
Rasim Özdenören'in Çok Sesli Bir Ölüm'ü, bizi çok sesli bir öykü şölenine davet edip durur yıllardır. O çağrıya katılanlar içinse, her okunuşunda sırlarını açmaktan çekinmez ve yorulmaz. Edebiyat Yayınları'ndan çıkan nüshasını kitaplığımda özenle korurum. Başım dara düştüğünde, gönlüm hikaye okumak istediğinde, bir Rasim Özdenören'in Çok Sesli bir Ölüm'üyle Çarpılmışlar'ına uzanırım, bir Mustafa Kutlu'nun Bu Böyledir'ine.
Gerçekten de bu böyledir: öykü de şiir gibi çoksesli bir dildir.
Çoksesli derken çok katlı, çok çağrışımlı hatta çok şiirsel de demiş oluyorum. Şiir ruhun dilidir.
Bu dil dünyasının bir kapısından girince bizi, Çok Sesli Bir Ölüm, Halil, Kan ve Çatışma başlıklı dört öykü karşılar. Bunlara öykü mü hikaye mi demeli emin değilim. Zira öykü bana daha çok, kısa ve imajlarla dolu metinler için doğru gelir. Özdenören'in gelenekle sıkı bir ilişkisi olmasına rağmen, daha modern, psişik ve toplumsal süreçleri anlatması ve bilinç akışına benzer bir niteliğe sahip olması, öykü kelimesini kullanmayı gerektirebilir. Her neyse adına kıssa, öykü, hikaye, mesel, masal, ne denirse densin, sonuçta bir insanlık halidir anlatılan.
Rasim Özdenören'in Çok Sesli Bir Ölüm'ü bizim kuşağın edebi belleğinde özel bir yere sahiptir.
Daha kişisel baktığımda benim açımdan özellikle filmleştirilme sürecinde Çarpılmışlar'daki Mor Sinekler'le birleştirilip Risale-i Nurlardaki ölüm anektodlarının da katılmasıyla öykü adeta manevi bir şölene dönüşmüştür.
Özdenören'in yolu, bu üç kitapla, (Çözülme, Çok Sesli Bir Ölüm ve Çarpılmışlar) kendini ayrıntılı biçimde bize tasvir etmiştir.
Bu tasvirin içinde, bir dram odağı olan kasabada, küçük taşra kentlerinde ve nihayet büyük kentte yaşanan insani ve toplumsal çözülüş bütün detaylarıyla dile gelir.
Yazarın özellikle o bozbulanık, o bunaltıcı çevre ve doğa dekoru içinde, değerleri yiten, altüst olan toplumun kaosunu ve o kaosta yitip giden insanın çaresizliğini yansıtırken kalemini bir büyücü gibi kullandığı kesindir.
Özellikle bu üç kitaptaki öyküleriyle Özdenören, iç alemle dış dünyanın bağlarını olağanüstü güzel kurar.
Bu anlatımın ilk ve saf örneklerini Çok Sesli Bir Ölüm'de buluruz.
Halil'in insanı hüzne boğan trajik öyküsü bi yana, kitaba adını veren ölüm hikayesindeki çaresizlik ve sondaki o muazzam genişleme (bast) hali, metne muhatap olan okura, adeta, 'işte' der gibidir, 'bakıp da göremediklerin bunlar.'
Bu böyle değil midir? Sanatkar bize gerçeğin göremediğimiz boyutlarını göstermez mi?
Özdenören, bunu Çok Sesli Bir Ölüm'deki öykülerinde imalarla, dolaylı biçimde ve imajlarla yapar.
O'nun sonraki öykülerinde de bu hususiyeti kılcallaşarak ve nisbeten farklı bir vadiye doğru yönelerek sürmüştür. Denize Açılan Kapı'daki öyküler artık İlahi Hakikat'e açılan menfezler olarak okunmalıdır.
Sonraki her metninde Özdenören, gaybın iç gözle araştırması denebilecek bir çabanın izsürücüsüdür.
Esasında bu temalar, onun başından itibaren göz koyduğu konulardır ama, her yaşın ve çağın (eskiler buna vakt derlerdi) dili kendine göredir.
Hal neyi iktiza ederse dil öyle konuşacaktır.
Vakt'ın, hal anlamına gelişini bize Özdenören hatırlatır.
Bu, gerçi kendisini gönül gözüyle dinleyenler için geçerlidir ama, herkes, onun öykülerinde kendi ruhuna seslenen bir uyarıcı, bir ima edici bulacaktır.
Kutlu, bunu sadelikle yapar, Özdenören çoksesli dille gerçekleştirir.
Her gerçek sanatkar, aynı zamanda bizim elimizden tutar, karanlığın ve nurun arasına, gölgeye taşır.
Karanlıkta kendimizi görmeyiz, nurda ise gözlerimiz kör olur, bize, gölge olduğumuz ve gölgede kalmamız öğütlenmiştir.
Bu öğüdün dile geldiği metinler arasında Özdenören'in öyküleri öncelikle anılmalıdır.
Dilinin çok sesli oluşu sanırım bu sırdandır.
Bir de zamana karşı dayanıklı olması gerektiğini sezdiğindendir.
Zira tek katlı ve gündelik dil, bir zaman sonra, dipderinliği olmadığından, rüzgara karışan kuru yapraklar misali uçup gidecektir.
Oysa her baktığımızda bize yeni bir veçhe gösteren dil, işte çok sesli olan dil, varlığın evi olmaya adaydır.
Varolanı tasvir eden dille, varlığa ilişkin soran ve araştıran dil arasındaki farktan da söz etmiş oluyorum bunu söylerken.
Varolan varlığı tehdit eder. Bu tehdidin aracı olarak dil, Hölderlin'in dediği gibi 'mülklerin en tehlikelisi'dir.
Bunun varlığımız açısından bir başka yönü daha vardır ki, ona da şair, 'uğraşların en masumu' der.
Çok sesli bir öykü dilinin sahibi olarak Rasim Özdenören'in metinleri, bu çift yönlü tabiatıyla, bizi hem en gerçekçi sınırlarda tutar hem de sürekli gerçeğin üzerindeki gerçeğe doğru kışkırtır. |