Jim Morrison da “Şair olarak anılmak isterim” diyenlerden. Onun gibi on parmağında on sanat diyebileğimiz pek çok isim aynı cümleyi dile getirmiştir, örnekleri mevcut. Öyküleriniz, romanlarınız var, prodüktörlük yapıyorsunuz, köşe yazıları yazıyorsunuz, eleştirel / teorik kitaplarınız var ve ayrıca güncel meselelere kafa yormaktan kaçınmıyorsunuz. Hangi sıfatla anılmak istersiniz ? Öykücü olarak anılmayı yeğlerim.
Benim için Sadık Yalsızuçanlar her şeyden önce Gerçeği İnciten Papağan, Hiç, Ayan Beyan gibi hakikaten beni derinden etkilemiş öyküler içeren kitapların yazarı. Şehirleri Süsleyen Yolcu ilk kitap ve ’86 yılında yayımlandı. Benim takip edebildiğim kadarıyla son öykü kitabı 2007’de yayımlanan Ayan Beyan. Bunun yanında dergilerde –iyi ki- öykülerinizi görmeye devam ediyoruz. Muhtemel ki yeni bir kitap da olacak. Hikayeler hiç bitmez mi?
O ve diğer öykü kitaplarının benim için de benzer bir anlamı var. Bir çok ‘tür’de yazdım ama hep öykü yazarken kendimi iyi hissettim. Acı çekerken de öyle idi. Öyküler bitmiyor tabi. Yaşamın bir süreklilik içinde kavranması ile öykü arasında bir ilişki var. Anılar, acılar ve umutlar tükenmiyor, öyküler de bitmiyor.
En sevdiğiniz öykünüz ya da öykü kitabınız demeyeyim de, Sadık Yalsızuçanlar’ın hikaye dünyasına girmek isteyenler nereden başlasınlar diye sorayım.
Ayan Beyan’la başlanabilir. Aslında herhangi biriyle de olabilir ama Ayan Beyan giriş için elverişli bir kitap. Garip’le devam edilebilir. Şehirleri Süsleyen Yolcu ve Gerçeği İnciten papağan belki daha sonra okunabilir.
Dünya edebiyatına baktığımızda manzara nedir sizin nazarınızda? Kısa öykülerle gönlümüzü çelen, o genel itibariyle ironik ve etkileyici Amerikan öykücülüğü mü yoksa hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık ve Rus yazarların paltosu bizi hâlâ sıcak tutabilir mi? Bunun yanında Sait Faik ve Sabahattin Ali’yi, sonrasında da 50 Kuşağı’nı geçip günümüze doğru uzanırken Türk öykücülüğü ne durumdadır, bilhassa dünyada olup bitenler karşısında?
Dünya öykücülüğünü çeviri düzeyinde ulaşabildiğim kadarıyla izlemeye çalışmakla birlikte, sorunuzu cevaplayabilecek halde değilim aslında. Ama genel olarak gözlemim, bizim hikayeciliğimizin, dünya öykücülüğü içinde özel, seçkin bir yeri olduğu yönünde. Ülke/dil düzeyinde de genelleme yapmaktan kaçınmaktan yanayım. Zira artık Gogol’ün Rus dilindeki edebiyatı temsil ettiği çağda değiliz artık. Bir ülkede/dilde çok farklı üsluplar, kurgular, örnekler karşımıza çıkıyor. Çok kötü yazarlar da var iyileri de. Kötü bilinen veya öyle nitelenen bir yazar başka bir gözle okunduğunda yani başka bir okur açısından iyi görülebiliyor. Amerikan kısa öykücülüğünde de çok parlak örnekler bulabiliyoruz. Tabi bizim sorunumuz, birkaç kural bozmayan istisnası dışında, yazarlar ve bilimciler olarak farklı ülkelerin edebiyatlarını sıkı biçimde izlememek…
Son on yılda bu ülkede yazılan öykülere şöyle bir baktığımızda gerek içerik gerek biçim açısında pek bir yenilik yok gibi sanki. Öyleyse bunu neye bağlayabiliriz? Değilse bu önermeyi geçersiz kılan yazarları bize işaret edebilir misiniz?
Yazar adı anmaksızın yapmayı yeğlerim. Önermenize pek fazla katılmadığımı söylemek isterim. Son derece dikkat çekici, şaşırtıcı yazarlar çıkıyor, öyküler yazılıyor ülkemizde.
TV dizileri edebiyattan daha mı çok şey anlatıyor da daha gerçekçi geliyor günümüz insanına?
Sanmıyorum. Ama ‘görsellik’, ‘çağın ruhu’nu en etkin biçimde yansıtan dil. Bu daha çok sinema için geçerli. Kısmen tv için de öyle aslında. Televizyon esasen eğlendiren bir araç.
Yazdıklarınızı okuduğumuzda, TV’de yahut bir panelde konuşmanızı dinlediğimizde hep bir sakinlik, huzur çöküyor üzerimize. Fakat yine de harekete geçiren, sarsan bir yanı da var tüm bunların. Sanki bir savaşı sakince başlatıyor gibi öykülerinizdeki, romanlarınızdaki cümleler. Eleştirel yazılara gelince pek çoğu söylenmeyi söylüyor. Bunu Sadık Yalsızuçanlar’ın dünyanın tüm düşünce ve sanat iklimlerine açık olup bunların neredeyse tamamından beslenmiş bir sanatçı olarak karşımıza çıkmasıyla ilgili bir durum diye yorumlarsam yanlış ya da eksik mi olur? Aynı yazıda hem Marks’a hem Said Nursi’ye göndermeler yapmak başka nasıl açıklanabilir?
Teşekkür ederim. İzleniminiz doğru. Bendeniz de konuşurken ve yazarken böylesi bir sükunet ve sessiz savaşı hep yaşıyorum. İdeolojik körlük içinde olmadım hiç. Önyargısız okudum. Meraklı oldum. Her şeyden, herkesten beslenmeye çalıştım. İslamcı yazar yahut İslami aydın ifadeleri bir rahatsızlık yaratıyor mu? Bu ifadeler doğru değil. Benim için pek kullanılmadı ama az da olsa bu türden yakıştırmalar oldu. Bunu anlamlı bulmuyorum.
Sizin için bir de modern zaman dervişi diyorlar…
Keşke derviş olabilseydim. Modern zamanda derviş olmak mümkündür. Allah’ın el-Veli ismi tecelli ettikçe bilgeler olacaktır. Ama bendeniz derviş değilim.
Ankara’da okudunuz, Ankara’da yaşıyorsunuz… Bu şehir için de birkaç cümle rica ediyorum sizden…
Hacı Bayram-ı Veli…Kale…Eski Zafer Çarşısı…Sakarya çay ocağı…Nihayet İncek… “Benimki de Bir Meslek, Tıpkı Seninki Gibi” başlıklı öykünüzü gururla yayımlamıştık
Hariçten Gazel’in ilk sayısında. Henüz “açılım” gibi gelişmeler yokken bu mevzuda gözlerden ırak pek çok şeyi o hikayede sunmuştunuz okurlara. Şimdi konuyla ilgili yazılarınız ve kitaplarınız da mevcut. Bir edebiyatçı olarak edebi metinlerle konuyu işlemek mi; yoksa bir fikir adamı duruşuyla makalelerle, kitaplarla bir şeyler anlatmaya çalışmak mı daha etkili oluyor sizce?
‘Edebi metinlerle konuyu işlemek’ tabii ki…Keşke hep öyle yazabilseydim…
İnternette yayımcılığa nasıl bakıyorsunuz?
Eleştiri hakkımı saklı tutarak böylesi iletişim ortamlarının da kodlarının kırılabileceğini, kırılabildiğini düşünüyorum. http://www.ubormetenga.org/kurtarilmis-bolge/sadik-yalsizucanlarla-roportaj Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 368
|