JA slide show
Anasayfa
'Öyle bir çağda yaşıyoruz ki sanat hayatla baş edemiyor'
Yazan SadıK YalsıZuçanlaR   
09.02.2009 21:34
 Saklı’dan Evvelotel’e Ayfer Tunç’un öykü ve roman serüvenini izleyenler, daima samimi, sahici bir yazının peşinde olduğunu bilirler. O, romanın bir tür estetik öğeleri yönetme etkinliğine dönüştüğü bugünlerde, edebiyatın, bizi nasıl onarabileceğine, iyileştirebileceğine ilişkin sorular soran, arayış içinde olan bir yazar.
Modernleşme süreçlerimizin bizim toplumsal belleğimizde ve kalbimizde ne türden örselenmelere, yaralanmalara yol açtığını merak eden bir yazar aynı zamanda. Yazarın Can Yayınları’ndan çıkan yeni romanı, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ne ilişkin konuşurken bu arayışının daha da derinleştiğini görüyoruz. Edebiyatın, bir gei-do üzerinde, aslolana, ilksel olana, samimiyete ve sahiciliğe doğru bir yolculuk olması gerektiğini de…

"Aklı tıklım tıklım dolu bir adamdı Ülkü Bey ama bu, çerçöptü” diyorsun bir yerde. “Modern insanın bilinçaltının mitolojik bir çöp yığınına dönüştüğünü” söyleyen Eliade’yi çağrıştırıyor. Aslında benim romandan çıkardığım birinci ders bu oldu. Romanında modernitenin barındırdığı popüler kültür üzerine köktenci bir eleştiri gördüm. Bilmiyorum ne dersin?

Katılıyorum. Bunu Ülkü Bey’in karakteriyle de ilişkilendirmek mümkün, zaten öyle bir karakter. Başlangıçta, hayatta bir şeyler yapmak için var oluş çabası içinde bir noktada durup kendini hayatın alanlarında kaybetmiş bir adam. Eğer zihnindeki bilgi birikimini kullanamıyorsa onun zaten çok fazla bir değeri yok. Ama Ülkü Bey için ilginç olan, bunu kabullenmiş olması. Yani günümüz insanına en çok benzediği yer bura olmalı. Çok olduğunun farkında ve gördükleriyle yetinmeye başlıyor. Aslında bugünün insanının derinleşmeye gösterdiği tepki, refleks kullanamayacağını bildiği ya da hayatta ona yardımcı olmayacak malzemeyi almayı reddetmesidir. Bu da insanın derinleşmekten kaçmasına ve hayatın çok sığ bir alana sıkışmasına neden oluyor.

Buradan Türk toplumunun belki 100-150 yıllık hikâyesini okumak mümkün ama bazı kırılma noktaları var. Yani Türk toplumuna münhasır bir roman bu ama, Tolstoyvari bir pozlama, aynı zamanda Çehovvari ayrıntılar ve yan hikâyeler var. Aynı zamanda yüzyılın inşasına dair, modernleşme ve küreselleşmeye ilişkin bir eleştiri de diyebilir miyiz?

Kesinlikle…Türkiye yirmi otuz yıl önceki Türkiye değil. Şimdi otuz yıl öncesinin Türkiye’sini ben kendime tarif etmeye çalıştığımda bir misak-ı milli görüyorum. Yani bizim davranış şeklimizi belirleyen Türkiye’nin sınırları bellidir ve onun dışında havanın nasıl olduğunu bilmeyiz. Oğuz Atay’ın “Ülkemiz haritaya benzer” dediği dönemde bize dünya şehirlerinin kaç derece olduğu söylenmezdi. Ama biz bugün Avustralya’nın, Sidney’in de hava durumunu herhangi bir hava durumunda öğrenebiliyoruz. Şimdi bu çok mu önemli bir şey, evet, çok önemli. Dünyayla iletişimimizin arttığını gösteriyor. Dolayısıyla o haritaya benzeyen ülkemizin iki tarafı mavi ve bir tarafı kırmızıyla belirtilen sınırlarının şimdi belirsizleştiğini gösteriyor bize. Şimdi biz kendimize ait bir coğrafyayı sınırları belirtilmiş bir harita üzerinden okuyamayız. Moderniteyi de bugünün yaşama biçimini de.

Romanın en temel iddiası bu galiba?

Evet. Tez koymak derdi ile yapmadım elbette, çünkü ben okuma zevkinin önde olmasını tercih ediyorum her zaman. Ama tabii ki bunlar ülke hakkında düşündüğümüz zaman zihnimizde oluşan imgelerin yansımaları. Yani bu küçük hikâyeler bir şeylere hizmet ediyor.

Delinin söylemi modernlere göre gayr-i meşrudur. Deliler bunu ironik biçimde sorguluyor, hatta yanlışlıyor zaman zaman. Romanın tümüne bakıldığında Türkiye’nin ve dünyanın bir tür açık hava akıl hastanesi olduğu izlenimini ediniyorum. Romana isim de olan bu “deliler evi” neyi ima ediyor?

Aslında ben burada hem metafor hem ironi yapmak istedim. Açıkça söyleyelim ki, bu bir Türkiye metaforu. Başlangıç noktamız da denize sırtını dönmüş bir hastane. Denizin olduğu yerde denize bakılması beklenir. Oysa tam tersine davranılıyor, bunu ben bizim durumumuza benzetiyorum; olaylar karşısında Türk insanının genel tutumu böyle. Denize mi dönmemiz gerekir, diğer yöne mi, karar veremiyoruz. Kimi zaman akıl tutukluğuyla karşılaşıyoruz. Tartışılması gereken asıl mesele şu; deli kavramı artık 30-40 yıl önceki ya da yüzyıl başındaki deli kavramı ile aynı değil. Psikolojik sapma artık daha yaygın kullanılan bir şey ve biz insan zihninin birtakım sırlarını artık bildiğimiz için deliliği yüzyıl başındaki gibi kullanmıyoruz. Ama ben bu zamanda, yüzyıl başının anlayışını kullanmak istiyorum. Çünkü bu, psikolojik sapma değil, içinde yaşadığımız, kontrol edilemez enerjinin bizi savurduğu yerlerden kaynaklanıyor.

O enerji çok hissediliyor romanda…

Ülkemizde ben bunu her an, her yerde hissediyorum zaten.

Oğuz Atay, Nuri Pakdil, Enis Batur gibi yazarlarda gördüğüm bir şey var. Gündelik yaşamda çok kullanılan kelimeleri, durumları, nesneleri sanki ilksel hallerine gönderir gibi kullanıyorlar bazen. Yani bir anlamda dilin örtüsünü kaldırıveriyorlar. Ama başka bir zamanda başka bir yerde örtmeye de başlıyorlar. Sende metaforik, imgesel anlatım az ama buna benzer, andığım yazarları anıştırır bir şey var. Romanı okurken Türkiye’nin ve dünyanın anlaşılmasının kolay olmadığını çok net bir şekilde gördüm, ne dersin?

Büyük enerji aynı zamanda anlamayı önlüyor. Çünkü anlamak zaman isteyen bir şey. Elbette bir anladığımız an oluyor ama bunun bir ön hazırlığı olması lazım. Şimdi bir yandan Türkiye’ye bakıyorum ama öte yandan da çağın gerçeği var. Cep telefonu kullanımında, internet hızı artık batı ile yarışabilecek bir ülkeyiz. Yani biz hız çağını kabul etmişiz artık. Benim için temel soru, bunun nerede kırılacağı. Biz aslında oluşmamış bir biçimde bu hıza ayak uydurmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla anlamaya ayırmamız gereken zamanı bulamıyoruz. Olaylar karşısında hemen fikir üretip ortaya koymak istiyoruz; “kimsenin vakti yok ince şeyleri anlamaya”. Dolayısıyla hepimiz anlaşılmaz bir durumdayız aslında. Bu belki de anlamaya çalışmak için yeterince zaman ayırmamaktan, bir de tabii, hayatı da oluşturan unsurların buna izin vermemesinden. Birtakım aletler, nesneler ve kavramlar hayatımızı belirliyor. Yani sabah kalktım televizyonu açtım: Ergenekon 11. dalga. Bu, karşımıza izlenmesi gereken bir kanal olarak ortaya çıkıyor. Ve bunun ülkede çok fazla olduğu düşünülürse önem sırasında sapma var. Benim seni anlamam, başka bir şeyi anlamam kadar gerekli olmuyor o durumda. Dolayısıyla anlamamız gerekenleri sıraya koyuyoruz ve birbirimizi anlamadan devam ediyoruz.

Dolayısıyla bir kamusal yalnızlık…

Kamusal yalnızlık aynı zamanda bireysel ve sosyal yalnızlık.

Okuru ontolojik yalnızlığa doğru sürüklüyorsun…

Evet, yazdıklarımda ontolojik yalnızlıkla ilgilendim hep. Bireyden topluma bakan bir bakış açım vardı. Şimdi de tam tersini yapmaya çalışıyorum. Toplumdan bireye, Oğuz Atay’ın çizdiği o haritadan içeriye doğru bakmaya çalışıyorum ama buna yaptığımızda ontolojik yalnızlık yerinde duruyor. Onu bir kabul olarak bir kenara bırakırsak, aslında gördüğümüz sosyal yalnızlık. Buna etnik diyebilirsin, dünya görüşü diyebilirsin, hayatın akışından kaynaklanıyor diyebilirsin ama sonuçta ontolojik ve sosyal yalnızlık; bir de akıl tutulması.

Dilin de yoksullaşması, yüzeyselleşmesi, bir de çürümesi…Bu da çok gerçekçi, çarpıcı bir şekilde yansıtılıyor romanda…

Biz nedense dili yeterince ciddiye almayan bir toplumuz. Hatta tarihimize baktığımızda da bunun binlerce örneği var. Dile bu kadar değer vermemek benim aklımın aldığı bir şey değil. İnsanlar acaba dilin gerekliliğini birbirlerini tümüyle anlamaz hale geldiklerinde mi anlayacaklar?

Argo ve küfrü kullanma gerçekçilik duygusunu daha da artırmış. Çünkü sen kurarken çok sahici kuruyorsun, öykülerini okurken bunun gerisinde sahici/samimi bir yazarın olduğunu hissediyor insan. Ama aynı zamanda masalsı bir hava da var. Postmodern hikâyecilerden çok sahici bir postmodernist arayış var. Bin Bir Gece’yi çağrıştırıyor biraz. Popüler unsurlar, inanılmaz bir tasvir ve fotoğraf var. Böyle bir şey kurmayı planladın mı yoksa öyle kendiliğinden gelişen bir şey mi?

Bu romanda hiç yapmadığım bir şey yaptım. 60 sayfa yazıp bir baktım kendime. Çıkış noktası, bir delinin defterleridir. Hatta biz, Murat, Yekta ve ben ortak bir şey yapalım diyorduk ve bu hikâye üzerine de çok tartışıyorduk. Bu hikâyede arkada duran bir karakter vardır, defter tutan bir deli figürü. Bütün öykü çok etkileyici olmasına rağmen arkadaki o karakter benim çok ilgimi çekti. Bu adam hakkında bir şeyler yapmak istiyordum. Sonra garip bir şekilde birden bire başlamak istedim. Tabii çok basite indirgeyip deliler boşandı, akıllılar içeride, deliler dışarıda filan gibi bir yere de varabiliriz; ama çağ bu konuya yeni bir bakışı gerektiriyor. Böyle ortaya çıktı. Açık söyleyeyim, bunu 150 karakterle sınırlandırmak derdindeydim ve tümünü hastaneye bağlamak niyetindeydim. Hastanenin tarihine girdiğinde bina bir karakter olarak kendini ortaya koydu. 60 sayfayı yazdım, sonra artık sıfırdan başlayabilirim, dedim.

Toplumsal çürümenin bir boyutunu magazin oluşturuyor ve sen bu alanı eleştiriyorsun. Romanlarımızda pek görmediğim bir şey. Buna bağlı olarak bir de insanların evlilik içi ve dışı ilişkileri var. Necatigil’in bahsettiği insanın diğer halleri daha mı çok belirginleşiyor bu ilişkilerde?

Ben bir evlilik içindeki çıkmazın yakın çevreden başlayarak bütün toplumu etkilediğine inanıyorum. Dolayısıyla anlamak en yakınımızdaki insanı anlamakla başlar. En yakınımızdakileri anlama zahmetine girmediğimiz zaman zaten bir bütüne varamıyoruz. Genel bir mutsuzluk başlıyor ülkede. Aslında ülkemizdeki genel mutsuzluk haline baktığımız zaman bunun sadece kriz, iş güç gibi şeylerden kaynaklanmadığını görüyoruz. Aslında birbirini etkileyen unsurlar bunlar. Dışarıdaki rahatsızlık içeriyi etkiliyor içerideki rahatsızlık dışarıyı etkiliyor. Bunlar defalarca yazıldı. Hatta eski zamanlarda o kadar güzelleri yazıldı ki, şimdi yazılanlar artık kötü bir kopyadan öteye geçmiyor. Dolayısıyla ilişkilere farklı bir yerden bakmayı gerçek hayatta da, edebiyatta da yapmak gerekiyor.

Daha merhametli, daha adil bakıyorsun aslında. Hem bütün bu olayları kuruyorsun, hem kendi içinden geçiyor bunlar ama bir yandan da daha anlayışlı bakıyorsun. Türkiye’de bunu sağlamak oldukça zor değil mi?

Bunun için de çaba gösterdim. Yazarı bekleyen en büyük tehlike bence dünya görüşünün kokusunun eseri örtmesidir. Gerçek edebiyat eseri bu kokuya direnebilen ve bunun üstüne kendi başına doğabilen yapıttır.

Romanda Hilmi Ziya üzerinden bizim yakın düşünce tarihimize, bürokrasi yaşamımıza doğru bir yolculuk var. Bu konuda kişiler üzerinden bir fotoğraf pozluyorsun. Bahsettiğin gibi öyküler bir kanaviçe gibi işleniyor. Büyük hikâyemizin modern zamanlardaki serüvenine doğru yol alıyor. Yanılıyor muyum? Bu bizim modern zamanlardaki hikâyemiz diyebilir miyiz?

Yapmak istediğim şey oydu. Bazen denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesi çok büyük bir metafor muydu, diye düşünüyorum ama tüm hikâyelerin onu doğruladığını görüyorum. Zaten öyle bir çağda yaşıyoruz ki, sanat hayatla baş edemiyor. Yani hayatın bize yaşattığı şaşırtmacalar karşısında sanat nal topluyor diyebiliriz. Başından beri söylediğim ve herhalde son nefesime kadar inanacağım bir şey: Ben hayata inanıyorum. Çünkü hayatın bir kurgusu yok. Dolayısıyla onunla baş etmeye kalkmak ya da onu yönlendirmeye çalışmak beyhude bir çaba. Ancak bizim değiştirebileceğimiz mevcut unsurların dengesini kurabiliriz, o zaman hayat bizi şaşırtmaz.

Edebiyatın insanda merhameti ve adaleti koruma isteği uyandırdığına inancın var…

Bir kere edebiyat birbirimizi tanımamıza yol açar. Düşünüyorum da, ben Madam Bovary’yi okumuş olmasam şu anda yaşayan Madam Bovary’leri tanıyamam. Yani bizim yaşayabildiğimiz sınırlı bir hayat var. Sınırlı bir coğrafyada yaşıyoruz. Edebiyat okumak bunu sınırsızlaştırıyor. Sadece yazmak değil, okumak aynı zamanda. Dolayısıyla hayata karşı bilgi sahibi oluyoruz. İnsanlaşıyoruz, en önemli şey de bu. Bir kere empati kurmayı öğreniyoruz, öteki benliğin ne hissettiğini anlıyoruz. Başka hissiyatları biliyoruz. Ayrıca bu sadece günümüz için ya da günümüzde geçen hikâyeler için değil, geçmiş için de geçerli. Çünkü değişimi anladığımız zaman kendimizdeki ve çevremizdeki gelişmeleri anlayabiliriz. Dolayısıyla edebiyatın insan zihnini olumlu bir şekilde yoğurma yeteneği var. Peki, bunun tersi olur mu? Tersinin aynı şeye yaradığını düşünüyorum. Yani merhametsizliği merkeze alan bir edebiyat eseri, bizde merhametsizliği tetikleyebilir. Buradan didaktik bir sonuç çıkarmaya gerek yok. Edebiyat zaten işlevini yerine getirir, yeter ki okur onunla bağ kurabilsin. Çok iyi edebiyat okumuş kötü karakterler de var bu dünyada.

İnternet ve diğer modern iletişim ortamlarına ilişkin de bayağı köktenci eleştirilerde bulunuyorsun...

Yoğun iletişimin hissizleşmeye yol açtığını düşünüyorum. Şiddetli bir hissizleşme içindeyiz. Başkalarının acılarına karşı da kendi acılarımıza karşı da kalınlaşıyoruz. İnsanların derileri giderek kalınlaşıyor ve yanımızda olan bitene duyarsız hale gelmeye başlıyoruz.

Ne götürdü senden bu roman?

Hiçbir şey götürmedi. Eksiğimi çıkardı. Yani çok eksiğim var.

http://kitapzamani.zaman.com.tr/?bl=3&hn=1577

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 851

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 10-02-2009 17:15 - Misafir
 
 
kim deli
Hakkı 
HAKTAN uzak kaldıkça; HAKTAN gayri herşeyle muhattap oluyor.zuhurata tabi olmak yerine eleştiri, hırs, mevki,işi ile ilgili mevcut durumu korumak ve kariyer hırsı ile ilgili amirlerine yalakalık yapmak. Hedefe ulaşmak için herşeyi mübah grmek veya VEHEN hastalığı içinde kıvranmaktadır.
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

Facebook

Son yorumlar

Kürt Dilinde Tasavvuf
MOLLA İ CEZERİNİN KÜRTÇE DİVAN NI KİTAP OLARAK ALMAK İSTİYOR...
25/01/12 21:17 Dahası...
@ GÜLŞİN

Sadık Yalsızuçanlar ile...
özdeş ruhlar
Değerli Kalemşah ekibi, Handan Güler ve Sadık Hocam... Özdeş...
05/01/12 21:37 Dahası...
@ süheyla yıldırım

Hiç yayınlandı
kitap çok guzel.. Yazarımız Sadık YALSIZUÇANLAR'ın ellerine ...
02/01/12 16:00 Dahası...
@ feyza

Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka...
haticenesibe
çok güzel :grin :grin :grin :grin
02/01/12 16:00 Dahası...
@ hacer

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna ol...
Müstefid
Allah razı olsun müstefid oldum. Muhabbetle üstadım...
09/12/11 22:19 Dahası...
@ kadir

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


Son Okuduklarım

Arama motorları akla zarar mı?
18.07.2011 20:06
Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız makalede vermeye çalıştığım mesajla bilgisayar başında yaşadığım durum çelişiyor olsa da,... Devamını oku...
Imam 'Ali in der islamischen Gnosis - Teil 4 | Über die Liebe und Gefolgschaft
29.04.2011 17:35
Verehrte Leser, lange haben wir unseren Blog nicht angefasst. Es waren äussere Umstände die unsere lange Abstinenz veranlasst haben.... Devamını oku...
Anadolu Nefesi
29.04.2011 17:27
Ondörtbin yıl gezdim pervanelikteSıtkı ismin duydum divanelikteİçtim şarabını mestanelikteKırkların cem'inde dara düş... Devamını oku...
Haktır Allahım Muhammed mahım
29.04.2011 17:24
Haktır Allahım Muhammed mahım Ali'dir şahım efendim Allah eyvallah Fatıma Zehra Hatice Kübra Nuri kibriya efendim Allah eyvallah ... Devamını oku...
Devriyye
29.04.2011 17:21
(18) Âşık, gel, cân kulağıyla bu sözleri duy. Gel, insanın aslı nedir anla. Sırları ulu orta yerde anlatma.... Devamını oku...
Denizlili Mehmet Emin Efendi
05.04.2011 21:54
Hakk’ın insâna gelinceye kadar girmediği hiçbir şekil ve bir sûret ve bir renk kalmamıştır. Çünki bir ağacın... Devamını oku...
Su Uğultusu
02.03.2011 22:12
Öğleyi hızla geçerek bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman. Yaşlı ve yorgun ruhum vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan ... Devamını oku...

YENİ ALBÜM

Haberdar ol

E-Bülten'e abone ol

ÜYE GİRİŞİ






Şifrenizi mi kaybettiniz?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Şuanda 20 konuk çevrimiçi

Konan, göçen

mod_vvisit_counterBugün20
mod_vvisit_counterDün205
mod_vvisit_counterBu hafta588
mod_vvisit_counterBu ay1476
mod_vvisit_counter[07.08.08'den]359010

BİRLİK