
Modern Türkiye öykücülüğünün, kendine özgü dili ve dünyasıyla en dikkate değer, en derinlikli ve özgül gramere sahip adlarından olan Rasim Özdenören'in, hikayecilik macerası, aynı zamanda 'biz'im acılarımızın ve anılarımızın da tarihidir. Lale Müldür'ün bir şiirinde söylediği gibi, 'biz', birşeylerin anısıyla ve acısıyla yaşarız O'nun öykülerinde. Hastalar ve Işıklar'dan itibaren Özdenören, bir dram odağı olan kasabalının, o, iyi tanıdığı, çocukluk yıllarını geçirdiği rafine topluluğun çözük ve trajik kişiliklerini, olaylarını ve acılarını resmetmiştir. Ama, O'na, kasabalının öykücüsü denmesi doğru olmaz. O, anlattığı insanların kişiliğinde, modern toplumun trajedisini betimler. Şeyleri, sokakları, evleri, çehreleri, beldeleri anlatırken gerçekte ruhun öyküsünü anlatmaktadır. Wıttgenstein'ın, dilin düşüncenin örtüsü olduğu düşüncesi, Pakdil'de olduğu gibi Özdenören'de de karşımıza çıkar. Yazarın özgül gramerinin ayrıntılarına inildikçe, hem anlatımın kılcallaştığı, hem de yaklaşılan her insan, olay, durum ve nesnenin ruhuna doğru nüfuz edildiği görülür. Sezai Karakoç, Hastalar ve Işıklar'a ilişkin bir yazısında şöyle der: 'Bu hikayeler, sanki bütünüyle bir paniğin romanıdır. Tarih mirasının çökerttiği bir evin, bir insanın kader trajedisidir. Bir ruh yaralanışının, tarihin karanlık baskısı altında, metafizik bir varoluş bunalımına çıkışının hikayesi. Hastalar ve Işıklar, Türk hikayeciliğinde, toplumumuzun derinliğindeki tarihi-metafizik acıyı yansıtan, yeni bir yön ve alan gösteren, önemli bir hamledir.' Ben, bu hamlenin bir boyutu olarak şunu da ayrıca vurgulamak isterim: Rasim Özdenören'le birlikte, köy ve kasabalının öyküsünü yazma geleneği yeni bir evreye girmiştir. O'nun, toplumcu gerçekçilerden daha sahih ve çarpıcı olan gerçekçiliği, resmettiği insanları ruhlarından kavraması ve dilinin evrensel nitelik taşıması, farkında olunmaksızın, modern Türkiye anlatıcılarını etkilemiş, anlatının kendi özgül dünyasının içten ve ağır ağır dönüşmesine yol açmıştır. Özdenören, bu yönüyle, modern Türkiye öykücülüğünde, yaklaştığı en noktasal ve yerel olguyu bile, evrensel bir sorun olarak ve evrensel bir dil dünyası içinde aktarabilen seçkin yazarlar arasında yer almaktadır. Bugün, ünü sınırlarımızı açmış bir çok yazar, Özdenören'e oranla geri ve zaaflarla malul bir gramere sahiptir. O'nun bu üstün niteliği, gelecek kuşaklarca daha derinden kavranabilecektir. Özdenören'in yazdığı dönemde, kültürün aşırı biçimde siyasileşmiş olduğunu ve Türkiye'de çeşitli edebi gettoların ve cemaatlerin, birbirine karşı alabildiğine kör ve sağır bulunduğunu da belirtmek durumundayız. Eserler ve yazarlar arasındaki duvarların zamanla aşınması ve yıkılmasıyla, Özdenören'in dili ve dünyası daha yakından tanınma imkanına kavuşmakla birlikte, bunun yeterince gerçekleşmiş olduğu söylenemez. Özellikle Çarpılmışlar, çağdaş Türkiye öykücülüğünde yekta bir eserdir. Noktalama işaretlerinin kullanılmadığı, bilinç akışının hiçbir dilsel pürüz göstermeksizin, berrak, billur suyun akışı gibi aktığı, dilin, nesnelerin yanında yöresinde, içinde, özünde, insanların ruhlarında, psikolojik boyutlarında gezindiği, insana, yaşamdan daha gerçek bir gerçeklik sunduğu nefis bir metin. Özdenören öykücülüğünde Çarpılmışlar'ın çok özel bir yeri olduğuna inanırım. Bu metinler toplamı, yeterince eleştirilmiş, incelenmiş ve değerlendirmeye tabi tutulmuş değildir. Çözülme, adından da anlaşılacağı üzere, ailedeki ve bireyin dünyasında dağılmayı anlatır. Necip Fazıl'ın Ruh Burkuntularından Hikayeler'ini çağrıştırmakla birlikte ondan daha derin ve temaların daha çok çeşitlendiği bir kitaptır. Çok Sesli Bir Ölüm ise, yine ölüm çevresinde dönen