
"ben böyle bekliyorum yollarda, gülüm
imlası kırık kalbimle seni"
Cafer Turaç
Seksenli yılların ilk yarısında patlak veren, 'şiir-hakikat' tartışması ve sonrası da gösterir ki, modern Türkiye şiirinin İkinci Yeni'den sonra (ayrı, gürül gürül bir damar olarak Necip Fazıl-Sezai Karakoç-Cahit Zarifoğlu şiir ırmağını kısmen ayırırsak) taçlandığı ve sonrasında bir gerileyişe, bir çözülme ve güçsüzleşmeye, bir irtifa ve derinlik kaybına uğramasından önceki son büyük hamlesi seksen kuşağıyla gerçekleşmiştir.
Bu sürecin Lale Müldür, Ahmet Güntan, Arif Ay, Haydar Ergülen, Hüseyin Atlansoy gibi adları arasında Sessiz Redifler'le gönlümüzde taht kurmuş olan Cafer Turaç'ın şiiri, hem geleneksel sesi taşıması hem de modern yaşamın kaosunu derinden derine eleştirerek, bir iç huzuru, manevi-inisiyatik bir öğretinin sükunetini, irfani bir rüzgarın bir çöle ve yangın yerine çevrilmiş olan modern zamanlara bağışladığı imkanları bünyesinde taşır.
O, hem bizim gençlik heyecanlarımızın ağırbaşlı, sessiz ve mütevazi bir taşıyıcısı, hem de 'zarif efendi'mizin şairidir. Bize, Amasya'dan yazdığı o canım mektupları ne zaman okusak, bizi ilkin 'sesinin rengine hapsedip' ardından bırakıp gidişinin hüznüyle şöyle deriz: 'nasıl tanınabilir yüzüm(üz) sen(siz)inle?'
Nihayet Cafer Turaç, bu ayrılığa bir son verdi ve İz Yayıncılık marifetiyle bütün şiirleriyle buluşturdu bizi.
Kitabı elime alır almaz doğruca iki şiire koştum: 'Mutsuzun biriyim işte...' diye başlayan aramıza bir değirmen gülü sokan' şiire...ona küskünüm diyemedim, zira Cafer Turaç'ın bize anlattıkları ve onları taşıyan kelimeler, varlık(ımız)la bizi barıştırıyor. Cafer Turaç'ın şiiri, son yıllarda bir türlü yazılamayan o yüksek sesle okunabilen bir şiir aynı zamanda. Hem damarlarımıza sinsice sızan ve kılcal uçlara dek yürüyen hüznün, hem de bizi yatay boyuttan, o boyuttaki yaralanmalardan, örselenmelerden kurtaran, onaran, iyileştiren bir şiir...
Onu okurken hem, Yaşar Kurt'un, 'uzun uzun anlatamam her şeyi/böyle olsun istemedim ben de...' diyen ve çello ile kalbimizin en mahrem hatıralarına dokunan ezgisini dinlemiş gibi olursunuz hem de, Yusuf'un Babası Yakub'un körlüğünün sırlarına muttali olursunuz. Bu, İbn Arabi'nin beyan buyurduğu üzre, bir 'bir tuzak ve sınav yolculuğu'dur.
Belki de bu acıyla Cafer Turaç, 'mutsuzun biriyim işte, efendim, efendim zarif efendim' diye başlar. Biz de O'nun bize Amasya'dan yazdığı mektuptaki,
'nasıl tanınabilir yüzüm seninle
böyle bırakıp gittin ya beni
dalgın bir kuğuydum, oyalanmadın
sesinin rengine hapsettin beni.
ve şimdi bir büyük anısın sokaklarımda' dizelerini, Yakub'un Yusuf'a seslenişi olarak okuruz.
İbn Arabi, hakiki şiirin Yusuf'tan (as) alındığını söyler. Yusuf Peygamber, aşk gezegeni olan Venüs'te mukimdir. Şiirin hası oradan gelir. Yusuf kıssasının sırları açıldıkça, şiirin, Cafer Turaç şiirinin gizemi de bize bir ayna gibi kendi anılarımızı ve acılarımızı göstermeye başlar:
'herşey dağılıyor, seninle şimdi
ah! künhüne vardığım sırlarım bitti
yüzünle sınandım, senin yüzünle
yalnız tasan kaldı bana, hafifliğinden
bir su kenarında akan gözlerim
ayrılık topluyor dudaklarından.'
İbn Arabi, bu 'sınav ve tuzak yolculuğu'nu anlatırken şöyle der : 'Allah bir kuluna ikramda bulunduğu zaman, onu kulluğunda yolculuğa çıkarır. Rububiyet süsünü ancak kulluk makamına erişenlere giydirir.'
Bu, şiirsel bir yolculuktur. Hölderlin'in dediği gibi, 'insanoğlu yeryüzünde şairane oturur.' Beşer değil, insandır yeryüzünde şairane ikamet eden.
Bu yetkinlik düzeyine ulaşanın başı 'bela'dan hali kalamaz. Bu sırdandır ki şairler ve azizler, derdi derman bilmişler, 'bela-yı aşk ile kıl aşina beni' diye yakarmışlardır.
Kimse bu düzeyde izzet ve rahatı tekmil edemez, edememiştir. Belki de bunun en şiddetlisine maruz kalanlar şairlerdir. Sezai Karakoç, bir yazısında, şairin 'paratoner' oluşundan söz eder. Yusuf'a 'güzellik' izzeti sunulmuş, ardından 'kölelik' zilletiyle sınanmıştır. Hiçbir gücün karşısında duramadığı bu erişilmez güzelliğine rağmen birkaç dirhem pahayla satılmıştır. Bu, zilletin son sınırıdır, güzelliğin izzetinin yüceliğine karşı koyar.
Yusuf'un yolculuğunun güzelim yorumunu en güzel biçimde İbn Arabi yapar : 'Sonra kardeşlerin kalplerinden merhamet duygusu sökülüp alındı. Oysa güzellik her zaman ve her açıdan merhameti çeker. Bu da gösterir ki, ilahi emir konusunda kulların elinde bir şey yoktur. Yusuf'un izzeti, zilletle yok edilmiştir. Böylece nefsi, ilahi izzetle aziz kılınmış bir halde yolculuğuna devam etmiştir. Bil ki Allah, inanmış nefsin, Kendisine doğru yolculuk yapmasını isteyince, onu, daima kötülüğü emreden ve çokça kınayan kardeşlerinden geçici dünya değeri olarak ucuz bir fiyata satın alır. Böylece onu babasından, Yakup'tan, yani akıldan ayırır. Nefis akıldan ayrılmaksızın Hakikat'e doğru yolculuğa çıkamaz. Akıl, büyük bir üzüntüye kapılır, kedere gömülür ve aralıksız gözyaşı döker. Durmaksızın ağlar ve sonunda gözlerini yitirir...'
Turaç'ın hangi teessürlerden, hangi düşüncelerden, hangi ateşleyici ve hareketlendirici imajlardan yola çıkarsa çıksın, hep bu kozmik yolculuğu anlatır dizeleri :
'herşey seninle şimdi, karanlık kışla
gömleğime değen berrak bir türkü
al al götür beni akşamlarına
gideceğim adres yeni değil ki
oralarda sevi, birkaç menekşe'
Yakub yani akıl ayrılığın acısıyla döktüğü gözyaşlarından kör olur çünkü göz görme yeteneğini yitirmemiş olsa da, koyu karanlıklar görülecek nesneleri perdeleyince göz sahibi kör olmuş demektir. Eğer göz var olursa karanlığı görür.
Ayrılık acısı ateştir, ateş ışıtır ve 'gözlerine boz geldi' denilmiştir, beyazlık ifadesi kullanılmıştır.
İbn Arabi, 'çünkü' der, 'ışık ruhani bir nur olduğu gibi beyazlık da cismani bir renktir.'
'alın beni bu beyaz söz saltanatından, çıkarın
işaretinizin derin selahiyetinden
ve tek parça sesiniz kalsın bana, üzgün geyiklerini bıraktığı gökkuşağından'ı da böyle okumak mümkündür.
Sonra Yusuf satılır, köleleşir, yani başkasının malı haline gelir ve külli nefisten ibaret olan kadına, 'ona değer ver ve güzel bak' denilir. Değer'in anlamı, ona kendisini bahşetmesidir. Yusuf'un benliği doğal bağlardan arınmıştır. Bu yüzden görenler, 'bu bir beşer değil, melektir' derler.
Yusuf zindana düşer. Bu, Hakk'ın gayretindendir. Külli nefs, onu heykelinin zindanına hapseder. O da durmaksızın kendi sırrı kapsamında efendisine kulluğu adına yalvarır. Sonunda külli nefs, isteyenin kendisi olduğunu, onun böylesi bir arzu duymadığını itiraf eder. Böylece efendi açısından onun koruyuculuğu ve güvenilirliği kesinleşir.
Sonra baba konumundaki aklın bulunduğu yerde kuraklık baş gösterir. Oğlunun şehrinde bolluk olduğunu duyar. Kör olduğu için oğlunun orada olduğunu bilmemektedir.
'derler ki imlası kırık kaderin
içinden geçermiş ferhatın kahrı
ya ben sana nasıl gelirim şirin
bulutun içinden rüzgar sesinden
ya ben sana nasıl gelirim ferhat
kalbimdeki ırmak sakinliğinden' dizeleri bize bu gelişin, göremeyişin ve nihayet kavuşmanın çağrışımlarını taşıyabilir.
Yakub'un kokuyu alması ve gömleği yüzüne sürmesi, aklın, arınmış nefsin izzetiyle onurlanmasıdır.
Şair, bambaşka bir macerayı anlatırken,
'herşey seninle şimdi, karanlık kışla
gömleğime değen berrak bir türkü
al al götür beni akşamlarına
gideceğim adres yeni değil ki
oralarda sevi, birkaç menekşe' der ve bu kokuyu duyarak, o gömleği yüzüne sürerek konuşur.
Gerçek şiirin Yusuf'un katından indiğinin ışıltılı bir belirtisi, Cafer Turaç'ın şiiridir.
Bu şiir, bize değer bir Yusuf gömleği, bir Yusuf kokusudur. |