
Başlık ağır görünebilir ama, Türkiye'de yazar-yayıncı-okur ilişkisi bana öncelikle bunu hatırlatıyor. Kitap bir 'mal' olunca, ister istemez, 'piyasa'nın isterleri devreye giriyor. Genelleme yaptığımın farkındayım. Bu üçgenin dışında kalan çok sayıda yayıncı yazar ve okur var, ama egemen sistemin nosyonları bu çok sayıdaki yayıncıyı da giderek pençesine alıyor. Şöyle başlayalım: İlk kitabını yazmış, çiçeği burnunda bir yazarsınız. Bunu nasıl okura ulaştıracaksınız? Birkaç alternatif var: Ya, çok sayıda çoğaltıp, ayrı dosyalar halinde, öncelikle 'ideolojik' olarak yakınlık duyduğunuz yayınevlerine gönderecek ve bekleyeceksiniz. Yayınevi eğer dosyayı satmayacağı öngörülse de yayınlayabilecek tuzu kurulukta ise, eh biraz da metne bakarak yayın kararı alabilir. Derken sıraya konur. Dosya üç beş ay bekler ve uygun bir yayın mevsiminde neşredilir. Yayınevi, sizde 'istikbal' görüyorsa biraz promosyon da yapabilir. En düşük telif ücretini öder, sizin metnin yaratıcısı olmanız filan pek önemli değildir. Burada önemli olan, yayınevinin ona yatırdığı paradır. Belirleyici olan budur. Daha sonra, yani kitap kendisini üç dört ayda amorti etmişse, ikinci kitabınızın aynı yayınevince yayımlanması söz konusu olabilir. 'Biraz promosyon', kitabın geri dönüşünü daha kısa bir süreye çekebilmişse, ikinci kitap için bu artırılabilir de. Kitabınızı yayımlatmak için bir başka yol, dosyanızı, daha önce o yayınevince çalışmış veya çalışmakta olan bir 'yazar'ın tavassutuyla ulaştırmanızdır. Bu durumda bir peşin kredinin de sahibisiniz. Dolayısıyla yayınevi sizi potansiyel bir sömürge olarak görme konusunda rahat davranamaz. Metniniz eğer sizin için yeterli bir referans sunabiliyorsa, bu 'tasavvut'la birlikte yayınevinin kıdemli olmasa da kişilikli ve haksahibi bir 'ortağı' olabilirsiniz.
Kitabınızı yayımlatmanın bir başka yolu ise, ideolojik ve/veya parasal çıkarların öncelendiği bir yayıneviyle, çıkar ekseninde buluşmanız ve hem kazandıran hem de kazanan bir 'yazar' olmanızdır. Nihayet bir başka alternatif: Referansı değil performansı önceleyen, fikri ve estetik kaygıları, çıkar kayfılarından fazla olan bir yayınevine doğrudan metninizi vermenizdir. Bu durumda, metin yayımlanmayı hak ediyorsa, herhangi bir kuşkunuz olmasın okura ulaşacaktır. Gerçi bu üçgenin bir başka ayağını da dağıtım ağı oluşturur. Kitap, yayımlandıktan sonra, okura dağıtımcı eliyle ulaştırıldığı için burada da ideolojik ve mali çıkarlar devreye girer. Bu düzeneğin dışında kalan yayıncı ve yazarlar, kişiliklerini yitirmeksızın, ilkeli ve ısrarcı oldukları sürece, kendi okurunu oluşturabilirler. Bunun iki örneği, Sezai Karakoç'un Diriliş, Nuri Pakdil'in Edebiyat yayınları tecrübesidir. Yıllar önce Sol Yayınlar da, 'piyasa'yı dikkate almaksızın, kişisel ve ilkeli bir yayıncılık çizgisi izlemişti. Bu türden deneylerin kurumsal kimliğe sahip büyük yayınevlerince yürütülebilmesi de söz konusu olabilir. Bu bağlamda birçok yayınevi sayılabilir. Ama burada da karşımıza ilkeli bir yönetici çıkar. Onun kişisel performansı, yayınevini ilkeli bir yerde tutabilir. Bir farkla ki, yayınevi giderek, o ilkeli yöneten aklın denetiminden çıkar ve piyasa koşullarına teslim olur. Esasında yayıncı-yazar-okur ilişkileri, günümüzde yaygın olarak piyasa şartlarının dayatması