öyküsüyle ve Risale-i Nur'dan bir cümlenin inanılmaz bir derinlik ve gerçekçilikte açımlanmasıyla, az önce değindiğim evrensel niteliklere ve kalitelere sahip bir başka kitabıdır yazarın. Çok Sesli Bir Ölüm'ün televizyon filmi olarak gerçekleştirilmiş olduğunu, filmin yurtdışında kimi ödüller aldığını da hatırlayalım. Rasim Özdenören, bu öyküsünde, ruhun Yaratıcı'ya doğru kanatlanışını, Yunus'un, 'kafesten kuş uçmuş gibi' dizelerini anıştırır biçimde anlatır. Bu epik ve aynı coşumcu niteliklere öykü, öykü tarihimizde özel bir yere ve değere sahip olmalıdır, diye düşünürüm. Yazarın, öykü yazımına bir süre ara verdiği ya da seyrelttiği bir dönemden sonra, akabe yayınlarının hikaye dizisinden çıkardığı, Kasım.1983 tarihli Denize Açılan Kapı'sı ise, öykü macerasında tematik ve dilsel açıdan bir farklılaşmayı işaret eder. Bu farklılaşma, büyük bir boyutta değildir ama, yazarın biraz daha deruni ve tabir uygun düşerse sufiyane eğilimlerinin belirginleşmesi anlamında kullanılmaktadır. Öteden beri Rasim Özdenören'in öykü ve düşünce dünyasında 'akılcı' yanı ile 'coşumcu' yanı atbaşı yürümüştür. Bu kadar sistematik düşünebilen, alabildiğine soğukkanlı ve sakin; gözlem gücü son derece güçlü, yaklaştığı en trajik duruma bile sessizce yaklaşabilen bir insanın, bu denli etkileyici, duygusal ve şiirsel metinlere imza atması, yüzelsel bir bakışın anlamakta güçlük çekeceği bir durumdur. Ne ki, O, durgun bir deniz gibi, içinde muazzam bir dünyayı saklamaktadır. Deniz derken, Denize Açılan Kapı'daki denizin, doğrudan tasavvufi bir imge olduğu belirtilmelidir. İlginç bir biçimde, bu kitabın adına, içindekilerde rastlamayız. Yazar, öykü başlıklarından birini değil, doğrudan, metinlerin ima ettiği bir başlığı kitaba çıkarmıştır. Deniz deyince bende ilk anda İbn Arabi hazretlerinin şu duası çağrışır: 'Ey Rabbim, beni, Senin sonsuz birlik denizine daldır.' Bu gelenekte deniz, yolların yönünü gösteren sonun bir işaretidir. Martin Lings'ten de öğreniyoruz ki, 'zaman zaman bir ilham, büyük bir med ve cezir dalgası gibi, sonsuzluk denizinden bizim sonlu dünyamıza akar. Böyle bir dalganın başlangıç yeri ile mesafesi ve dünyaya geliş zamanı arasında herkes tarafından benimsenmiş genel bir ölçü yoktur. Bu dalganın geçiciliği, sonluluğun sonsuzluğa katılmaya bağlı olması gibi, sonsuz olanın sırrına katılmaya bağlıdır. Geçici olması nedeniyle, tarihin belli bir anında dünyaya ilk olarak ulaşmış olmalıdır. Fakat o an, zamandan kurtulma anlamındadır.' Özdenören'in öyle sanıyorum, kitabına bu adı vermesi, yani, bütün bir irfan tarihimizin en temel imgelerinden biri olan 'deniz'i kullanması, böylesi bir imayı da içeriyor olmalıdır. Deniz, dünya ile dolu olanın, med ve cezirle bir dengeyi aradığı, tüm çabalarının kendisini o semavi kapıya doğru yönelttiği bir imge olarak karşımıza çıkar. Yazar, öykülerinde, 'arkada kalan su'yla değil, med cezir dalgalarıyla ilgilenmektedir çünkü. Bilir ki, beden, kalkış gününe değin, bu med ve cezre giremez. Ruh ise, ölümü beklemek zorundadır. Ancak o zaman kendisi ölümsüz olmasına rağmen, ölümlülük dünyasından kurtulabilecektir. Aslında bu simge, tüm semboller gibi, gerçeğin bir kesitini yansıtmaktadır. Tümüyle aslı kapsaması söz konusu olamaz. Ama kitaptaki öyküler dikkatle okunduğunda, yazarın zihninin ardında, asl'ın daha pek çok boyutunun resmi olduğu görülebilecektir. Denize Açılan Kapı, Rasim Özdenören'in beşinci öykü kitabı. Yazar, oynanmaktan çok okunmak için yazıldığını belirttiği iki oyunu da kitaba almış: Kapıyı Vuran Kim ve Beklenen. Bu metinleri de, öykü okur gibi okuyabiliyoruz. Bunlar dışında kitapta sekiz öykü yer alıyor: Ocak, Sabahın Seher Vaktinde Aman, Bir Adam, Karşılaşma, O Zaman, İt, Öteki ve Çekirgeler. Her biri ayrı tat ve etkiye sahip metinler arasında, benim söz konusu etmek istediğim, İt başlıklı öykü. İt, daha önce denenmemiş bir şeyi yapıyor, bir 'kuvve'yi kişileştirerek anlatıyor. Bu metin, Yusuf Peygamberin, şerrinden Rabbine sığındığı 'nefs-i emmare'ye ilişkin Türkçede yazılmış en güzel hikaye. Nefsin sürekli kötülüğü buyuran, en alt düzeyi olan 'emmare' niteliği, bu metinde, 'it' simgesiyle anlatılıyor. Öykü, doğrudan İt'in tasviriyle başlıyor: 'kimi zaman kapkara tüyleri pırıl pırıl olmuş parlıyor, bakıyorum irileşmiş, kocaman olmuş, ne denli kırbaçlarsan kırbaçla bana mısın demiyor, dişlerini gösteriyor, kara, pırıl pırıl tüyleri arasında saldırmaya hazır, eksiksiz, duru bir beyazlıkla parlayan korkunç dişlerini..hırlıyor, üzerime sıçramak, atılmak istiyor.' Böyle bir öyküye, ancak böyle başlanır diye düşünüyorum. Devamında, nefsin nitelikleri, yine bir itin tasviri biçiminde anlatılıyor: 'biliyorum böyle zamanlarda (kudurganlaştığı anlarda. SY) ses çıkarmayacaksın, elinden gelirse önüne bir kemik atacaksın, ama ona verecek kemiklerim yok benim, olmaması gerek, buna karşın önüne çömelip beklemek de onur kırıcı bir davranış, kimse kendini köpeğe biat etti dedirtmek istemez, tuhaf bir açmazda olduğunuzu duyumsuyorsunuz. İşte tam o sırada efendimin ayaklarının dibine fırlatıp atmak istiyorum onu, bırakayım kırbaçlasın..ama karşı koyuyor, bir canavar haline gelmiştir(...)' Burada, 'efendi', mürşid-i kamil olarak okunabileceği gibi, kalp ya da akıl olarak da yorumlanabilir. Akıl derken, kalbin bir işlevi olarak akıldan söz ediyorum. Bediüzzaman'ın Yirmiüçüncü Söz'ünün İkinci Mebhas'ının İkinci Nüktesi'ndeki bir vakıasını hatırlıyorum. Şöyle diyor: 'Hakiki terakki, insana verilen, kalp, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine layık hususi bir vazife-yi ubudiyyetle meşgul olmaktır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalp ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sükuttur. Şu hakikati, bir vakıa-yı hayaliyyede şöyle bir temsilde gördüm ki: Büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi, nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık...Dikkat ettim, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabancı gençlerle tatlı sohbetler ediyor. Yetişkin kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi, bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş, hep nazik vazifeler muattal kalmış, ahlakları sükut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlar.' Bediüzzaman, vakıanın sonunda, simgeleri çözerken şöyle diyor: 'İşte o şehir, hayat-ı içtimaiyye-i beşeriyye ve medine-yi medeniyyet-i insaniyyedir. O sarayların her birisi birer insandır. Saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalp, sır, ruh, akıl gibi letaif ve nefis ve heva ve kuvve-yi şeheviyye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir latifenin ayrı ayrı vazife-yi ubudiyyetleri var. Nefis ve heva ve kuvve-yi şeheviyye, kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevaya musahhar etmek ve vazife-yi asliyelerini unutturmak, elbette manen sükuttur.' Böylece, İt öyküsünde, 'efendi', bize, çokkatlı bir okuma için imkan sağlamış oluyor. İt'in yani nefsin arzularını doyurmak yerine, onu, bir mürşid-i kamilin terbiyesine vakfetmek ya da kalp ve aklın buyruğuna vermek, onu kırbaçlatmak gerekmektedir. Özdenören, nefsin niteliklerini anlatmayı sürdürüyor: 'Kudurgan bir hırsla koşuyor kara parlak kısa tüyleri (virgülsüzlüğe rağmen burayı rahatça okuyabiliyoruz) hızın rüzgarıyla handiyse uzamışlar bir yele gibi süzülüyorlar ve sonsuzun elinden tutarak bir şimşek gibi savurduğu ve savrulurken ıslıklar çalan kırbaç böğrüne yapıştıkça o hiç kesmediği hırlamasıyla ve bozmadığı düzenli hızıyla başını çevirip kırbacı şaklayan böğrünün üzerinden dişleriyle tutup uzaklaştırıyor ve kırbaç, kırbacın aman vermez şiddeti saydam, cisimsiz bir şeye çarpmış gibi, bir boşluğa savrulmuş gibi etkisini yitiriyor, it, anlaşılmaz bir beceriyle bu işi başarıyor.' Nefsin, belirtileri ve işaretleri anlatılmasına rağmen, Yazar, somut bir varlığı anlatıyormuş gibi sıkı bir tasvirle bize, onu adeta çıplak gözle gösteriyor. Bunu yaparken, özellikle, 'saydam, cisimsiz bir şeye çarpmış gibi' ifadesinde olduğu gibi, aslında soyut bur şeyi, bir kuvveyi anlattığını da ima ediyor. Burada ifadenin alabildiğine kılcallaştığını görüyoruz. Nihayet bir benzetme daha yapıyor: '(...) şeytan olmadığını, ta kendisi olduğunu bu doyumsuz ve direnen, kesiksiz isteğinden anlarsın ve o karanlıkları gözler, karanlıkta perdelerin arkasına çekilerek beklemeyi sabırla-hayır bu kelime yanlış kullanılmıştır, çünkü kendini yiyerek tükettiğinin bilincindedir ve asla sabırlı değildir- beklemeyi bilir, sabırsızca diretir, caymayacaktır.' Yine, bir parantezle, Yazar adeta bir yabancılaştırma efekti yaratarak, anlatıya okuru da katar. İt'in hallerini anlatmayı sürdüren Özdenören, bir çeşitleme yapar ve, bir gün bir araba araba çarpmasını, yaralı olarak kadının çalıştığı hastaneye kaldırılmak istediğini belirterek şöyle der: '(...) ve kadın bir hemşire olarak yaralarına dokunsun. Hayır, yüzünde hiçbir sevecenlik yoktu kadının, böyle olduğu için değildi onun yaralarına dokunmasını istemesi, hastanede çalışıyordu da ondan. Genç de değildi, ne ki gösterişli, kösnül bir duruşu vardı, bu yüzden sevişmek istiyordu onunla.' Kadın, bu çeşitlemede, el-Cevziyye'nin dediği gibi, 'şeylerin dünyaya en çok benzeyeni' olarak yine bir simge biçiminde yer alır. İt, bir çatı aralığında yatmaktadır. Küçük bir penceresi vardır dışarıya açılan. Herşeyi oradan gözetlemektedir. Bu, varlığının tutkularıyla sınırlı olmasını imler. Bu kez, İt'in yaşadığı çatı aralığının bulunduğu evin sahibesi yaşlı, ermeni kadın öyküye girer. İt, 'ilk günler', onları, 'günaydın ya da tünaydın diye selamlardı, sonra selamlamasına cevap verilmediğini anlayınca o da vaz geçti bundan, herhangi bir eşya, bir sandalye, bir saksı, bir sebze artığı gibi bakıyorlardı birbirlerine.(...)' Nefsin, bir 'nesne' gibi algılanışına yönelik bir gönderme olarak okunabilir bu satırlar. Yazar, kadın imgesini öykü boyunca kullanır. İt, kadının eve gelmediği gecelerde, kendisine ihanet etmiş duygusuna kapılır, çünkü kadın yalnız yaşamaktadır ve böyle birinin yalnız yaşayabileceğine inanmaz. Kadının sahibi olmadığını bildiği halde, bu ihanete uğramışlık duygusundan kurtaramaz kendisini. Metnin sonuna doğru, İt, at kadar büyür, bulantı veren soluyuşları ve hırıltıları tavan arasının ufuksuz ve umutsuz duvarlarına çarparak ufalanıp gider. Ama it yine de memnundur, az önce gördüğü görkemli memelerin arasına yatarak ve artık fazla bir şey düşlemeden balçık gibi yatağına, bataklıktaki bir manda, güneş altında nasıl hızla gevşeyip kalırsa, öylece sızar, kendinden geçer. Öykünün bir yerinde, Yazar, 'beceri itten kopmak değil fakat onun tasmasını sürekli elinde bulundurabilmektir' cümlesini aktararak, bir tür öykünün izleğini ortaya koymuş oluyor. Rasim Özdenören öykücülüğünün tipik özelliklerine sahip olan bu metnin, edebiyatımızda az örneği olan türden bir anlatı olduğu kesin. Evrensel bir olguyu, nefsin bir düzeyini, kişileştirerek anlatan Yazar, simge olarak seçtiği İt'in imkanlarıyla, soyut olanı somut alanda ustalıklı biçimde yansıtabiliyor.Bu, Özdenören'in öykü evrenini yeterince ele veren bir özellik. |