JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Söyleşiler arrow Sadık Yalsızuçanlar'la Anka üzerine...
Sadık Yalsızuçanlar'la Anka üzerine...
Yazan Elife Katre   
05.04.2009 17:17
 “Telaş içindeyiz, koşuşturup duruyoruz, dinginlik nere biz nere…”
 
Eylül ayı içerisinde okurlarına yeni bir âlemin kapısını aralayan Sadık Yalsızuçanlar hocamızla ‘Anka’ üzerine söyleştik ve‘İrfan Sofraları’ ndan nasiplenmeye çalıştık... Onun mütevazi yanı, her ne kadar kendisine ‘derviş’ sıfatını yakıştırmasa da; onun yazdıklarının yalnız kalemden dökülmediğini fark eden her okuyucu bilir ki, modern dünyanın yaşayan bir dervişidir O… Dervişimizi daha önce de çeşitli dergâhlarda, sûfî’lerin âlemlerinde seyr ederken görmüş idik. ‘Gezgin’imiz, son olarak Halveti dergâhında idi.

Okurlarınız sizin için;‘’modern bir derviş’’diyor. Yaşantınız ve yazdıklarınız dikkate alınınca haksız oldukları söylenemez. Yazdıklarını yaşayan bir adam söz konusu mu? Kitaplarınızdaki kadar dingin bir hayatınız var mı?

Nerdee, keşke böyle olabilsem. Dervişlik çok üstün, çok değerli bir haldir, bende dervişlikten zerre kadar eser yok. Telaş içindeyiz, koşuşturup duruyoruz, dinginlik nere biz nere…

Kültür-sanat özelliği ağır bir kişi olduğunuz da aşikâr.
Trt8'in başına geçtiğinizi duyduk. Kürtçe yayın yapacak kanal olması dolayısıyla, Kürt sorunu için yerli bir adım olarak ele alanlar var, Roj Tv ile eş tutanlar var. Bu konuyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?


TRT’nin Kürt diliyle yapacağı yayınların başına geçtiğim doğru değil. Ben TRT’nin Ankara Müdürlüğü’nde, yapımcı olarak çalışıyorum. Çok Dilli Kanalın koordinatörlüğünü başka biri yürütüyor. İnternet ve yazılı medyada böyle bir haber çıkmış, birçok kişi de böyle sanıyor, ama doğru değil.

Anladım, haberin aslını sağlam kaynaktan öğrenmemize vesile oldunuz teşekkür ediyorum.
Sinema ile ilişkinizin, çocukluk yıllarınızdan geldiğini biliyoruz. Biraz anlatır mısınız?


