JA slide show
Anasayfa
Sadık Yalsızuçanlarla tarih ve edebiyat üzerine
Yazan Yasemin Gül Gedikoğlu-Fatih Yüksel   
17.09.2009 16:52

 Öykü, ne yazık ki edebiyat dünyasında hakkında en az konuşulan edebî türlerden biridir. Şiir ve roman edebiyat zemininde her zaman fazlaca yer işgal etmesine rağmen aynı şeyi öykü için söyleyemiyoruz. Bunun belirli sebepleri olduğu düşünüldüğünde siz nelere dikkat çekersiniz? 

Biz, bilinen ilk şiirsel metinlerden itibaren, öyküleyerek anlatma eğilimini görüyoruz insanoğlunda. Kutsal metinlerin tümünde "kıssa" tabir edilen bir yapı karşımıza çıkıyor. Kuran’da, geçmiş toplulukların öyküleri, ibret olması bakımından anlatılıyor. Bu, aynı zaman bize bir insanlık tarihi resmi de sunuyor. Öykü dilini, geçmişten bugüne insanlar gündelik yaşamlarında da kullanıyorlar. İki tanıdık yolda karşılaşıyor ve "Nasılsın, ne var ne yok?"la birlikte bir öykü anlatımı başlıyor. Attar, Sadi, Mevlânâ gibi üstadlar öykülerle anlatıyorlar meramlarını. Öyle sanıyorum, insanoğlu, hem dünyada varoluş hikayesini bir"hikaye" formu içinde küçük parçalar halinde üretmeyi seviyor hem de kendi öyküsü olsa bile, anlatırken, "ötekileştirerek" anlatıyor. Bir tür epik bir dil üretiyor öyküyle. Bu konuda daha pek çok spekülasyon yapılabilir. Öykü, ‘romana geçiş’te bir ‘ara tür’ değildir. Ama, öykü yazarları genellikle roman da yazmışlardır. Bunun istisnaları vardır kuşkusuz, ne ki, öykü ile roman arasında önemli bir ayrım vardır. Öykü, esasında insanoğlu kadar kadim bir anlatım tarzıdır. Sözün sultanı şiirdir ama, öykü de masalla şiirin arasında bir yerde durur ve bir beyan biçimi olarak son derece yaygın ve yaşlı bir dildir. Öykü, daha çok bir anı, bir süreci, bir imayı, bir durumu anlatır. Roman ise, daha oylumlu ve kapsamlı olmanın yanısıra, sosyolojik bir boyuta da sahiptir. Öykünün yapamayacağı bir şeyi yapar roman, bir toplumsal kesiti, bir tarihsel süreci, bir macerayı anlatır. Gerçi bu tanımlar da sorunludur. Romanın doğuşundan bugüne çok şey değişti. Özellikle yetmişlere gelindiğinde bireysel perspektif kırıldı ve daha kolektif semboller üzerinden, daha mitik bir anlatım tarzı yeğlenmeye başlandı. Latin Amerika romancılarının açtığı bu çığı, sonradan Eco ve Rüşdi gibi yazarlarla daha da dönüştü. Roman, giderek, daha ‘yağmalayıcı’ ve herşeyi anlamsızlaştırıcı kalemlerce iyiden iyiye evrildi. Anlamsızlığa vurgunun merkeze alındığı bu ortamda, roman, Enis Batur’un Acı Bilgi örneğinde olduğu gibi sürekli bir değişim ve açılımlar içinde. Öyküye gelince, bu dil bize, gündelik yaşamdan, en kişisel deneyimlere kadar hemen her alanda ‘kullanışlı’ imkanlar sunar. Öyküde de bir dönüşüm yaşanmıştır, yaşanmaktadır, ama bu, romandaki gibi/kadar değildir. Öykünün geleneksel formları kutsal metinlerdeki kıssa ve mesellerdir. Bu anlatılarla modern öykü arasında epeyi bir açı farkı var ama, esas itibariyle, anlatı aynı eksende gelişmiştir. Bu anlamda bakıldığında, benim, Yakaza adlı tek ‘roman’ıma roman da denmez. O da bir tür öyküsel katlardan oluşan epizodik bir metin olarak okunmalıdır.

Öykü sizin için ne anlam ifade ediyor? Sizi öykü yazmaya sevk eden etkenler nelerdir? Öykü yazmaya ne zaman başladınız?

Çocukluğum sinema ortamında geçtiğinden, görsel bir anlatım tarzı öykü dilime alttan alta egemen oldu gibime geliyor. Ben öykü anlatmanın en masum şey olduğunu sanırdım. Oysa, zamanla gördüm ki, mesele öykü anlatmaktadır. Yani birşeyleri anlatmakta değil, öykü anlatmaktadır. Bu bir nevi imgesel veya olgusal bir anlatım biçimi, bir dil olarak bende ortaya çıktı. Edebiyatı tanımaya başladığımda, yalnızlıktan, aşktan, yoksulluktan canım yandıkça öyküler anlatıyordum. Uzunca bir süre bunları gizledim. Sonra, öykü yazdıkça kaçtığım acıların çoğaldığını farketmeye başladım. Ama yine de bir acıyı anlatabiliyorsanız onu altetme bakımından bir imkan önünüze açılabiliyor. Öyleyse, en kolay yaptığım şeyi, yani öykü anlatmayı sürdürecektim. Nitekim de öyle oldu. Neyi anlatmak istesem bunu o tanıdık, hep yaptığım yolla, öyküyle anlattım. Bu benden bir tutuma dönüştü, Heidegger'in dediği o kendi yüreğine bükülmek vardır ya, öykü yazmak da bende kalbime yönelmenin bir yolu haline geldi zamanla.

Öykülerinizde şiirsel ifadelere ve şiir formuna rastlamaktayız. Öyküleri dizeler hâlinde yazmak ya da kafiyeli kelimeleri satır sonlarında kullanmak gibi. Genel manada bakıldığında öykücülüğünüzde şiirden faydalandığınız söylenebilir mi? Şiirin öykünüze ne gibi getirileri olduğunu düşünüyorsunuz?

Doğurudur, öykülerimde hep şiirsel bir yan vardır. Bu, esasen, öyküde çok dikkat edilmesi gereken bir şeydir. Abartılınca çekilmez hale gelebilir. Kararında, yalın, samimi olmalı.

Öykülerinizdeki kişileri ya da kurguyu oluştururken kendi hayatınızdan mı yola çıkıyorsunuz yoksa tamamen hayal gücünüzün zenginliklerinden mi faydalanıyorsunuz?

İkisi de diyebilirim. Ama canım çok yanınca daha çok yazıyorum. Yaşamadan, tatmadan yazdığım pek az öyküm vardır.

Herkesin Batı’ya yönelmeyi tercih ettiği bir dönemde yaşıyoruz. Sizin öykülerinize baktığımızdaysa Doğu kültürünün derin izlerine rastlıyoruz. Bu sadece köklerimizin bağlı olduğu topraklara bir vefa borcu ödemek için midir yoksa farklı bir sebepten bahsedebilir miyiz?

Hem vefa, hem de irfanın Doğu’da oluşundandır. İrfan, kelamdır, kendini bilmektir, cevherdir, özdür, mayadır. Anadolu, güneşin doğduğu yer demektir. Güneş, hakikattir. Biz, kendi bilgelik geleneğimizden besleniriz. Bu muazzam dünya ile ilişkilerimiz modern zamanlarda örselenmiş de olsa, bu bağları yeniden güçlendirmek zorundayız.

Çocukluk ve gençlik yıllarınızda okuduğunuzu belirttiğiniz Kemalettin Tuğcu, İsmail Hekimoğlu ve Nezihi Polat gibi yazarların eserleriyle büyümenizin yazın hayatınıza ne gibi tesirleri olmuştur? 

Benim yazıyla, edebiyatla uğraşmamda, öncelikle babamın işlettiği sinemalarda seyrettiğim yüzlerce filmin etkisi vardır diye düşünürüm.
Sonra özellikle anneannemin anlattığı masalları hatırlıyorum.
Çok güzel anlatırdı. Böyle yerel ama zengin bir sözlükle, canlı, canlandırarak, sanki yaşıyormuş gibi, bir meddah gibi anlatırdı.
Ninni çok söylerdi. Ninnisiz uyuduğum vaki değil neredeyse.
Tabi, bir de bizim ailemizde bir kırılma, bir değişim de yaşanmıştır. Dedem dervişti, Demokratlara ilgi duyuyordu, seçimlerde onlara oy veriyordu. Babamla bir kırılma olmuş. Babam, alkol kullanır, sinema işletirdi, sinema ile uğraşıyordu. Bu yüzden dedemle aralarında bir gerilim daima oldu, bir zaman çok soğudular, görüşmediler. Dedemin üzüntüsünü şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Tabi evladı, atamıyor satamıyor, ama kendisinden çok farklı bir yolu seçtiği için de kahroluyor.
Ben ve kardeşlerim bu gerilimin içinde büyüdük. Dayım, son kabadayılardandı, Malatya'nın. Fırtınalı bir yaşamı oldu. Teyzelerim o muhafazakar ortamda kısmen cüretkar idiler vs. Bu çelişki ve acılar içinde büyüdük. Tabi bütün bunlar bir şeyler anlatma, öyküler yazma isteğini hareketlendirmiş olabilir.

Söz ettiğiniz yazarlar arasında ise en çok Tuğcu beni etkilemiştir. Hekimoğlu İsmail’in romanını lisede iken okumuştum.

Her sanatçı kendisine göre bir sanat tarifi yapmıştır. Siz de “Sanat, insan ile Allah arasında bir gizdir” diyorsunuz. Yaptığınız bu tariften yola çıkarak sanat anlayışınız hakkında daha detaylı bilgi verebilir misiniz?

İnsan eksiklerini gediklerini tamamlıyor, kendini muhasebe ediyor ve yazı çileli bir şey olduğundan aynı zamanda  bir riyazet yolu gibi, insanın kendisini bir anlamda disipline etmesini zorunlu kılıyor. Ayrıca, bu, Heidegger'in bilge bir Japon dostu Hishamatsu'nun dediği gibi bir gei-do üzerinde yürümesini de sağlıyor. Kökene dönme, insanın eklerinden, yüklerinden kurtulması ve ruhun dairesine doğru girmesi sanat yoluyla mümkün olabiliyor. Heidegger, düşünmenin felsefe yoluyla düşünmenin imkanlarının tıkandığını, bunun belki şiirle mümkün olabileceğini söylüyordu. Rilke, Goethe ve Hölderlin'le ilgilenmesinin, şiirin özüne ilişkin yazmasının nedeni bu. Sanat, kuşkusuz böyledir, insanı tekmil eder, belirli bir kemal yoluna çeker, belki de bir yol, bir yordam arama çabasıdır. Necatigil bunu, insanın yalın, e, de, den halleri olarak da ifade eder, hasret, gurbet ve hikmet burçları biçiminde de. Zaman ve varlık kürevi olduğundan ve feleklerin dairesi burçlarla isimlendirildiğinden, hikmeti de bir yetkinlik düzeyi, bir sır olarak düşünürsek doğru...

Ödül alan eserlerinize baktığımızda her ikisinin de mistik ögelerle kurulu olduğunu görüyoruz. Kitaplarınızı bu metafizik olgularla oluşturmanızda Doğu kültürünün ve tasavvuf öğretisinin yerinin büyük olduğunu düşünüyoruz. Bu eserlere ödülü getiren ya da eserleri önemli kılan sizce kurgularda bulunan bu ögeler olabilir mi?

Bizler, modern zamanlarda gelenekle bağı kopmuş bahtsız insanlarız. Muazzam bir irfan geleneğimiz vardı, bir birikimin içinden geliyoruz. Ama, kutsalla bağlarımız zayıfladı. Daha maddeci, dünyevi bir yere doğru geldik.

Geleneksel tasavvuf geride kaldı. Eski formlar, eski kalıplar yok artık. Modernleşen yaşam içinde bilgece yaşamak çok güç. Kendimizi korumak, tasavvufun geleneksel yollarını bu yeni hayat içinde farklı biçimde yaşamak durumundayız. Tasavvuf ile mistisizmi, metafiziği de karıştırmamak lazım. Bunlar farklı şeyler. Bizim modernleşme anlayışımız, daha çok Batılaşma olduğu için tasavvuf geleneğinde de bunun sonuçları beliriyor. Dolayısıyla başka başka yolları, yöntemleri tasavvufa taşımaya çalışıyoruz, karıştırıyoruz. Doğrusunu isterseniz ben planlar yaparak yazmıyorum. Zuhurata tabi oluyorum. Karşıma ne çıkarsa, içime ne doğarsa onu anlatmaya çalışıyorum.

Çocuk edebiyatı alanında kaleme aldığınız eserlerinizde Doğu Edebiyatının önde gelen sanatçılarından, Mevlana ve  Sadi Şirazî gibi, ilham aldığınızı biliyoruz. Manevî değerlerin ön plana çıktığı bu eserlerin çocuklar için yazıldığı düşünüldüğünde onların dimağlarına ve yüreklerine dinî ve tasavvufî öğretilerle seslenerek daha bilinçli ve İslam’ı öğrenerek yetişen bir kuşak yaratmada öncü olduğunuz düşünülebilir mi?    

Hayır hayır estağfirullah…Bendeniz birkaç masal kitabı yazdım sadece. Çocuk edebiyatını pek bilmem. Bu alanda çok değerli Mustafa Ruhi Şirin gibi, Mevlana İdris gibi yazarlar var.

Ödül de alan Rüya Sineması adlı eserinizi yazarken sinema işletmecisi olan babanız Abdurrahman Yalsızuçanlar’dan ve çocukluk yılları hatıralarınızdan ilham aldığınızı söyleyebilir miyiz?  Eserler gerçek hayata ne kadar çok yaslanırsa o derece başarı getirir düşüncesi ile ilgili fikirleriniz nelerdir?

Tabii…İnsan büyük oranda çocukluğudur. Babam sinema işletmeciliği yaptı uzun yıllar. Benim edebiyata, öyküye, romana ilgi duymamda, sinema ile uğraşmamda bu çok etkili oldu. Esasen benim çocukluk yıllarım çok renkli, zengin bir dünyada geçti. Bende hem babamın işlettiği, özellikle yazlık sinemalarda seyrettiğim filmler hem de hayal sinemam çok fazla dokunaklı, komik ve maceralı hikâyelerle doludur. Çocukken rüyasız uykum olmadığını söyleyebilirim. Hayalin sınırlarının bu denli geniş olduğunu çocukluğuma dönüp bakınca biraz anlayabiliyorum. Sonradan İbn Arabî ve Bediüzzaman'dan, hayal'in bir 'âlem' bir 'berzah' olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmadım diyebilirim. Gerçek dünyadan çok, o büyülü, sinemasal âlemde geçmiş çocukluğum. Bu, yaşamımın tümüne sirayet etti sonra. Daima gerçeklerden, gerçekliklerden kaçtım; hayale, rüyaya, düşlere sığındım, onların daha gerçek olduğunu düşündüm. Şimdi, yavaş yavaş yokuşu inerken bu duygum daha çok güçleniyor, görüyorum.
Melekbaba sinemamızda makinist Yusuf amcanın feci bir şekilde can verdiği o yangını bugünmüş gibi hatırlıyorum. Seyrettiğim filmlerin adeta her karesini hatırlıyorum. Dayılarımın, teyzelerimin düğünlerini... İlkokulumuza bilhassa akışın giderken, sabahları dizimize, belimize kadar kara gömüldüğümüzü... Kolumuzun altına sıkıştırılan birkaç meşe parçasının sınıfın sobasında çıtır çıtır yanışını, el ve ayak parmaklarımızın buzlarının ikinci üçüncü derste ancak çözülüşünü... Okula giderken geçtiğim Issız Ceket (Patika)'nın cinlerini, o tuhaf, gizemli seslerini... İlkokul aşklarımı, onların acılarını, sızıları... Her şeyi hatırlıyorum.
Unutamadığım bir başka şey, dedem... Kadirî idi, babaannem de öyle. Akşamları mutlaka bendir çalar, açık zikir yaparlardı. Babaannem çok cezbeli olduğundan kendini tümüyle kaybeder, başını duvara çarpar, yazmasının altından kan sızardı. Yatışması uzun sürerdi. Dedem daha denetimliydi, öyle hatırlıyorum. Mütevazı yaşıyorlardı. Genellikle saç sobadan çıkarılmış meşe korunda (mangalda) pişirilen soğanlı bulgur aşı ve ayran... Dedem riyazet ehliydi. Az şekerle tatlandırılmış suya, kuru tandır ekmeği batırır yerdi. Ama tuhaf bir huzur, bir sükunet vardı içlerinde. Evleri de öyle. İki küçük odalı, bir sofalı, toprak zeminli, kerpiçten, toprak damlı bir evde yaşıyorlardı. Ben de dört yaşına kadar orda yaşadım. Hafızamı zorladığımda, çocukluğumun diplerinde hep o evin ve dedemlerin anıları canlanır.
Ne bileyim işte, ölümler, ağıtlar, düğünler, bayramlar, bolluklar, yokluklar, aşklar...la dolu bir hayat. Bunlar var benim rüya sinemamdaki perdede.
Benim yazıyla, edebiyatla uğraşmamda, öncelikle babamın işlettiği sinemalarda seyrettiğim yüzlerce filmin etkisi vardır diye düşünürüm. Sonra özellikle anneannemin anlattığı masalları hatırlıyorum. Çok güzel anlatırdı. Böyle yerel ama zengin bir sözlükle, canlı, canlandırarak, sanki yaşıyormuş gibi, bir meddah gibi anlatırdı. Ninni çok söylerdi. Ninnisiz uyuduğum vaki değil neredeyse. Tabi, bir de bizim ailemizde bir kırılma, bir değişim de yaşanmıştır. Dedem dervişti, Demokratlara ilgi duyuyordu, seçimlerde onlara oy veriyordu. Babamla bir kırılma olmuş. Babam, alkol kullanır, sinema işletirdi, sinema ile uğraşıyordu. Bu yüzden dedemle aralarında bir gerilim daima oldu; bir zaman çok soğudular, görüşmediler. Dedemin üzüntüsünü şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Tabi evladı, atamıyor satamıyor, ama kendisinden çok farklı bir yolu seçtiği için de kahroluyor. Ben ve kardeşlerim bu gerilimin içinde büyüdük. Dayım son kabadayılarındandı Malatya'nın. Fırtınalı bir yaşamı oldu. Teyzelerim o muhafazakâr ortamda kısmen cüretkâr idiler vs. Bu çelişki ve acılar içinde büyüdük. Tabi bütün bunlar bir şeyler anlatma, öyküler yazma isteğini hareketlendirmiş olabilir.

 

bizim külliye dergisi, 41. sayı, 2009.

http://www.bizimkulliye.com/


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1134

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 17-09-2009 19:26 - Misafir
 
 
yüreğine bükülmek
Heidegger'in dediği o kendi yüreğine bükülmek vardır ya, iyi ki , öykü yazmak da sizde kalbinize yönelmenin bir yolu haline gelmiş zamanla.iyi ki bize güzel öyküler sunmuş yüreğiniz...kalbinizin istikameti hep hakikate ayarlı kalsın
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

Facebook

Son yorumlar

Kürt Dilinde Tasavvuf
MOLLA İ CEZERİNİN KÜRTÇE DİVAN NI KİTAP OLARAK ALMAK İSTİYOR...
25/01/12 21:17 Dahası...
@ GÜLŞİN

Sadık Yalsızuçanlar ile...
özdeş ruhlar
Değerli Kalemşah ekibi, Handan Güler ve Sadık Hocam... Özdeş...
05/01/12 21:37 Dahası...
@ süheyla yıldırım

Hiç yayınlandı
kitap çok guzel.. Yazarımız Sadık YALSIZUÇANLAR'ın ellerine ...
02/01/12 16:00 Dahası...
@ feyza

Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka...
haticenesibe
çok güzel :grin :grin :grin :grin
02/01/12 16:00 Dahası...
@ hacer

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna ol...
Müstefid
Allah razı olsun müstefid oldum. Muhabbetle üstadım...
09/12/11 22:19 Dahası...
@ kadir

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


Son Okuduklarım

Arama motorları akla zarar mı?
18.07.2011 20:06
Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız makalede vermeye çalıştığım mesajla bilgisayar başında yaşadığım durum çelişiyor olsa da,... Devamını oku...
Imam 'Ali in der islamischen Gnosis - Teil 4 | Über die Liebe und Gefolgschaft
29.04.2011 17:35
Verehrte Leser, lange haben wir unseren Blog nicht angefasst. Es waren äussere Umstände die unsere lange Abstinenz veranlasst haben.... Devamını oku...
Anadolu Nefesi
29.04.2011 17:27
Ondörtbin yıl gezdim pervanelikteSıtkı ismin duydum divanelikteİçtim şarabını mestanelikteKırkların cem'inde dara düş... Devamını oku...
Haktır Allahım Muhammed mahım
29.04.2011 17:24
Haktır Allahım Muhammed mahım Ali'dir şahım efendim Allah eyvallah Fatıma Zehra Hatice Kübra Nuri kibriya efendim Allah eyvallah ... Devamını oku...
Devriyye
29.04.2011 17:21
(18) Âşık, gel, cân kulağıyla bu sözleri duy. Gel, insanın aslı nedir anla. Sırları ulu orta yerde anlatma.... Devamını oku...
Denizlili Mehmet Emin Efendi
05.04.2011 21:54
Hakk’ın insâna gelinceye kadar girmediği hiçbir şekil ve bir sûret ve bir renk kalmamıştır. Çünki bir ağacın... Devamını oku...
Su Uğultusu
02.03.2011 22:12
Öğleyi hızla geçerek bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman. Yaşlı ve yorgun ruhum vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan ... Devamını oku...

YENİ ALBÜM

Haberdar ol

E-Bülten'e abone ol

ÜYE GİRİŞİ






Şifrenizi mi kaybettiniz?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Şuanda 16 konuk çevrimiçi

Konan, göçen

mod_vvisit_counterBugün15
mod_vvisit_counterDün205
mod_vvisit_counterBu hafta583
mod_vvisit_counterBu ay1471
mod_vvisit_counter[07.08.08'den]359005

BİRLİK