JA slide show
Anasayfa arrow Sırlı tuğlalar arrow Şehirlerde Tecelli Eden İsm-i Şerifler
Şehirlerde Tecelli Eden İsm-i Şerifler
Yazan ediTör   
12.12.2009 11:17
 Bundan sonra Celâl lafzı ile Rahmân ismi arasında hakikatte fark yoktur. Nitekim Kur’an’da gelir: “Sen onlara de ki: İster “Allah” deyin, ister “Rahmân” deyin.” (İsrâ, 17/110). Şu kadar var ki, gerçi ikisi de ilahî hakikatlerin hipsini kapsayıcıdır, ancak Allah lafzının mertebeye de delaleti vardır. Rahmân isminde ise bu delalet yoktur. Mertebeden murat ulûhiyet ki âlemde saltanatın mertebesi ona bakar. Bu sebeptendir ki Kabe-i Mükerreme iki isme mazhardır. Biri Evvel ismidir. Nitekim Kur’an’da gelir: “Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir.” (Âl-i İmran, 3/96). Ona evvel olma sırrı derler ki, bütün yönlerdeki evvel olmalara sirayet eder. Biri ise Allah isminin sırrıdır ki onun için Kabe’ye yani Mescid-i Haram ve çevresinde tepeler dahilinde olan daireye “Haremullah” derler.

Ravza-i Mutaharra’nın zatı da iki ismin suretine aynadır. Biri ahir ismidir. Çünkü Resulallah (sav) nebilerin sonuncusudur. Yani bedenleri itibariyle hatmiyyet ve ahiriyyet olmaları vardır, ruhaniyetleri itibariyle başlangıçları ve evveliyetleri olduğu gibi. Biri de Rahmân ismidir. Nitekim Kur’an’da gelir: “(Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107). Yani Hakk Teâlâ onu ruhlar ve cesetler âleminde rahmetin anahtarı kıldı. Çünkü, o rahmetin ilk tecellisine ilk mazhardır. Bu sebepten sır sirayet edicidir. Nitekim bazı salavatta gelir: Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin nûri’z-zâti’s-sârî fî cemî’il-esmâi ve’s-sıfâti (Allah’ım! Bütün iim ve sıfatlara zatın nurunun sirayet ettiği Muhammed’e salat olsun!) bu Fakir Hakkı’ya bu manada ilham ve ilkan olunan salavattandır ki şöyledir: Allahümme salli seyyidinâ Muhammedi’l-müştemili ale’l-hakâiki (Allah’ım! Bütün hakikatlere şamil olan Muhammed Efendimize salat olsun). Bu lafız evvelinden daha veciz ve daha kapsayıcıdır. Zira hakikatler ikidir. Biri ilahî hakikatlerdir ki zat, isimler ve sıfatlara dairdir. Biri de kevnî hakikatlerdir ki  yüce kaleme, levh-i mahfuza ve tabakaya kadar olan mevcudata nazırdır. Bu ise iltizâm yoluyladır. İyice düşün. Bu sirayet eden sırdan dolayıdır ki herkeste Muhammedî nurun (nur-u Muhammedi’nin) hususiyeti vardır. Hatta o nur asiden çekilmedikçe isyan etmez. Bu mertebeye zati rahmet (rahmet-i zatiye) derler. Sıfatî rahmet ( rahmet-i sıfatiyye) ise hükümler, şeriatler ve hakikatler yüzünden hidayet ve delalettir. Nitekim Kur’an’da gelir: “Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola götürüyorsun.”(Şuara,42/52).