Bende hem babamın işlettiği, özellikle yazlık sinemalarda seyrettiğim filmler hem de hayal sinemam çok fazla dokunaklı, komik ve maceralı hikâyelerle doludur. Çocukken rüyasız uykum olmadığını söyleyebilirim. Hayalin sınırlarının bu denli geniş olduğunu çocukluğuma dönüp bakınca biraz anlayabiliyorum. Sonradan İbn Arabî ve Bediüzzaman'dan, hayal'in bir 'âlem' bir 'berzah' olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmadım diyebilirim. Gerçek dünyadan çok, o büyülü, sinemasal âlemde geçmiş çocukluğum. Bu, yaşamımın tümüne sirayet etti sonra. Daima gerçeklerden, gerçekliklerden kaçtım; hayale, rüyaya, düşlere sığındım, onların daha gerçek olduğunu düşündüm. Şimdi, yavaş yavaş yokuşu inerken bu duygum daha çok güçleniyor, görüyorum.
Melekbaba sinemamızda makinist Yusuf amcanın feci bir şekilde can verdiği o yangını bugünmüş gibi hatırlıyorum. Seyrettiğim filmlerin adeta her karesini hatırlıyorum. Dayılarımın, teyzelerimin düğünlerini... İlkokulumuza bilhassa akışın giderken, sabahları dizimize, belimize kadar kara gömüldüğümüzü... Kolumuzun altına sıkıştırılan birkaç meşe parçasının sınıfın sobasında çıtır çıtır yanışını, el ve ayak parmaklarımızın buzlarının ikinci üçüncü derste ancak çözülüşünü... Okula giderken geçtiğim Issız Ceket (Patika)'nın cinlerini, o tuhaf, gizemli seslerini... İlkokul aşklarımı, onların acılarını, sızıları... Her şeyi hatırlıyorum.
Unutamadığım bir başka şey, dedem... Kadirî idi, babaannem de öyle. Akşamları mutlaka bendir çalar, açık zikir yaparlardı. Babaannem çok cezbeli olduğundan kendini tümüyle kaybeder, başını duvara çarpar, yazmasının altından kan sızardı. Yatışması uzun sürerdi. Dedem daha denetimliydi, öyle hatırlıyorum. Mütevazı yaşıyorlardı. Genellikle saç sobadan çıkarılmış meşe korunda (mangalda) pişirilen soğanlı bulgur aşı ve ayran... Dedem riyazet ehliydi. Az şekerle tatlandırılmış suya, kuru tandır ekmeği batırır yerdi. Ama tuhaf bir huzur, bir sükunet vardı içlerinde. Evleri de öyle. İki küçük odalı, bir sofalı, toprak zeminli, kerpiçten, toprak damlı bir evde yaşıyorlardı. Ben de dört yaşına kadar orda yaşadım. Hafızamı zorladığımda, çocukluğumun diplerinde hep o evin ve dedemlerin anıları canlanır.
Ne bileyim işte, ölümler, ağıtlar, düğünler, bayramlar, bolluklar, yokluklar, aşklar...la dolu bir hayat. Bunlar var benim rüya sinemamdaki perdede.
Benim yazıyla, edebiyatla uğraşmamda, öncelikle babamın işlettiği sinemalarda seyrettiğim yüzlerce filmin etkisi vardır diye düşünürüm. Sonra özellikle anneannemin anlattığı masalları hatırlıyorum. Çok güzel anlatırdı. Böyle yerel ama zengin bir sözlükle, canlı, canlandırarak, sanki yaşıyormuş gibi, bir meddah gibi anlatırdı. Ninni çok söylerdi. Ninnisiz uyuduğum vaki değil neredeyse. Tabi, bir de bizim ailemizde bir kırılma, bir değişim de yaşanmıştır. Dedem dervişti, Demokratlara ilgi duyuyordu, seçimlerde onlara oy veriyordu. Babamla bir kırılma olmuş. Babam, alkol kullanır, sinema işletirdi, sinema ile uğraşıyordu. Bu yüzden dedemle aralarında bir gerilim daima oldu; bir zaman çok soğudular, görüşmediler. Dedemin üzüntüsünü şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Tabi evladı, atamıyor satamıyor, ama kendisinden çok farklı bir yolu seçtiği için de kahroluyor. Ben ve kardeşlerim bu gerilimin içinde büyüdük. Dayım son kabadayılarındandı Malatya'nın. Fırtınalı bir yaşamı oldu. Teyzelerim o muhafazakâr ortamda kısmen cüretkâr idiler vs. Bu çelişki ve acılar içinde büyüdük. Tabi bütün bunlar bir şeyler anlatma, öyküler yazma isteğini hareketlendirmiş olabilir.

Dedeniz, çocukluğunuz, gençliğiniz… Okurken ‘varlığın evi’nde hissettim kendimi…
Gençlikte en çok arzuladığınız, gençlik için en çok çırpındığınız şey nedir hocam?


Gençlerin, daha çok irfanîgeleneğimizle ilişki kurmasını arzularım. Dileğim budur. ‘Bunun için ne yapıyorsun?’ derseniz doğrusunu isterseniz bir şey yapamıyorum. Bir yazar olarak geleneğe ilişkin yazıyor, okuyor ve konuşuyorum ama bunu asla yeterli bulmuyorum. Doğru bir yerde miyim, yolda mıyım ondan da emin değilim.

Genç yazarlardan ümitli misiniz peki? Ya da genç edebiyattan mı demeliyim?

Aslına bakarsanız yazarın genci yaşlısı olmaz. İyi bir yazar, ilk söylediği ile son söyleyeceğini haber verir. Bu bakımdan yazar yaşlandıkça da aynı meseleyi farklı hallerden ve dillerden anlatıp durur. Ama, yaş olarak genci kastediyorsanız, tabii ki umutluyum. Esasen her konuda umutluyum ben. Her zaman umutluyum. Edebiyat ruhun bir yola bir yordama girmesi, ruhun korunması için bir yol olduğu sürece de umutsuz olmak için bir nedenimiz yok.

Okurlarınızdan bir yazar kaleme almış olduğu bir yazıda , ‘’Ümitsiz miyiz?’’ diye bir soru soruyor ve devamında, ‘Asla!
Çünkü;
1) Ümitsizlik haramdır.
2) Sadık Yalsızuçanlar’la aynı göğün altında yaşıyoruz
Siz hiç Sadık Yalsızuçanlar’la konuştunuz mu? Size hiç tebessüm etti mi, ya da size bakarak ‘gözüm’ dediği anı yaşadınız mı? Siz hiç can kulağıyla dinlediniz mi onu?”
Gibi ifadeler kullanıyor. Bunlardan da yola çıkarak, okurunuza vermek istediğiniz mesajı ulaştırdığınıza inanıyor musunuz?


Herkes bir sırrı söylemek üzere dünyaya gelir. Hayatı, amelleri kalem olur, kaderini yazar. Defterini doldurur gider. Ama yaptıklarımızın, söylediklerimizin, yazdıklarımızın doğru olduğuna ilişkin bir kesin kanaatimiz olmamalı, diye düşünüyorum.

Oğuz Atay ve kitapları ile fazla hemhal olmayanlar için, ona ve Tehlikeli Oyunlar’ a dair düşüncelerini öğrenebilir miyiz?

Hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğuna fazlasıyla inandığımdan, Türkiye'nin son yüzyılda yaşadığı süreçleri, toplumbilimcilerden çok edebiyatçılardan (sayıları iki üçü geçmeyen) okumayı daha çok önemserim. Üç 'altın yazar'ım var: Abdulhak Şinasi Hisar, Tanpınar ve Oğuz Atay. Üçünden üç başyapıt: Fahim Bey ve Biz, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tehlikeli Oyunlar. Kırküç yıllık ömre yedi kitap sığdırdı Oğuz Atay. Ama sanki diğerleri Tutunamayanlar'ın devamı, açılımı, filizlenmesiydi.
Bir konağın büyük salonuna açılan odacıklar gibi.
Tutunamayanlar, salonla sokağın buluştuğu ilk görkemli romanımızdır.
Ne salonun ne sokağın sesidir ama, Cemil Meriç'in ifadesiyle 'bu ülke'nin bütün sesleri vardır onda.
Oğuz Atay, otuz yıl önce, soğuk bir aralık günü ayrıldı aramızdan.
O'nun öteye göçtüğü günlerde, bendeniz, lise üçüncü sınıftaydım ve üç yıl sonra ülkenin başına gelecek olan o büyük bela'dan tabii ki habersizdim.
Üç yıl sonra 12 Eylül samyeli esti ve ülkeyi baştan başa ağuladı.
O fırtınanın filizkıranında yitip giden nice canlar, çürütülen ömürler, söndürülen hayaller ve bitirilen ümitler arasında gençliğimi idrak ettim.
Bediüzzaman, Eşref Edip'e, Oğuz Atay'ın ölümünden çeyrek yüzyıl önce söylemişti 'karşımda büyük bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor' cümlesini.
Bu yangında değerlerimiz yitti, insanlarımız kayboldu, bu ülkeye dair umutlarımız karardı.
Ama, birileri bir sandukada saklanan çehizi yangından kaçırmayı bilmişti.
Geleneğin hazinesi, halkın vicdanı ve geleceğe ilişkin umutlarımız saklıydı onda.
Her yıkılıştan sonra yeni bir medeniyeti doğar insanın ve toplumun, bu yüzden, 'onüçüncü asrın kulesi'nde duran Bediüzzaman, çağdaşlarına değil, 'gelecek yüzyılın insanlarına seslendiğini' belirtti.
Oğuz Atay, dosyası elinde gezmedik yayınevi bırakmamış, yılmış, modern Türk romancılığının yüzakı olan bu başyapıtı, edebiyat tarihinin loş koridorlarına bir zar gibi atıp gitmişti.
Tutunamayanlar, sadece 'bu ülke'nin özgül şartlarında yitip gidenlerin, yaşama tutunamayanların, yaşamla arasındaki gerilimin yüksek hattında naşını uçuruma fırlatanların değil, ülkemizin maruz kaldığı zihniyet yarılmasının ve giderek insanın ruhu ile dünya arasındaki o derin uçurumun destanı olduğunu okurlar nezdinde ispatladı.
Bizim bilhassa edebiyat okur yazarlarımız, eleştirmen ve edebiyat 'piyasa'sının yazar çizerleri, Oğuz Atay'ın, Türk modernleşmesine getirdiği ironik yorumu kavramakta güçlük çektiler, nerde kaldı, eserlerinde ruhun dünya ile uyumsuzluğunun resmini bulsunlar.
Oğuz Atay ile akraba bir ruhun, Leonard Kohen'in deyişini ödünç alırsak, 'görkemli kaybeden'lerin bu büyük ismi, tıpkı bir son samuray gibi, Türk modernleşmesinin o muazzam başarısızlığı, o derin krizi karşısında harakiri yaparcasına kıydı kendine.
Ecel-i muayyenle mi göçtü yoksa, onu, modern(ist) Türk aydınlarının aymazlığı mı öldürdü bilinmez, lakin Oğuz Atay'ın bugün sağ-sol, dindar-dinsiz okur yelpazesinin zenginliği açıkça gösteriyor ki, bu adam sahici, gerçekçi ve en değerlisi samimi konuşup gitti bu deni dünyadan.
Tarkovski ve benzerleri gibi, gözlediği ve hissettiği o büyük çelişkileri bir 'ur'a dönüştürdü bedeninde
Çoğumuzun söylemekten çekindiği 'gerçek'leri, gerçeğe yönelik ironisi eşliğinde kalbimize yumruk vururcasına dile getirdi.
Atay yalnız değildi gerçi, Tanpınar, ondan yıllar önce, bu krizi farklı boyutlarıyla kendi tecrübesi içinden okumuş ve anlatmıştı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden de anlaşılacağı üzere, bu buhran onda da ironik biçimde dile gelmişti.
Bir anlamda Tanpınar'ın ardılı olan Oğuz Atay, 'gerçeğin ve insanın altını kalın uçlu kalemle çizen' Salim'e ödevini yaptıran Hikmet amcanın hazin ve gülünç halinin içinden ülke modernleştiricilerine bir dikenli gül fırlattı.
İlk bakışta ülkemizin bir haritaya benzediğini söyleyen Tehlikeli Oyunlar'la, bu bakışın 'kuş bakışı' olduğunu anlattı.
Bugün hala, 'ülkemiz'in çoğu okur-yazar'ında bu bakış biçiminin tortuları vardır. Enis Batur, haklı olarak, 'geleceği elinden alınan adamın geçmişi de elinden alınacak diye korkuyorduk' diyordu : "Cumhuriyet döneminde yetişen aydın kuşaklarının biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, traji-komik tarihini 32 kısım tekmili birden kucaklar "Tutunamayanlar". İlk cildin yayımlanışında bile gizli bir ürpertiyle, hoşgörüyle maskelenmiş atıl bir öfkeyle karşılanmış olması şaşırtıcı değildir aslında: Kıdem esasına göre düzenlenmiş bir "edebiyat ortamı"na, okulsuz ve alaysız onun için de okursuz ve alaycı bir konuk geldi sanılmış, bu amatör hayaletin nasıl olsa 'tek' kitapta kalacağı düşünülmüş, gene de bu 'tek' kitapla (bile) kalacağı fikri kolay kolay sindirilememiştir. Oysa konuk değildi Oğuz: Yüreğindeki kadar dağlayıcı bir acı vermeyen ama onu usul usul ölüm koridoruna ihbar eden beynindeki ur ile yolcuydu düpedüz. Onun için de, "Yedinci Mühür" deki gibi sonlu bir oyunla biraz kendini, daha çok da ölümü oyalamayı seçti: 1970'den 1977'nin son ayına dek programına zorla giren hastalık ve ameliyatla, zorunlu olarak giren acı, alay ve hüzünle iki roman, bir düzineye yakın öykü, bir oyun ve bir günlük yazdı. Öldüğünde dördüncü romanından 60 sayfa kadar yazmış, "Geleceği Elinden Alınan Adam" adını verdiği anlatıyı da bütünüyle tasarlamış durumdaydı."
Tutunamayanlar, aynı zamanda 'bir halkın geleceğinin nasıl çalındığını' anlatır. Bunun ne denli 'tehlikeli bir oyun' olduğunu. Atay, 'yazmasam ölürdüm'gillerdendir. Böylesi birkaç yazar vardır son yarım yüzyılda bizim edebiyatımızda. Batur, 'Kemal Tahir, Vüs'at Bener ve Süreya'dan söz eder ama bu dönem resmi çizmek içindir. Bener de akrabadır gerçi. Bendeniz buna başka bir vadide yürüyen ama modern edebiyatımızın en seçkin tahtına oturmuş olan Sezai Karakoç ile Cahit Zarifoğlu'nu ve bilhassa Turgut Uyar'ı da ekliyorum.
Uyar, tıpkı Sevim Burak gibi 'kanıyla yazan'lardandır. Karakoç, inançlarına karşı bir kırım yaşayan Anadolu insanının destanını örmüştür şiirlerinde. Onun şiiri bir uzun yol koşusu gibidir. Müthiş bir manevi rüzgar eser, bir irfani deniz kaynar.
Oğuz Atay, acının kılcal uçlarından geçtiği mustarip bir ruh olarak yazmanın yanmak olduğunu bize yeniden hatırlatan bir yazardır. Ondan sonra, romanda postmodern eğilimler başlamıştır ve giderek roman bir tür estetik yöneticilik çabasına doğru evrilmiştir. Bugün -arada Selim İleri gibi edebi ahlakı koruyan birkaç yazar dışında- romancılığımız, kendi dilinin ve doğasının dışında amaçlara hizmet eder ve dolayısıyla o türden amaçları hizmetine sokmaya çalışan bir kurnazlığı yeğlemiştir.

‘Yakaza’ hakkında neler söylemek istersiniz?

Yakaza benim ilk romanım. Notlarını öğretmenlik yaptığım Sivas Ulaş’ta almaya başlamıştım. Sonra, bir kaza geçirdim, bir yıl evde yatmak zorunda kaldım. O sıralar yazdım. Onun bir belgesel yanı var, ellili yılların ikinci yarısında Babadağ’da yaşanmış bazı olayları konu ediniyor, bir de buna paralel başka bir iç öyküsü var. O da anlatıcı ben’in, öğretmenin öyküsü. Yakaza kurgu bakımından biraz kendine özgü oldu. Anılar da çok romanda.


Öykü ve öykücülük üzerine olan çalışmalarınız aşikâr, bunun yanında roman üzerinde de oldukça uzun soluklu işler yapıyorsunuz. En son örneği olarak 'Anka' ile buluşturdunuz bizi.
Pek çok yazarımız, kitaplarının temalarını kendi yaşadıklarından, okuduklarından veya gözlemlediklerinden beslenerek oluşturuyor… Anka’yı bu üç çerçevede ele almamız mümkün mü? Bu kitap oluşmadan önce, Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin, Halveti yolunun hayatınızdaki yeri neydi?


Güzel bir soru, derler ya… Gerçekten öyle. Çünkü meselenin odağını bu oluşturuyor. Bizler, modern zamanların yazar çizerleri genellikle kendi hikayemizi yazmıyoruz. Ya da şöyle diyeyim, kendi derdimizi, kendi öykümüzü anlatmıyoruz. Bir öteki var zihnimizde. Yabancılaşarak yazıyoruz. Yaşamadığımız, tatmadığımız şeyleri anlatıyoruz. Gerçi işin doğasında böylesi bir şey vardır ama bu modernlere has bir durum. Geleneksel bilgelik damarına mensup müellifler, ‘kendi derdin söyler’ler, ‘gayrı hikayet etmez’ler. Bu anlamda benim Halvetilikle ilişkime gelecek olursam, keşke diyorum, gerçi dervişler keşke demezmiş ama ben derviş değilim, keşke olabilsem. Halvetilik bizim irfan geleneğimizin en bereketli vadilerindendir. Niyâzî Mısrî’yi sevmek, okumak için Halveti olmak şart değil. Bütün gelenek mensupları onu sever, sayar. Herkes onu okuyabilir. Herkes onda kendi derdi için bir derman işareti bulur. Ama pek çok Halveti mensubu tanıdım, sohbetlerinden istifade ettim, diyebilirim.

O ortamdan birebir istifade edişinizden olsa gerek; Anka’da anlattığınız dergâh ortamı olanca canlılığıyla ve feyziyle sarıyor okuyucuyu.
Niyâzî Mısrî’nin hayatını konu alan bir kitap yazışınızda, Malatyalı oluşunuzun bir etkisi var mı yoksa okuyucularınızın, mutasavvıf bir şair olan Mısrî Hz.lerinin hayatından, şiir ve sözlerinden istifade etmesini istemenizle mi alakalı?


İkisi de. Fanatik bir Malatyalı değilim. Bizler zamanın ve mekânın neresinde olursak olalım, sonuçta insanız, kuluz ve yaratılmış olarak biriz. Mısrî ile ilgilenmemde Malatyalı oluşu etkili oldu tabi, ama asıl onun nefeslerini yıllar önce okumaya başladığımda beni çok etkilemişti, yaşamının ayrıntılarını öğrendikçe daha çok ilgimi çekmeye başladı. Anka, bu ilginin sonucu ortaya çıktı.

Kitabınızdaki bazı ifadeleriniz, Mısrî’nin derin sözleri; (“Sabah ne yapacağınızı düşünerek değil, Allah’ın size ne yapacağını düşünerek uyuyun.”
‘İrfan, Allah’ın seni sende öldürüp, kendinde sonsuzca diri kılmasıdır…’ )
Öyle sanıyorum ki; bu tür cümleler pek çok okuyucunun, kitabı okurken uzun soluklar almasına ve okuduğu sayfada öylece durup kendisini bir tefekkür seyrinde bulmasına yol açmıştır…
Siz, Anka’yı yazarken, durmakta veya devam etmekte güçlük çektiniz mi?


Çekmedim. Sadece romanı yazdığım günlerde Hazret’in Celal yönü beni de çok etkiledi, bazı kazalar yaşadım… Ama bazı bölümleri yazarken ayaklarım yerden kesildi, kendimi bir anda bir ummanın içinde buldum, orada kayboldum.


Anka'da yalnız Mısrî Hz.leri değil, Mevlana, Yunus, İbn-i Arabi, Ümmi Sinan gibi isimleri de görüyoruz…Bu büyük isimler, olaylar arasındaki geçişleri zorlamış olmalı..Yanılıyor muyum acaba ?

Onlar, aynı sofrada oturuyor, aynı meclisin zakirleri, aynı bilgelik yolunun yolcuları. Aralarında zaman ve mekân farkı olsa da bu, onların görüşmelerine, söyleşmelerine engel olmuyor. Bu bir irfan sofrasıdır. Mâide suresinde belirtilen sofradır. Göklerden inen sofradır. Orada oturanların birinden söz ettiğinizde bütün bir geleneği, bir medeniyet geleneğini hareketlendirmiş oluyorsunuz. Onların bir kelimesi, bir nefesi, bir divanı, bizim geleneğimizin bütün kodlarını, şifrelerini içerebiliyor. Bu açıdan birinden diğerine geçiş kolayca mümkün olabiliyor.

Peki, yazma sürecinizde kafanızda belli kurgular var mıydı? Yoksa içinde bulunduğunuz hâl mi mürekkep oldu kaleme?
Bize Anka'yı yazma sürecinde ve öncesindeki yaşadıklarınızdan söz eder misiniz?


Elmalı’ya bir sempozyuma gitmiştik. Mustafa Tatçı hocamdan orada çok şey öğrendim. İçime bu ateşi de Tatçı hocam düşürdü. Onun dileğini buyruk olarak gördüm. Dönüşte kendisini fakültede ziyaret ettim. Bana bir çanta dolusu belge, bilgi, not verdi. Zaten Divan ile İrfan Sofraları’nı zaman zaman okurdum. Derken bir akşam bilgisayarın başına geçtim ve hızla yazmaya başladım. Anka’yı bir çırpıda yazdım. Kısa sürdü. Zaten bendeniz çok hızlı yazıyorum. Öyle ki tuşlara parmaklarım yetişemiyor. Anka da böyle oldu. Altı günde roman bitti.


MaşaALLAh hocam, gerçekten şaşırtıcı. Gezgin’i de 6 günde yazdığınızı okuyunca aynı şaşkınlığı yaşamış, öncesindeki çalışmalarınıza, muvaffakiyetinize ve İbn-i Arabi bereketine yormuştum bu sürati.
Kitabınızın ismi, giriş kısmında epigraf olarak da yer verdiğiniz “Ten gözüyle Mısrî’yi görsem deme kim/Zira biz ol suret içre anka olmuşuz” ve aynı şiirin baş kısmında ‘Ta ezelden biz bu aşkın içinde rüsva olmuşuz/İsmimizdir söylenen manada anka olmuşuz’ diyen Mısrî’nin kendisini ‘anka’ olarak nitelemesinden mi kaynaklanıyor?


Evet, o, daima zirvede, Kaf dağında. Manevi gezisini tamamlamış, kemale ermiş, seyr-i sülûkunu bitirmiş Zat. Zat ism-i şerifinin tecellisine mazhar olmuş bir yetkin insan. Kendisini Anka diye nitelemesi de bundan. Ayrıca, hikmet onda kısmi olarak dile gelmiş. Yani asıl sırlar içinde, kendisiyle birlikte gitmiş. Yaşamından geriye kalan menkıbeler, ondan kalan birkaç haberden ibarettir, yoksa onun irfan dünyası sırlanmıştır.

Kitabınızın esas kahramanı, kitabın başlarında Mehmet gibi duruyor ve sanki olaylar sadece Mehmet’in etrafında gelişecekmiş gibi, ama ara ara Mısrî’nin çağına götürüyorsunuz…Okur, asıl kahramanın Mısrî olduğunu fark edebiliyor sayfaların ilerlemesiyle...Mehmet, bu kitapta Mısri Hz.lerinin daha kolay anlaşılmasında sadece bir aracı mı?


Burada, Mısrî’nin hikayesi, tarihe dönülerek aynen anlatılmıyor, günümüzde yaşayan bir öğretim üyesinin kendi yaşamı içinden anlatılıyor. Bu kurgulanmış bir şey değildi. Sadece beni inciten, yaralayan, besleyen, büyüten, onaran şeyleri yazdım. Mehmet veya başka bir isim hiç önemli değil. Mehmet’in öyküsü, benim öyküm değil ama Mehmet kimdir inanın bilmiyorum, biraz benim, biraz sizsiniz, biraz o.

Mısrî zamanında yaşamış bir kişi olsaydı, O’nu çalışma, anlama ve yanma sürecini, bir mürşit arayış sürecine benzetebilir miydik?

Tabii ki… Aslında bir tarike bağlanmadan da hepimiz bir şekilde seyr-i sülûk yapıyoruz, ama yolun belli bir menzilinde kalıyoruz, ileri geçemiyoruz. Veya bazen başa dönüyoruz. Bazen ani bir sıçrama yaşayabiliyoruz.

Kitapta, ‘ey Niyazi, himmet et, küçük bir kıvılcım gönder, bir kelime ver bana, bir harf… Onunla bütün kelimelerimi yenileyeyim…’ gibi ifadelerle bir himmet talebi olduğunu ve bazı yerlerde de kerametlere yer verdiğinizi görüyoruz…
Tasavvufu şeriatın çok dışında tutan bazı kimseler, himmeti de inkâr etmedeler…
Anka çıktığından beridir, olumsuz bir eleştiri aldınız mı?


Himmet, manevi bir destek, bir yardım, bir yarenlik, bir dostluktur. Kör bir insanın elinden tutup karşıya geçirmek gibi bir şeydir.
Anka, tuhaf bir biçimde okuyan herkesin içinde ışık yaktı, herkes öyküyü çok sevdi. Zaten Mısrî denince herkesin gözü ışıyor. Bendenizin en talihli kitaplarından biri oldu diyebilirim. Ondan önce Cam ve Elmas ile Gezgin’de de benzer bir güzelliği yaşamıştım, ama Anka biraz daha fazla sevgiye mazhar oldu.

Gazetedeki bir yazınızda, ‘Anka'dan sonra artık, kendi hikâyemi, Üstadı yazmak üzere kolları sıvamaya niyetliyim’ , diye bir ifade kullanmışsınız. ‘Üstadı yazmak’ ifadenizden Bediüzzaman Hz.lerinin hayatını konu alan bir kitap hazırlığı içerisinde olduğunuzu düşünebilir miyiz?


Bunu aslında yıllardır düşünüyorum, ama bir türlü kısmet olmadı. Bendeniz bu işlerin bir himmetle, bir tecelli ile olduğuna kaniyim. Bunun bir inayet, bir bağış olduğunu düşünüyorum. Üstad’ı, Üstad’ın yaşamından geçerek kendi hikayemi anlatmayı çok istiyorum, bilmiyorum yapabilir miyim, inşallah bir gün olur.

Merakla bekliyoruz hocam. Nihat Dağlı’ yı okurken sizin için söylemiş olduğu bazı cümlelerle karşılaşmıştım:
‘Sadık Yalsızuzuçanlar ne çok yazıyor ve onu okumakla yalnızlığım ne çok tebellür ediyor.O kadar okumadan sonra diyorum ki;Yalsızuçanlar çok yaşadığı için çokça yazıyor.Ve ekliyorum; Gecenin, soğuğun, acının, aşkın, vuslatın ayrılığın, hayâl kırıklığının, âcziyetin, ebediyet arzûsunun içinden geçen bir hayatın zihne,gönle ve vicdana attığı çentiklerine sızan can ağrısının bir iteklemesidir bunca öykü,bunca anlatı,bunca metin...Kitapları bir bilgi nesnesi olarak görmeyen ve bilginin tıkıştırıldığı kitaplara imzâ atmayan bir yazarla karşı karşıyayız.Bilgilen(dir)mek için, değil,hayatın ve 'kendi oluş' mes'ûliyetinin gönlüne bindirdiği ağrılara şifâ niyetine kitap ve yazıyla olan bir 'yazıcı'dan bahsediyoruz.Hayatın onca çekilmezliğine mâruz kalırsanız,bu derece yaşarsanız yâni,yazmayıp da ne yaparsınız? Kendinizi dile vurup, içinizi yazıya dökmezseniz,onca birikime,içinizde bütünüyle ağrı kesilmiş bir hayata nasıl katlanabilirsiniz ? Yalsızuçanlar imzâlı her öykü ve anlatıda dibine kadar bir yaşanmışlık hissediyorum..Bu derece yoğun bir yaşanmışlık var ki,bu derece yazmak zorunda kalıyor..’’
Diyor. Maşallah gerçekten birçok yazara nasip olmayacak sayıda nitelikli kitaba imza attınız… Sizin bu velûd yanınızın, okuyucuya karşı sorumluluğunuzun yazmaktan geçtiğine inanmanızdan kaynaklandığını düşünsek, yanılmış olur muyuz?

Aslında bendeniz kendimi yazar olarak görmüyorum. Yazıyorum, kitaplar yayınlıyorum ama hala yazar olduğuma ilişkin bir düşüncem yok.


Zat-ı Hakk'da mahrem-i irfan olan anlar bizi /İlm-i sır'da bahr-i bi-payan olan anlar bizi
Bu fena gülzarına talib olanlar anlamaz /Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi
Dünye vü ukba'yı tamir eylemekten geçmişiz / Her taraftan yıkılıp viyran olan anlar bizi
Biz şol Abdal'ız bırakdık eğnimizden şalımız / Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi
Kahr u lütfu şey'-i vahid bilmeyen çekdi azab /Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi
Zahid'a ayık dururken anlamazsın sen bizi /Cür'a-yı safi içip mestan olan anlar bizi
Arifin her bir sözünü duymağa insan gerek / Bu cihanda sanmanız hayvan olan anlar bizi
Ey Niyazi katremiz deryaye saldık biz bu gün / Katre nice anlasın umman olan anlar bizi
Haklı koyup LAMEKAN ilinde menzil tutalı / Mısri'ya şol canlara canan olan anlar bizi

Daha sorulacak çok fazla soru var Anka’ya dair ancak,henüz okumayanların ‘hayret’inin azalmaması adına, Pîrin yukarıdaki şiiriyle söyleşimizin son sorusunu sormak istiyorum:
Günümüz insanının, Mısrî’yi anlaması mümkün mü?


Tabii ki… Anlaması, hissetmesi, ondan beslenmesi mümkün. Bilgelerin sözleri pörsümez, çürümez, her zaman ve mekân için geçerli bir tazeliği vardır.

Bu yoğun vaktinizde bize zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için ve tanıdığımızı zannettiğimiz veya hiç tanımadığımız böylesi İnsan-ı kamilleri bizlere,bilmediğimiz yönleriyle tanıtma,hayatlarından ve sözlerinden istifade etme imkanı verdiğiniz için Gençnun olarak çok teşekkür ediyor,muvaffakiyetinizin artarak devam etmesini ve rıza-ı ilahiye vesile olmasını temenni ediyoruz..
Şahsım adına da,bütünüyle mükemmel bir kitap olan Anka’nın 13.bölümün o ayrı feyz ve huzuru için ayrıca teşekkür ediyorum..


Ben teşekkür ederim. Çok zarifsiniz.

Kasım 2008

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 868

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 16-04-2009 16:36 - Misafir
 
 
Yeniden teşekkürlerimizle..
Bu fırsatı bize verdiğiniz için tekrar teşekkür ediyorum hocam.. 
Şimdiye kadar yaptığım söyleşiler içerisinde, en özel olanıydı şahsım için.. 
Mısri'yi sizle konuşmak ve ardından Anka'ya bir kez daha dönmek, çok huzur vericiydi.. 
Rabbim bizi sizden, sizi de kelimelerde uzak kılmasın.. 
Dua ile her dem, ve dua ümidi ile illa ki.. 
Vesselam..
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 16-04-2009 16:33 - Misafir
 
 
sekinet
Şems 
dergahta 
ayetten 
hadisten 
bahsedip 
konuşanlara " O 
öyle 
demiş O 
bu böyle demiş bırakın 
bunları 
söylenen söylenmiş 
sen ne 
diyorsun" Bizden 
istenen 
nakarat 
değil 
ezber 
hiç 
değil 
Sadık beğ 
hep 
bunu 
anlatmaya 
vurgulamaya 
çalışıyor.Hani 
Bakara 
2. 
ayette " bu 
kitap 
ancak 
müttakileri 
hidayete 
erdirir" diyor 
ya 
RABBimiz " 
yolumuzda 
mücadele 
edenlere 
yollarımızı 
açarız" 
diyor 
ya 
bizim 
arayıcı 
seçici 
yani 
müttaki 
olmamız 
ilk 
ve temel 
şart.Sadık 
beğ 
bunları 
yazıyor 
mürşitler 
ha 
gayret 
diyor 
sofiler 
himmet 
diyor hep 
sekinet 
için 
hep 
selim 
bir 
kalp 
için.Su 
akacak 
durgun 
olmayacak 
bulunduğu 
yeri 
sevmeyecek 
kımıldayacak ki 
yolunu 
bulsun 
Sadık 
beğ 
durgunsanız 
kokmaya 
ramak 
kalmış 
diyor 
geçmişin 
hatıraları 
geleceğin 
hayalleri 
sizi 
bozmasın 
zamanı 
zamana 
bırakıp 
gözü 
"An " a 
dikmek 
gerek 
diyor . yani 
hakikate 
"An " 
bilgisine. " Hak tektir Hakk'ı 
tek 
kılmak 
gerek! Ey 
Hocefendi 
sense 
kalkmış 
"O" nu 
hokkada 
mürekkepte 
arıyorsun 
diyor 
Beyazid."Onların 
aklı 
vardır 
aklederler "Ayeti bu 
taifeye 
işaret.Rabbim 
cümlemizi 
muvaffak etsin.
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


YENİ ALBÜM