altındadır. Yayıncı ister ki para ve emek koyduğu 'ürün' çok kazandırsın. Bunu meşrulaştırırken de, 'yeni yayınlara mali zemin sağlamak'tan söz eder. Ne ki durum tam da böyle değildir. Birinden on kazanan yayıncı, ikincisinden yirmi kazanmayı hedefler ve bu artarak sürer. Arada kendisini mali olarak güç duruma sürükleyen birkaç yayın gerçekleştirmişse, bu, ona ders olur ve bir daha kazandırması muhtemel olmayan 'ürün'lere yönelir. Yayıncı-yazar ilişkilerinde, okur belirleyici konumdadır. Okurun ilgisine mazhar olmayan bir yazar, yayıncının gözünde en hafif ifadesiyle 'kötü' veya 'başarısız' bir yazardır. 'Akıllı yazar', kendisini okutabilendir. Kitlenin kabulüne mazhar olmayan bir yazarı, çoğu yayınevi sevmez. Yaşadığımız günler, 'nitelikli olanın popüler, popüler olanın ise nitelikli olamayacağı' önermesini de yanlışlayan, oldukça kafa karıştırıcı yayın ortamlarına sahne olmaktadır. Bu durumda performansı önceleyen bir yayıncıyı güçlükler beklemektedir. Yayıma değer gördüğü kitabın okurca aynı ölçüde benimsenmemesi, başkalarının bir koyup beş aldığı bir zemine baştan yenik girmesi anlamına gelecektir. Oysa bir koyup en azından iki alması gerekir ki yayın etkinliğini sürdürebilsin. Sorunun bir başka boyutunda ise, kitabın kişisel ve organik niteliklerinden çok, anonim ve mali özelliklerinin öne çıkarılması yatmaktadır. Bu ise ciddi bir kafakarışıklığına yol açmaktadır. Nitelikli olanın popüler olamayacağına ilişkin önerme, bugün kural bozmayan istisnalara rağmen geçerliğini korumaktadır. Sorunun bir ucunda yayıncı diğerinde yazar dururken, okur, ikisi arasında daha oynak bir eksene yerleşmiş durumdadır. Her yayınevi, kendi okurunu tanımlar. Bu önerme de büyük oranda geçerliğini koruyor. Fakat bunun da kural bozmayan istisnaları üremiştir. Fikri ve estetik nitelikleri önceleyen bir yayınevi, aynı zamanda kimi altdizilerle, kendini inkar edercesine son derece kötü örnekleri de 'piyasa'ya sunmakta ve buradan büyük kazançlar elde etmektedir. Bu kara delik giderek büyümekte ve nitelikli bir yayıncılık kimliğine sahip yayınevi, yıllar sonra tanınmaz bir hale gelmektedir. Bugün pisa, bu türden örneklerle doludur. Kitabın 'mal' olarak görülmesidir sorunun odağında yer alan gerçeklik. Bu, piyasanın rağmına değişmedikçe, sağlıklı, özgür ve nitelikli bir yayıncı-yazar ilişkisi, hayal olarak kalacaktır. Öyle sanıyorum, burada en trajik konumda yazar bulunmaktadır. Bir yandan yayınevinin isterleri, diğer yanda okurun beklentileri, bir başka tarafta ise, vicdanı ve ilkeleri...Yazar bu üçgenin zıt kutupları arasına sıkışır ve şayet ilkelerinde ısrarcı değilse, kısa sürede 'piyasa'nın dayatmalarına cevap vermeye başlar. Bu, aslında düşüncenin ve ahlakın çöküşüdür. Yayıncılık ortamında bu anlamda bir çürüme yaşandığı doğrudur. Bugün artık, standart ve tek fiyata uygun 'ürün'ler de imal edilmektedir. 'Market kitapları', bunun örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Her şeye rağmen yayıncılık ahlakını önemseyen birkaç yayınevi, düşünce namusunu koruma konusunda duyarlı yazarlara kucak açmaktadır. Bu çürümenin dışında kalmak isteyen okur, yayıncı veya yazar, kim olursa olsun, tüm güçlüklerine rağmen ahlaki davranışını sürdürmek zorundadır. Sorunun çözümüne katkı sağlayacak olan da bu tutumdur.
|