Bu sıfatî rahmetten (rahmet-i sıfatiyye) müminler rızıklandılar, kafirler ise mahrum oldular. Gerçi isteklerin ve maksatların Rahmân isminden istifade etmiştir, ister istifade edenler bilmesinler, isten mümin ve kafir olsunlar. Nitekim Kur’an’da gelir. “Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.” (Münafikûn, 63/7). Çünkü, Allah lafzı ile Rahmân ismi mertebeden başka hallerde ortaktırlar. Nitekim daha önce geçti. Hadiste gelir: “Yerin ve göğün hazinelerinin anahtarı bana verildi.” Bu hazinelerden maksat, gerçi hakikatte âlemin hakikatleridir, ancak o hakikatlerin muhtelif isimlerden dolayı eşyada suretleri de vardır. Binaenaleyh hiçbir saltanat, vezirlik ve başkanlık ya da birer nimet yoktur ki Mustafa’nın şefaati ona yakın olmasın ve onun anahtarıyla açılmasın. Bu sebepten Kur’an’da gelir: “Rahmân ona mal evletçe ziyadelik ve azgınlığında mühlet verir.” (Meryem, 19/75). Yani ömrün uzamasının, malın artmasının ve çocukların çoğalmasının mutlak kaynağı Rahmân’dır, Kahhâr ve Cebbâr değil. Aksi takdirde ihsan kapısına set çekilmiş olurdu. Kur’an’da gelir: “Hepsine; (dünyayı isteyenlere de, ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.” (İsrâ, 17/20),  yani Hakk Teâlâ’nın rablığı ve rahmanlığı hasebiyle hiçbir kimseden ihsanı men edilmiş değildir.
Fakat, mümin ve itaatkar olana ilahî lütuf ve ulaşan bir menfaattir. Kafire ve asiye ise istidrac ve hüsran sebebidir. Bu sebepten bu mekrden emin olmamak gerekir. Derya meşrebinde olup değişmekten yüce olmalıdır. Sual olunursa ki: Anahtarlar sahibi olduğu halde niçin saltanatın sureti ile kaim olmadı? Cevap budur ki: Maksut bi’z-zat olan mana âlemini itaat ettirmesidir. Bu ise en kâmil şekil üzerine husule gelir. Bununla birlikte hilafetin sureti saltanatın suretinden daha zengin edicidir. Çünkü âlemin nizamı hasıl olunca bütün işlerle baki olmuşlardır. Saltanatın sırrına işaret ederek buyurmuşlardır ki: “Benim için semada iki vezir vardır ve yeryüzünde iki vezir vardır.” Yeryüzünde olan iki vezirden biri Ebu Bekir Sıddîk ve biri de Ömerü’l-Faruk’tur (ra). Bu sırra binaen, varlığın kutbunun sağ ve solunda olanlara iki imam derler. Zira, kutup Resulallah’ın vekili ve iki imamı da Ömer’in vekilleridir.
Semada olan iki vezirin biri Cebrail biri de Mikail’dir. Çünkü, Cebrail ruhun gıdası olan ameli taşır. Mikail ise cismin kıvamı olan rızıkla görevlidir. Suret ve mana âlemi ise bu iki manaya muhtaçtır. Binaenaleyh, o vücut ki her şeyi kuşatan Zat-ı Bari’nin tecellisine mazhar olur, O’nun ihata ve saltanatının hükmü nasıldır kıyas olunsun. Zahirde bazı işlerde tasarruf ve tahakkümünü göstermemesi maslahattan dolayıdır. Mesela Süleyman’ın davetine binaen, iblisi meclise bağlamadı. Bununla birlikte ondan mütemekkin idi. Bunun üzerine diğer haller ve o delalet sana yeterli değil midir ki: “Benim Allah’la bir vaktim vardır ki, o vakitte bana ne mukarreb bir melek ve de ne gönderilmiş bir nebi yaklaşamaz.” Buyurdular. Dünyanın hakimi olan Süleyman’ı ve benzerlerini geride bıraktılar. Bu ilahî sır. Ashabının havasına da geçip: “Önde olanlar (var ya), onlar öncüdürler.” (Vakıa, 56/10) ayeti varid oldu. Başlangıçta “Rahmetim gazabımı geçmiştir” onlara koruyuculuk etti. Bu geçmeden ötürü atları yarıştırırlar. Geçenlere altın ve geçilenlere hallerince isim ve süslü elbise verirlerdi. Sonuncu gelen yarış atlarına da hayır dua ederlerdi. Saadetin kıyafeti, o rahmet kesesinden çıkan altın ve gümüşe malik olanlara ve o hayır duayı alanlaradır. Özetle, zikrolunan iki ism-i şerifin sırrı için Harem-i Nebevi denildi. Haremullah’ta hayırlı bir amel yüz bine ve Harem-i Nebevi’de yalnız bine bedel oldu. Öyle ki zahir rütbede ve mazharda farklılık zahir olsun. Bununla birlikte bin parçaya bölününce yüz bin olur. “İbareden işaretin sırrına arif ol.”
Süyelman’ın haremi olan Mescid-i Aksa “Kuddûs” ve “Subbûh^isimlerine mazhardır. Çünkü kudsi nefisler mukaddes topraklarda ve özellikle Kudüs-i Şerif’te sakin olmalarıyla , zahir ve
bâtın takdis ve tenzih olunmuştur. Şanının yüceliğinden ötürü orada bir amel Haremeyn’in haricindeki yerlerde yapılan beş yüz amele bedeldir. Zira, dünyanın sureti beş yüz yıllık mesafedir ki Hazreti Süleyman onu zapt etmiştir. Manası ile bin, hakikatleri ile yüz bin olur. Yani Allah Teâlâ dünyanın icmalini tafsil etse ve ihtisar sırrını surete getirip uzatsa yüz bin yıllık mesafe olur. Ancak uzatma ve genişletme sureti ahirete kalmıştır. Gerçi mabedler, mescitler ve benzerlerinden başkası cehenemme atılmıştır. Kıyamet gününde arzın uzaması nas ile sabit kılınmıştır. Binaenaleyh, onun bu dünyada sahrası olur. Kibirlenenler ise nefs ve heva hayvanını koşturursa orada yeri iğne deliği olur. Bir kimse ki yeri dar olduğu halde kalbi geniş olursa haşrin toprağa ona nihayetsiz bir sahra olur.

Dımeşk-i Şam on iki esmaya mazhardır. Çünkü, Süreyya yıldızının doğduğu yerdir ki var olmanın yeridir (mahal-i kevn). Onun için her yönden kesretin kaynağıdır. Süreyya gerçi zahirde altı ve yedidir, ancak hakikatte on ikidir. Yedincisi Süha gibi gizli bir yıldızdır ki Araplar onunla gözlerin keskinliğini imtihan ederler. Kalan beş adet yıldızı Resulallah’ın uzaktan gören gözlerinden başkası görmemiş ve hiçbir ışık gözün nuruna ulaşmamıştır. O, on iki adet ilahî isimler bu marifet defterinde, Tuhfe-i Recebbiye’de bir araya getirilen isimlerdir. Bunlardan başka on iki külli isim daha vardır ki burada zikredilmez. Bu iki çeşit isim, isimlerin asıllarıdır ki enfüs ve afakın halleri onların üzerine bina edilmiştir.

Zikrolunan mazhar olma itibariyle üç mukaddes yerden sonra beldelerin önde geleni Şam’dır. Ancak mazhar olmada hakikatte kastedilen sır Hatmü’l-Evliya’dır ki kararmış olan mukaddes ruhuna Şam sünbül bahçesi ve bedenince mezar olmuştur.

Bağdat “Zâhir” ismine mahsustur, çünkü doğu beldelerinin en büyüğüdür. Ve harika hadiselere sahip ricalin zuhuru orada en mükemmelidir.

Mısır “Bâtın” isminin mazharıdır, çünkü batıdadır. Batma, güneşin zuhurundan sonra batmasıdır. Bu sebeptendir ki Hatmü’l- Evliya Mağrip’ten Şam’a hicret etti, öyle ki bâtın oldu. Çünkü, Şeyh Şam’da huzur bulması sebebiyle Ebu’l- Beşer’den o gayeye erince olan zuhurat bâtın olmaya raci olup “Zâhir” ismi için eser az kaldı. Gerçekten arif ol! Mısır batma mahalli iken yine çoğu evliyası doğuya meyledip tasarrufları izhar etmişlerdir. Çünkü, zahir olmada bâtınların sırrı olduğu gibi bâtınlarda da zahir olmanın sırrı vardır.

Konya “Kâdir” ismine mazhardır. Zira, İsrailoğulları çölde iken bıldırcın ve kudret helvası kudret âleminden nüzul ederdi. Bıldırcın minnet âleminden olan feyizdir ki zevki ilimdir. Kudret helvası ise kalbi teselli eden ilahî nüzuldur. Konka şehrinde sâkin olan Hatmü’l-Evliya’nın oğlu Şeyh Sadreddin Hazretlerine bahşedilen ilmî ve zevkî kudret, zatî ve sıfatî tecelliler, ilahî nüzuller Hatmü’l-Evliya’dan sonra hiçbir veliye takdir olmamıştır. Onun için ittifakla dünya şeyhlerinin şeyhidir. Külli halleri, tasnif edilmiş eserlerinden malumdur.

Kıbrıs adası “Muhît” ismine mazhardır. Çünkü, her tarafını Şam denizi olan Hatmü’l-Evliya’nın feyzi kuşatmıştır. Zira, Magosa Kalesi’nde muhakkiklerden olan müminlerin emiri Şeyh Seyyid Fazlı İlahî medfundur ki Şeyh Sadreddin’den sonra benzeri yoktur. Nitekim eserlerinden ve Tecelliyât-ı Berkiyye’sinden özellikle Konevî’nin Fatiha tefsiri üzerine yazdığı şerhten külli zevkleri ve tam ihatası basiret erbabına aşikardır.

Bursa şehri “Malike’l-Mülk zü’l-Celâl ve’l-İkram” isimlerine mazhardır. Zira, Osmanlı meliklerinin atası olan Osman Gazi ve evladından mülk tahtında oturan beş adet şöhret sahibi padişah da orada vefat etmişlerdir. Zahiri celâlin dışında ilahî ikram vaki olup nice evliyanın kâmilleri orada vücut bulmuş ve irşad seccadesine oturmuştur. Ezcümle Şeyh MuhammedÜftade’dir ki Üsküdar’da istirahat eden Şeyh Mahmud Hüdayî onun halifesidir. İkisi de âlemde şöhret bulmuş ve ademoğlu içerisinde hakikate arif olmuş kimselerdir.

Edirne şehri “Hafız” ismine mazhardır. Çünkü< eskiden saltanata yeri olması sebebiyle İslâm’ın hududunu muhafaza için sağlam bir kaledir, hatta hâlâ hudut başıdır. Zira bin yüz otuzda ğalak sırrı vaki olup muğlak işler zuhur etti. “Görmüyorlar mı ki, biz yeri eterafından eksiltip duruyoruz.” (Ra’d, 13/41) sırrı vücut buldu. “Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın. “ (Âl-i İmran, 3/26). Mülkü çekip almak galip gelme yolu ve orduyla olur. Nitekim Şam’dan Emevî melikleri ve Bağdat’tan Abbasî halifeleri kaldırıldı. Allah Teâlâ buyurmuştur: “Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir” (Müddessir, 74/31). Ancak bu makama tefekkür sığmaz. Gerekli olan teslim, sükut ve ölmeyen diriye tevekkül etmektir. Allah kabzedip yayandır. Edirne şehrinde de bazı kudsi ve muhabbetli nefisler zuhur baharını söndürür, asıllarına rücû ederler. Bu sebepten Mekke şerifinin kendisi memleketleri zapt etmekten acizdir, çünkü sır makamındadır. Nitekim Medine ruhun makamıdır. İstanbul kalbin makamıdır ki âzâlara ve hislere kuvvet kalpten sarî olduğu gibi, memleketlerin her tarafına da metanet Rum sultanından hasıl olur. Çünkü ism-i azam ve devleti, devletlerin en kapsayıcısıdır ve mehdînin zamanına bitişik olsa gerektir. İstanbul da memleketlerin kalbi ve beldelerin kuvvetidir. Binaenaleyh, Rum’un sultanı İstanbul’da istikrarı, Mekke’nin şerifini ve Allah’ın kullarını destekler ve kuvvetlendirir. Resulallah (sav) nebilerin kalbidir. Davet ve irşadı da kimine ruh makamından, kimine ise kalp makamındandır, onun için icabet ettiler. Şöyle ki, Hazreti Nuh gibi sır makamından olsaydı kimse icabet etmezdi ya da çok az icabet ederdi. Çünkü sır makamı tenzih makamıdır ki vücub âlemine nâzırdır. Ruh ve kalp makamı ise imkan âlemine dairdir. Binaenaleyh, teşbih ve tenzihi gözetmekte fayda fazladır. Nitekim Kur’an’da gelir: “O’nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve görür” (Şura, 42/11) çünkü işitme ve görme varlığa ait sıfatlardandır.

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 4100

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç