|
|
Sırlı tuğlalar
Tercüman
'Gök Ekini Biçmiş Gibi...' | 'Gök Ekini Biçmiş Gibi...' |
| Yazan SadıK YalsıZuçanlaR | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 05.10.2008 12:54 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Bu satırlar, bayramın son günü yazıldı. ‘Geçmiş bayramınız kutlu olsun’ denilen bir günde okunacak. Bu niyetle okunmasını dilerim.Başlıktaki cümle, Yunus Emre’mizin yüzyıllardır gönüllerde/dillerde dolaşan bir nefesinden :‘ Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi’ Bayrama girerken, içimizi yakan bir ‘yiğit ölümü’yle sarsıldık. Gerçek bir dost, sıkı bir entelektüel ve hukukçu, Heidegger başta olmak üzre, modern Batı düşüncesini, bizim tasavvuf irfanını hakkıyla bilen, eleştirel bir gözle okuyan ve izleyen kıymetli dostum Nejat Aday’ın yeğeni, ailenin gözbebeği, sevgili Kerem, asıl yurduna göçtü. Yunus’un dediği gibi, ömrümüz rüzgarın (yel) esip geçmesi gibi gelip geçiyor. Hayat, rüya içinde bir rüya gibi. Gözümüzü dünyaya açıyoruz, bir an geçiyor kapatıyoruz. Kapatırken asıl dünyaya açıyoruz. Nasıl olup bittiğini anlamıyoruz. ‘İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar…’ Bu ölüm, adındaki ateş gibi yakıyor. Kerem, aşk ateşiyle yananların ünvanıdır. Yaşamı yanarak yaşayanların. Allah’ın rahmetine uğurladığımız Kerem henüz üç-dört yaşlarındayken bana bir öykü yazdırmıştı. Öyküde, ‘Senin adın kim?’ diye soruyordu. Çocuk, henüz soyutlama yeteneği gelişmediğinden, biatı taze olduğundan, doğrudan sorar. Onun soruları, yapımızı söken, hayatın ve evrenin yatışmaz yapısını yapısöküme uğratan sorulardır. Annesi de üç beş ay önce antibiyotik komasına girmişti, yoğun bakımda hareketsiz, durgun bir nokta halindeydi. Bir kutsi haberde, ‘Allah’ın iki eli de sağ elidir’ buyrulur. Allah’ın iki kudret eli vardır : Celal ve Cemal. Cemal (rahmet) baskındır, zira, Allah, yeri ve gökleri yarattıktan sonra, Rahman sıfatıyla arşı kuşatmıştır, O’nun rahmeti dışında bir şey kalmaz. Fakat, Celal silleleriyle sürekli sarsılan zihinlerin nasıl oluyor da rahmet baskın olabiliyor, anlaması, hele bizim gibi nefsin en aşağı düzeylerinde takılıp kalmışlar açısından anlaşılması güçtür. İnsanlığın bir gerileyiş, bir çürüme, ve bozulma çağına girdiğini söyleyen Schuon, özellikle yüzyılımızda, tarihin en kanlı, en vahşi, en zulmani dönemini idrak ettiğini söyler. Oysa bütün bu olup bitenler birer perdedir, çokluk perdesidir. Gerisi rahmettir, birliktir, vahdettir. Ama o perdelerin gözünden giderilmediği insanlar açısından, Allah’ın rahmetini, vahdetini görmek çok güçtür. Dostoyevski, bu yüzden, ‘yeryüzünde bir çocuk acı çekiyorsa, İlahi adalet yoktur’ der. Bu cüretkar ve isyan dolu cümlenin gerisinde, adalet iştiyakıyla yanan bir vicdan ve gözünden perdelerin giderilmeği bir insanın vicdanı vardır. Varlıkla aramızda çokluktan kinaye, yetmişbin zulmanı ve nurani perdeler bulunduğu söylenir. Zulmani perdeler, celal; nurani perdeler cemaldir. Kesret perdeleri aralanmaksızın gerideki mutlak rahmeti göremeyiz. Arefe günü, Kerem’in acısıyla yanarken bunları yeniden düşündüm. Bu cihanşumul gerçekliği, Büyük Yunus’un nasıl birkaç beyitte ifade etmiş olduğunu tekrar gördüm ve Nejat’ın, Çerkesliğin zenginliğini yaşamlarında sürdüren ailesinin, acılı babasının, yaşadığı musibetle arınan annesinin halini biraz olsun anladığımı hissettim. ‘Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi Ömür, içinde bulunduğumuz andır. Zaman, geçmişi ve geleceği de kuşatır ama bu bir vehim, bir zandan öteye geçmez. Zira, bizler, son idrak ettiğimiz ana göre muamele görürüz. Hayat, korku ile umut arasında geçer. Dünyada korku üzre yaşayan, ahirette berzah üzre olurmuş. An’ın korkudan umuda geçtiği ve hayatın muhabbetten doğduğu açıktır. Yunus, hayat denen muammayı iki dizede özetler : ‘İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur Sevgili Nejat, bendenizin ‘Kafesten Kuş Uçmuş Gibi’ başlıklı öykümü, uzunca bir yazı ile yorumlamış, Köprü dergisinde yayınlamıştı. Kerem’in ölümünün geride bıraktığı psikolojik kaosta kaldığım saatlerde bunu da hatırladım. Meğer insan yazarak yaşıyor, yaşayarak yazıyor. Yüzyılın başında duran o büyük Bilge, Bediüzzaman’ın dediği gibi, ‘hayatımız bir kalem oluyor, kader-i hayatiyesini yazıyor…’ Demek ki ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil. Demek ki asıl bayram, asıl yurdumuza, Gerçek Sevgili’ye yürüdüğümüz andır, demek ki bayramın sırrı, en sevdiğimizin yanımızdan alındığı an, O’na tevekkül edebilmek, O’nun rahmetini hissedebilmek, sabır ve şükürle karşılayabilmek. Büyük Yunus gerçeğin kalbinden konuşmayı sürdürüyor : ‘Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye Miskini, aciz, fakir, çaresiz, iradesini Külli İrade’nin içinde eritmiş, bundan başka şansı olmayan, biçiminde okuyabiliriz. Toprağa tohum saçıyoruz, ama bitecek ama yitecek, bilmiyoruz. Eylemlerimizin, -salih olduğunu sansak bile-, sonucundan ümitli olmamalıyız. Allah, hayatın o şiirsel mantığını böyle kuruyor. Kimisi yitecek, kimisi bitecek…Binlerceden biri bitse bu yetiyor, asıl kıymet ruhtadır, özdedir, gönüldedir. Aslolan, adalet duygusu…Paylaşım, bölüşüm, eşitlik, merhamet ve güzellik…Nefsini ötekine öncelemek. Hastaya, düşküne, yetime, kimsesize yardım etmek. Bütün çaresizlerin çaresi O. O’nun hoşnutluğuna koşmak. Bunun yolu ise, kimsesizlerin kimsesi olmaktan geçiyor. ‘Hastalandım, ziyaretime gelmedin. Aç kaldım, bana ekmek vermedin…’ anlamındaki rivayet bunu ima ediyor. Yunus, yüzyıllar öncesinden, eskimeyen sesiyle şöyle diyor : ‘Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise Kerem’in annesi hasta idi. Doğum gününde ölümle randevusuna gitmeden, ‘annesini eve getireceğinden’ söz etmişti. Anne, ölüm, yağmur ve yolculuk…Bize, gönlümüzü yakan bu ayrılığı ile böylesi bir sırrın içinden seslendi. Acılı yakınlarına sadece İbn Arabi’nin, o büyük bilgenin, o aklı kıran sözleriyle seslenebilirim : ‘Ayrılığa ulaşabilseydik, ona kendi acısını tattırırdık…’ O halde, bir an bile durmaksızın Yunus’un çağrısına kulak verelim : ‘Bir miskini gördün ise bir eskice virdün ise Ne ekersek onu biçeceğiz. Yoksulluk, insanı Allah’a götüren en güzel yoldur’ der el-Hüseyni. Bizler, istiğfar lifleriyle dokunmuş günahkarlarız. Bizi ancak, sevgi, infak, adalet ve merhamet yatıştırabilir zira, ‘Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalur derler Bayram, O’na, O’nun sonsuz ve mutlak eşiğine yakınlaşma anıdır. Bayram, O’nunla, O’nun sevdikleriyle yapılır. O’ndan gelen en acı şey de tatlıdır ve O’na yakınlaşmaya vesiledir. Celal sillesi bizi dövdükçe, demirin ateşte kor haline gelişi gibi yanarız. Kor haline gelmeden bir ustanın örsü ve çekiyle dövülmez, şekil almaz, tesviye olmayız. Bu sır, Ankara’mızın manevi sahibi Hacı Bayram-ı Veli’nin dilinden şöyle saçılır : ‘N'oldu bu gönlüm, n'oldu bu gönlümDerd-ü gâm ile doldu bu gönlüm... Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm, Yanmada dermân buldu bu gönlüm... Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan, Yanmada oldu derdine dermân... Pervâne gibi, pervâne gibi Şem'ine aşkın yandı bu gönlüm...’ Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 3950
Yorum yaz
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |