
Arkakapaktaki, 'hayatında herkesten ve her şeyden fazla sevdiği erkekten kaçarak Güneydoğu'nun dağlarında uluslararası bir araştırma grubuna katılan bir kadın' cümlesini okuduğumda 'dışardan', turistik ve oryantalist bir bakış açısıyla karşılaşacağımı sanmış, gerilmiştim. Sonrasında, 'kutsal Mezopotamya ovasının eteklerinde yükselen dağlarda süren tehditkar bir hayat' ifadesi kuşkumu daha da artırdı. Ne ki Altan'ın Güneydoğu sorunlarına ilişkin daha önce yazdıklarını biliyordum ve esasa ilişkin yaklaşımında alabildiğine dürüst ve namuslu olduğundan emindim. Yazdıklarıyla demokrasi kültürünün gürbüzleşmesine katkıda bulunduğuna inanıyordum. Tedirginliğimin belki de başka nedenleri vardı.Altan'ın sözcük dağarı genişti, Türkçenin kendine özgü ahengini dışavurmada oldukça başarılıydı, okurken o kısmen abartılı tasvirleri, özellikle iç dünya ile ilgili anlatımları, yansıttığı alemi muazzam bir görsel zenginlikle anlatışı, her şeyden önce bir tahkiye lezzeti yaşatıyordu. Fakat klasik romanın kalıplarından sıkılmış, bu akılcı ve geleneksel kurgudan bıkmış biri olarak Altan'ın romanını okumak yoruyordu beni. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Bilge Karasu damarı daha çok ilgimi çekiyordu. Bu önyargılarla En Uzun Gece'ye daldım.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Romanı sevdim ve Tehlikeli Masallar'dakini hatırlatan tutkulu ilişkinin doğasına, acılarına ve taşkınlıklarına ilişkin yer yer bıkkınlık ve tekrar hissi veren, kimileyin o 'dışardan' bakışın kalınlaştığı anlatımlarına rağmen, o yaralı coğrafyada olup bitenlere adil, dürüst ve merhametle bakan bir kalbin metni beslediğini gördüm. Kurgusal gerçeğin, hayatın gerçeğinden daha gerçek olduğu söylenir. En Uzun Gece'de bunun tümüyle geçerli olduğunu söylemek güç ama kimi olay ve tabloların anlatımında Altan'ın bizi gerçek olandan daha hakiki bir dünyayla karşı karşıya getirdiğini belirtmek gerekiyor. Ama asıl sorun Güneydoğu'nun öyküye bir fon mu yoksa bizatihi konu mu olduğu konusunda emin olamayışımız. Yelda ile Selim arasındaki gerilimli/tutkulu ilişki bizi çok fazla ilgilendirecek türde ve derinlikte gözükmüyor. Bölgenin fon olduğu izlenimini güçlendiren biraz da bu sanırım. Tutkulu bir ilişkinin tozu dumana katan cenkleri mi yoksa çoğu zaman fon olmaktan öteye geçmeyen bir sorunun trajik manzarası mı, hangisi En Uzun Gece'nin vücudunu vacip kılan şey? Bütün bunları söylerken hep Haşim'in, 'münekkit b.k böceğidir' sözü de aklımdan çıkmıyor, ya da 'bir şiiri (neden öyküyü romanı da olmasın!) anlamak üzere tahlil etmek, bir kuşu eti için kesmek gibidir' yargısı...Eh madem bir kitap okudum ve hayatım da değişmedi, belki birçok soruna ilişkin başka bir benliği dinledim, başka duyarlıklarla karşılaştım, bir dil oyununun içinde birkaç gün geçirdim ve bunu paylaşmaya çalışıyorum o halde izlenimlerimi özgürce aktarabilirim.
Gece sanırım Yelda'nın doğum süresinden kaynaklansa da, bölgedeki ve dolayısıyla ülkedeki kara kabusu imliyor. Kapak karartılmış, bölge tasvirleri ya karanlık veya dolunayla yıkandığında bile karaya yakın bir loşlukta. Orada zaten olup bitenler gecenin kara örtüleri altında kat kat gizleniyor ve yaşam birilerinin kirli oyunlarının kara sahnesinde, gecemavisinde, kirli beyaz, toprak renginin tonlarında geçip gidiyor. Birkaç hurafenin, birkaç kutsal kavramın, gücün, paranın ve ölümün gölgesinde akıyor. Asker sanıldığı ya da uzaktan göründüğü gibi değil. Orada hiçbir şey uzaktan göründüğü gibi/kadar değil. Taner bu yönden zengin bir 'karakter'. Yüzeydekinden daha zengin, loşlukta, karanlıkta kalan yönü var. Bir yüzü yok diğerleri gibi. Çok yönleri, yüzleri var. Heja da (abartıyor muyum yoksa?) sadece bizde şiddetli bir acıma duygusu uyandırmak ve sorunun dehşetini vurgulamak için üretilmiş bir figür değil. O da bir şeyleri imliyor olabilir. Rojda da öyle. Yabancılar zaman zaman figürasyon yapıyormuş izlenimi verse de, kimi diyaloglarıyla sorunun didiklenmesine katkıda bulunuyorlar. Yeri gelmişken bir dileğimi aktarayım: Yelda-Selim geriliminden çok 'kutsal Mezopotamya'nın yaşadığı bu uzun, derin ve tarihsel kabusun eksene alınmasını arzu ederdim. Veya şöyle diyeyim: Kitabı bu dileğin gölgesinde okudum. Köy ziyaretleriyle yansıtılan birkaç sorun dışında, bölgede yaşanan trajediye ilişkin bir düşkırıklığı duyuyor insan. Safça mı düşünüyorum bilmiyorum ama, Türkiye, bu muazzam trajediyi henüz edebiyatına taşıyamadı. Mehmed Uzun'un türkçeye sorunlu aktarılan anlatılarında da bu henüz dile gelmiştir diyemiyoruz. Orada sıradan bir insanın sıradan bir günü bir anlatıya kaynaklık edecek zenginlikte. Tekrar belirteyim: En Uzun Gece, en azından bu cesareti gösteriyor ve soruna adil yaklaşabiliyor. Bu, bünyede bir kanserin, ölümcül ama çok çok uzun süreçli bir kanserleşmenin hikayesidir. Bu acının dile gelmesi, hele dumanı üzerindeyken, yaşanırken dile dökülmesi zorların zorudur. En Uzun Gece'de yama hissi veren sahneler, kişiler ve olaylar yok değil. İnanılmaz güzel çevre ve ruh tasvirleri onları bağışlatsa da romanı zaafa uğratan o eksen sorunu dimağda bir eksikliğe yol açıyor.
Anlatı sürpriz bir sonla noktalanıyor, geride Taner'in yüzündeki karanlığı, Heja'nın iç burkan öyküsünü, Selim'in şokunu, Yelda'nın sakatlanmış ruhunu, Teğmen'in acınası halini, namus ve töre kurbanı genç kızların kanlı bedenlerini, onları öldüren kardeşlerin ve babaların trajik resmini bırakıyor. Atlan o gecenin katran karasına değip geçiyor, değmeyip delip geçiyor. O kabus hiç bitmiyor, o sis hiç dağılmayacakmış hissini veriyor. |