JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Söyleşiler arrow Sadık Yalsızuçanlar: " 'Yeni hayat' yeni anlatılara ihtiyaç duyuyor"
Sadık Yalsızuçanlar: " 'Yeni hayat' yeni anlatılara ihtiyaç duyuyor"
Yazan Suavi K. Yazgıç   
21.05.2010 00:20
 “Birçok ‘tür’de yazdım ama hep öykü yazarken kendimi iyi hissettim.” diyorsunuz. Niçin?

İlk göz ağrım olduğundandır. Bilmiyorum doğrusunu istersen. Belki bundandır. Belki de, uzun soluklu, oylumlu anlatılara yatkın olmadığımdandır. Şey de olabilir, öykü, yani hikâye, kıssa, mesel, bizim geleneğimizde var. Bir şeyin geleneği yok ise o şey sorunlu bir dünyanın kapısını aralıyor, diye inanıyorum. Kutsal kitabımızda kıssa var. Bütün kutsal ‘metin’lerde kıssa ile anlatılıyor hakikatler. Kıssa hakiki bir şey yani. Bundan da olabilir. Ama bendeniz çok tembelimdir. Uzun soluklu, geniş kapsamlı, zengin kadrolu, bol olaylı anlatılar fazla ilgimi çekmiyor. Yatkın da değilim dediğim gibi. Kısa soluklu, daha dar kapsamlı anlatıları seviyorum. Öykü bu anlamda bana çok uyuyor.


Bize kalırsa edebiyatta türler konusuna yaklaşımınız farklı. Türler arasındaki geçişkenliği, melezliği bir handikap değil imkân ve anlatmak istediğinizin bir vesilesi olarak görüyorsunuz. Edebiyatta türler sizin için sınırları biraz daha muğlak ifade biçimleri sanki. Gerçekten böyle mi?

Gerçekte de öyle değil mi? Bu, modern zamanlarda belirmiş sanılıyor. Oysa, şiirle masal, kıssa ile mesel, destan ile hikaye hem akraba ‘tür’lerdir hem de edebiyat tarihimiz boyunca, bu türler arasındaki sınırların gümrüksüz olduğunu görüyoruz. Destanlar şiirsel söyleniyor, mesellerde hikâye var, kıssalar destansı… Edebiyat, iç ve dış hayatın aynası olarak onun gerçekliklerini de yükleniyor. Edebiyat hayatın temsili yani. Misli, benzeri. Bir örneği… Böyle olunca, hayatı nasıl kesin sınırlarla, tanımlarla ifade edemiyorsak, hayat daima sürprizlerle dolu ise, söz ve yazı alanı da böylesi iç içe geçmişliklerle, son derece karmaşık sürprizlerle dolu. Duygular söz konusu olunca, söz ve yazı alanı söz konusu olunca sınırlar geçişkenleşiyor, iç içe giriyor. Dolayısıyla öykü ile masalın, şiirle destanın, dramatik olanla lirik olanın da iç içe geçtiğini görüyoruz. ‘Yeni hayat’ yeni anlatılara ihtiyaç duyuyor. Sanatçı aynı zamanda vaktin çocuğudur. Kendi zamanının insanıdır. Kendi çağının dilini, kurgusunu üretiyor. Yeni durumlar yeni ‘tür’ler önümüze getiriyor. Bu, hayatın da sanatın da özündeki dinamizmle ilgili.

“Şehirleri Süsleyen Yolcu”ya bugün dönüp tekrar baktığınızda neler görüyorsunuz?


O da ilk göz ağrımdır. Şehirleri Süsleyen Yolcu ile, gerçek edebiyatı tatmaya başladığımı hissetmiştim. Seksen kabusu üzerimize çökmüştü. Gerek kendi edebiyatımızı gerekse dünya edebiyatını, -tabi çevirilerden- okumaya çalışıyordum. Eleştirel bir gözle değilse de izliyordum. Oburdum. Sürekli okuyordum. Benim çocukluğum ve ilkgençliğim çok yaralayıcı bir ortamda geçti. Ailem, modernleşmeden aşırı biçimde nasiplenmişti. Risale-i Nur’u tanıdığımda gözümü bambaşka bir dünyaya açmıştım. O süreçte, Risale’nin önüme açtığı dünyadan da çok beslendim. Şehirleri Süsleyen Yolcu’daki öyküler, örselenmiş, yaralanmış insanların acılı hikâyeleridir. O dünyayı anlamaya çalışıyordum. Kendimi onarmanın derdindeydim. O sürecin tanığı olarak ortaya çıkmıştı öyküler. Şimdi dönüp baktığımda çok sahici, güzel şeyler yaşamış olduğumu görüyorum. Keşke daha çok anlatsaymışım, daha çok yazsaymışım.

“Kendimi onarmanın derdindeydim” diyorsun ya; bugünden geriye baktığında, bu onarma gerçekleşti mi yoksa daha da mı yaralandın?

Gerçi insan konuştukça yalnızlaşıyor ama yazmanın onarıcı bir yanı da var. Yazmak, hem sorun kurmak hem de sorunun çözümü yönünde bir çabaya girişmektir. Masal, anlattıkça uzarmış. Sürekli dönüp dönüp aynı şeyi anlatmamın nedeni de bu sanırım. Yazarak hayatımın muhasebesini de yapıyorum. Ruhları sakatlanmış insanları, ayaklar altında çiğnenen kadınları anlatıyorum. Anlattıkça onlardan kurtuluyorum. Benim çocukluğum acılar içinde geçti. Bu acıların üzerine üzerine gittikçe onları yok ediyorum. Bunun bir yolu olarak yani onları anlamlandırabilmek için yazıyorum.

Modern bir yazar olarak gelenekle ilişkinizi nasıl özetlersiniz? Gelenek bir edebiyatın nesidir?

Kutsal gelenekle aramızdaki bağların neredeyse koptuğu bir zamandayız. Karakoç’un, ‘ulu sarıklı hocalar’da anlattığı gibi bir trajik durumun içinden geçiyoruz. Geleneksel irfanla, bilgelikle her şeyden önce halimiz ve dilimiz farklı. Kendim için ‘modern yazar’ denmesini doğru bulmam. Modern zamanlarda yaşıyoruz ama modern(ist) olduğumuz anlamına gelmez bu. Bendeniz geleneğin muazzam dünyasından yani o göksel sofranın kırıntılarından beslenmeye çalışıyorum. Bizim, özellikle edebi kamumuz, edebiyat seçkinlerimiz açısından durumun iç açıcı olduğunu söylememiz mümkün değil. Modern zamanların okuryazarları olarak bizlerin, geleneğin o muazzam diline aşina olabilmemiz için çok çaba sarfetmemiz gerekiyor. Geleneğin diline ve dünyasına daha çok nüfuz edebilmemiz için öncelikle ‘zahir’e uymamız, oradan Hakikat’e nüfuz etme imkânlarını aramamız gerekir. Bizim modern dönem edebiyatçılarımız arasında geleneksel irfanla temas kurabilmiş birçok yazar var, şair var. Onlar bizim öncüllerimiz. En azından onların öyküsünü öğrenmemiz yerinde olacaktır. Onları izleyebiliriz.

Bu öncüllere örnek verelim istersen ve öncüllük durumlarını da biraz açalım. Ne dersin?


Bizim geleneksel edebiyatımızın doruğu ve sonu Şeyh Galip’tir. Aynı zamanda modern edebiyatın da başlangıcıdır. Ondan sonra gerçi Necip Fazıl’a değin geleneğin etkisinde pek çok edip gelmiştir. Necip Fazıl, modern dilin içinden konuşmakla birlikte, gelenekle yeniden bağ kurmamızı sağlayan kurucu bir isimdir. Yunus tarzı aşıkane şiirin, hikmetin, en kişisel dil olan şiir içinden yeniden belirmesinde onun büyük bir etkisi olmuştur. Şiirin yanı sıra öykü, roman, tiyatro oyunu, senaryo yazmıştır. Ruh Burkuntularından Hikayeler bugün hala bizim için besleyici bir kitaptır. Onu izleyen bir başka isim, Sezai Karakoç, geleneksel bilgeliğin içinden konuşan bir sanatçıdır. İbn Arabi’den Hz. Mevlana’ya, Şeyh Galip’ten Gazzali’ye, Karakoç’un beslendiği kaynaklardan devşirdiği hikmetli dil de bizim için son derece sarsıcıdır. Sezai bey, bizi o muazzam irfani gelenekle yeniden buluşturan bir yazar olarak daima değerini, etkisini koruyacaktır. Karakoç’un Meydan Ortaya Çıktığında’sı ve diğer öyküleri, şiirleri, piyesleri ve tefekkürü, benden önceki ve sonraki kuşakları, benim kuşağımı etkilemiştir. Mavera hareketi, Pakdil’in eserleri, Dergahçevresi, onlardan önce Samiha Ayverdi, Tarık Buğra gibi müellifler, Türk modernleşmesinin yol açtığı zihinsel yarılmanın anlamlandırılması için büyük çaba sarfetmişlerdir. Bizim irfani gelenekle yeniden temas kurma imkanlarımızı hazırlayan bu sanatçılara şükran borçluyuz.

Bir redd-i miras üzerine kurulduktan sonra günümüz Türk edebiyatında geleneğe olumlu bakanların da tam karşısında duranların da takındığı marazi bakışın dışında sahih olanla anlamlı bir irtibat kurabilmek nasıl mümkün olur? 

Bu daima mümkündür ve vakidir. Geleneksel irfanla aramızda kimi engeller yükselmiş. Bunları aşmak bizim çabamızla ve İlahi inayetle mümkündür. Bunun için kolları sıvamamız, sanatın bir gei-do olduğunu, kökene, asli olana, kaynağa, Hakikat’e doğru bir gezi olduğunu düşünmemiz, samimi, yalın, sahici bir dilin inşası için hayatımızı hayatlandırmamız gerekir. Geleneğin keşfi için ilkin ona hazır hale gelmek gerekir. Geleneksel sanatçı, ‘sanat yapmıyordu’, Eşrefoğlu Rumi’nin beyanı üzre, ‘kendi derdin söylüyordu, gayrı hikayet etmiyordu.’ Bu, sanatın, insanı Hakikate götüren bir ‘yalan’ olduğunu gösteriyor. Sanat, Hakikat’in bir görünümüdür. Hakikat’e doğru bir gedik açma çabasıdır. Geleneksel irfandan beslenme imkânları aranmadıkça bu imkânsızdır.

Gelenekle kültürel olanı ayırmamız gerekiyor herhalde konunun daha bir aydınlanması için. Yani gelenek derken, irfani olanı mı anlamamız gerekiyor ya da siz bunu mu kastediyorsunuz? Sanatın muhatabı olan ‘kutsal gelenek’ nedir?


Gelenek deyince irfanı kastediyorum. Dünyevi veya folklorik geleneği değil. Kutsal gelenek, Hakikat-ı Muhammediye’dir. Allahın ilk yarattığı kalemdir veya nurdur şeklinde bir rivayet vardır. Bu, nur-ı Muhammedi’dir. Bütün semavi kitaplar ve suhuflar, hakikat-ı Muhammediyedir, onun açılımıdır. Kutsal sanat, hat gibi, doğrudan kulluk bilinciyle gerçekleşir. Bu geleneği doğru okuyabilmek için, kültür yerine ‘maya’ tabirini kullanabiliriz. Yalçın Koç’un Anadolu Mayası’nda anlattığı gibi, kültürle maya arasında fark var. İnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya; esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin, insan olmanın esası mayadır. Maya demek öz demektir. Maya ile kastettiğimiz maya burada metafordur. Maya ile kastedilen Anadolu'ya Türkistan'dan gelen kelamdır. Bu kelam Anadolu'yu mayalamıştır. Bununla kastettiğimiz de insandır. Bu kelam olmadan beşerden insan olarak bahsedemeyiz. Anadolu'nun esası özü bu mayadır.Mayadır ne yapar. Nasıl yoğurt yaparız. Mesela yoğurdun bir mayası vardır. Sütü uygun koşullarda ısıtır ve maya çalarız. Maya çalındığı şeyi, sütü dönüştürür neye, yoğurda dönüştürür. Yani çalınan şeyin kimliğini değiştirir. Kimlik nasıl değişir? Özünü değiştirir. Özünü değiştirmek yoluyla değiştirdiği şeye birlik verir. O birlik itibarıyla mayalanmış şey, dönüşmüş bir şeydir. Esası özü de, o dönüşmüş şeyin ona çalınan mayadır. Sanatta gelenek sorununa gelince… Yahya Kemal, Kocamustafapaşa’da şöyle der : “Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan. Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan / Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük / Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük / Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı / Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı / Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda / Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!” Eliot`ın dediği gibi, `bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşinde`dir. Gelenek ve Şair`den öğreniyoruz ki, `geçmişin hal içinde varlığını hissetmek kadar ebediyeti, sınırsızı, sınırlı olanda yani bugünde bulmak, bu beraberliği hissedebilmek bir yazarı gelenekçi yapar`. Bizde gelenek kavramının bulanık bir anlam dünyasına sahip oluşu da bundan kaynaklanır. Oysa şiir, `zamanla ebediyetin kesiştiği an`larda belirir ve Yahya Kemal, bunu Osmanlı medeniyetinde arar. Eliot`ın dediğinden hareket edersek, `şair ile kendisinden önceki ve özellikle bir evvelki kuşak arasında var olan fark üzerinde memnuniyetle dururuz; onun şiirinde onu diğerlerinden ayıran, şevkine varılabilecek bir şey bulup çıkarmaya gayret ederiz. Halbuki bu önyargıya kapılmaksızın şaire yaklaşsak, görürüz ki onun eserindeki en ayırıcı nitelikler, kendisinden öncekileri yani onun atalarını hâlâ dipdiri ayakta tutan, ölümsüzleştiren niteliklerdir`. Çünkü gelenek, tektir ve ilk insanla başlar, dünyanın harabına değin devam eder. Bizim gelenekle ilişkimiz önemlidir ve bu, bizde yüzyılın ilk yarısında şiddetli biçimde örselenmiş hatta kopmuştur. Yahya Kemal tam da bu kopuş sürecinde ilk gençliğini idrak etmiş ve bence önemli şiirlerinden olan Koca Mustafapaşa`da, bu yüzden, köksüzlüğün derin bir yara olduğundan söz eder. Bu anlamda Eliot, sanki şu belirlemeyi Yahya Kemal için yapmıştır: `Sanatta yaşayan duygu şahsi değildir, objektiftir. Şair bu objektifliği, bütün varlığını yaratmakta olduğu esere vermeden gerçekleştiremez. Ve şair, yalnız "hal"de değil, "geçmiş"in "hal"le kesiştiği anda yaşamadıkça; yalnız gelmiş geçmiş olanın değil, fakat "hal"de yaşananın da şuurunda olmadıkça, ne yapması gerektiğini bilemez.`


Sadettin Ökten sizin sorularınızı yanıtlarken “Yaşama dair yeni biçimler üretemedik” diyor. Siz bir yazar olarak bu cevabın neresindesiniz?


Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerine bakıldığında bizim halimiz böyle ne yazık ki…Hoca doğru söylüyor. Biz sanatla maneviyat arasındaki ilişkinin tam da odağındayız. Maneviyatımız ne ise sanatımız odur. Mimarimiz, edebiyatımız, müziğimiz, resmimiz odur. Hayata dair yeni biçimler üretebilmek için hayatın anlamına ererek, o sırrın içinden konuşmak gerekir.

Yani…


Bu soruya nasıl cevap verebilirim ki… Sadece, nefsimde zerrecik yaşadığımla şunu söyleyebilirim : İnsanın arınması, olgunlaşması için, nefsinin ihtiraslarını, arzularını frenlemesi gerekir. Bunu kısmen de olsa yapabilse, en azından nefsine ve başkasına acı vermeden yaşamanın nasıl bir şey olduğunu tadabilir. Kitaplardan öğrendiğim kadarıyla, ölmeden önce ölmek, insanın bizatihi nefsini, benliğini ve yaşamını Allah’a tasadduk etmesidir.

‘Velud’ bir yazarsınız. Yazmanın yaşamaya engel olduğunu söyleyen yazarlara hak veriyor musunuz?

Bendeniz kolay yazıyorum. Son derece süratli yazıyorum. Yazdıklarıma da dönüp dönüp bakmıyorum. Bu özensizliğimden doğrusunu isterseniz şikâyetçi de değilim. Yazının bir çırpıda, doğan bir şey olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla örme biçiminde, kurarak, bir bina inşa eder gibi yazmıyorum, sanatın örme karakterini pek ciddiye almıyorum. Bu yüzden ‘velut’ olduğum sanılıyor. Oysa yazdıklarım ortada… Üç beş öykü, birkaç roman, anlatı… Yazmak yaşamaktır, neden yaşamaya engel olsun ki… Söylenecek bir sözünüz varsa söylersiniz.

Bu biraz tabiatla da ilgili herhalde. Her yazarın kendine özgü bir yazarlık tutumu oluyor sanırım. Ne dersin?


Evet. Sanatta şahsilik esastır. Ve her sanatçı kadar dil ve dünya var. Her sanatkarın kendine özgü bir dili, bir tarzı, bir üslubu, bir dünyası var.

Görselliğin fazlasıyla belirleyici olduğu bir çağdayız. Peki, edebiyat bu çağın neresinde?


‘Çağın dili’nin  sinema olduğu kesin. Bununla edebiyat arasında bir gerilim olduğunu sanmıyorum. Sinema, yani görüntüyle öykü anlatma, ‘çağın ruhu’nu en etkili biçimde yansıtan bir dil. Bu, edebiyatın öldüğü, bittiği, gerilediği anlamına gelmiyor. Aksine, sinemayı da besleyenlerin başında edebiyat geliyor. Sinema da edebi olanı bir biçimde etkiliyor. Edebiyatın dilini, kurgusunu etkiliyor. Bunu son derece doğal ve olumlu buluyorum. Ama bir okuma tembelliği, bir zihinsel tembellik yaşadığımız kesin. Bunda özellikle televizyonun ve elektronik iletişim aygıtlarının payı çok.

Turgut Cansever, sinemanın insanı edilgenleştirdiğini söylüyordu. Yanlış hatırılamıyorsam böyle diyordu. Nedenini de sanırım sinemanın karşısındaki kişinin ‘oturan’ bir konumda olmasına bağlıyordu. Çağın dili olduğunu söyleyince bu geldi aklıma. Ne dersin?

Sinemadan çok televizyon için geçerli bir şey bu. Sinema, bir salonda birkaç saatte gerçekleşiyor. Film,. Görüntü ile bir öykü anlatma esasına dayanıyor. Ama televizyonda durum farklı. Televizyon odaksız bir şey. Enformasyon denilen sabunköpü bir içeriği aktarıyor. Aldatan eğlence. Onun karşısında insan tümüyle edilgin durumda. Sinemada böyle bir durum söz konusu değil. Odaklı bir dil sinema. Başından sonu tek bir hikayeyi, bir temayı izleyebiliyor insan. Tabi sinema yoluyla hikmetle ilişki kurulabilir mi, bunun örneklerine bakmak lazım.

Popüler kültür ürünlerinde tasavvufi öğelerin yoğunlaşmasını nasıl yorumluyorsunuz?


Tasavvuf haldir malum. Yaşanan, tadılan bir şeydir. Hani Hz. Mevlana’ya soruyorlar, ‘aşk nedir?’ diye. ‘Ben ol da bil’ buyuruyor. Tasavvufi öge tabirini dilersen kullanmayalım. Tasavvuf, dinin Batıni boyutudur. Ondan beslenmek de güzeldir. Zaten oradan beslenerek yaşamın özündeki şiirsel mantığa ulaşabilirsiniz. Hayatı anlamlandırabilmek için ona ihtiyacımız var.

Tasavvufu algılama ve anlama biçiminde popüler kültürün olumsuz sonuçları olabilir mi?

Modern zihin, tasavvuf da dâhil her ‘şey’i, ‘kullanabilir.’ Böylesi bir tehlike daima vardır. Geleneksel tasavvuf geride kaldı. Eski formlar, eski kalıplar yok artık. Modernleşen yaşam içinde bilgece yaşamak çok güç. Kendimizi korumak, tasavvufun geleneksel yollarını bu yeni hayat içinde farklı biçimde yaşamak durumundayız. Tasavvuf ile mistisizmi, metafiziği de karıştırmamak lazım. Bunlar farklı şeyler. Bizim modernleşme anlayışımız, daha çok Batılaşma olduğu için tasavvuf geleneğinde de bunun sonuçları beliriyor. Dolayısıyla başka başka yolları, yöntemleri tasavvufa taşımaya çalışıyoruz, karıştırıyoruz.


EDEBİYAT ORTAMI,14. SAYI (MAYIS - HAZİRAN 2010)


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 2844

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 25-05-2010 19:12 - Misafir
 
 
Eliot`ın dediği gibi, `bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşinde`dir. 
bir öneri siteye bir paylaş butonu ekleseniz face ve twit.için
 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç