olarak size Doğru'nun öyküsünü salık veririm.
Türkçede okuduğum en nadide öykülerden biri bu.
Samimiyet dersi ancak bu kadar kısa, dokunaklı ve samimi verilebilir.
En doğrusu sözü kendisine bırakmak :
'Yığınla konuşan dudak görüyordu, hep bir ağızdan konuşuyorlardı üstelik, bir şey anlamıyordu, felçli çocuk bozadan vazgeçmişti, kek yemek istiyordu şimdi de. Bu insanların adlarını aklında tutması imkansızdı, herkese birden nazik olması imkansızdı, çok yorgun hissetti kendini hayalleri yıkılmıştı. İki bardak çay içip bir dilim de üzümlü kek yedikten sonra müsaade istedi. Görüşürüz dedi Asude'ye, bir daha görüşmedi.
Budur mesele.'
Evet bu çözü(l)m(e)di/ür aynı zamanda.
Mesele de burada başlar.
Siz bakmayın öykünün sonu olduğuna.
Ayfer Tunç bize yeni öyküler anlatacağını da ima etmektedir böylece. |