|
|
Bilişmeler
Söyleşiler
"Öncü, özgürlükçü siyasal aktörlere gereksinim var..." | "Öncü, özgürlükçü siyasal aktörlere gereksinim var..." |
| Yazan Ramazan Toprak | ||||||
| 15.01.2009 16:46 | ||||||
Arkadaşımız Ramazan Toprak Kürd'lerin Ateşle İmtahanı adlı kitabın yazarı Sadık Yalsızuçanlar'la Kitabı,TRT-6 ve Türkiyedeki genel süreçle ilgili kapsamlı bir röpörtaj yaptı ,okuırlarımızın bu nitelikli röpörtajı ilgi ile karşılayacaklarından eminiz.Oldukça kapsamlı bir çalışma "Kürtlerin Ateşle İmtihanı" kitabınız. Öncelikle tebrik ederiz böyle bir çalışma için...Sorulara geçmeden önce okuyucuyu, Kürtlerin Ateşle İmtihanı Kitabınızda, genel hatlarıyla, nasıl bir yolculuğa çıkarıyorsunuz, çalışmanızın orjinal yanına ilişkin neler söylemek istersiniz? Kitabı iki yıldır yazıyordum. Esasen bendeniz hem Kürt sorununa ilişkin hem de Kürt tarihi, Kürt edebiyatı, Kürtlerin bilgelik geleneklerine ilişkin çeşitli yazılar, makaleler, denemeler yazıyordum. Kürtlerin Ateşle İmtihanı, Halide Edip Adıvar’ın kitabına bir nazire olarak belirmedi. Benim de çocukluk ve ilkgençlik yıllarım bu türden soru(n)ların içinden geçtiği için bu konulara ilgim vardı. Zihnimde oluşan kimi soruların cevabını arıyordum. Mem u Zin çevirisi yapmıştım. Kürtlerin özellikle modern zamanlarda karşılaştığı sorunlara aşırı ilgim vardı. Modern-ulus devletin ürettiği sorunların temel aktörü olarak Kürtlerin düçar olduğu eziyetlere, işkencelere, kıtallere karşı duyarlı idim. Kitap bu süreç içinde belirdi. Tabi yakın tarihin kimi evrelerini merceğe alma gereksinimi duydum. 12 Eylül Diyarbakır Askeri cezaevinde yaşananlara eğildim. Kürtlerin bilgelik tarihine uzandım. Kürt sorununda en çok acı çeken, düşünen insanlarla söyleşiler yaptım. Böylece kitap ortaya çıktı.Yakın zamana kadar Kürtlere ilişkin yazıp konuşmak ateşten gömlek giymekle eşdeğerdi. Sanırım şu sıralar Kürt sorunu çerçevesinde düşünüp konuşmanın önündeki engeller görece azaldı gibi. Hatta bu kısmi rahatlamanın ucunda Kürtlerle beraber Türklerin de "çözüm" bağlamında konuşma ve diyalogu önemser hale geldiklerini görüyoruz. Yanılıyor muyuz acaba? Bence yanılmıyorsunuz. Gerçi hala özgürce tartışılamıyor sorunlar. Ama Kürt sorunu gün geçtikçe daha rahat konuşulabiliyor. Kürt kimliği inkar edildiği için, Kürtlerde de Kürt olmayanlarda da korkular, kaygılar ve kuşkular var. Sağlıklı konuşulabilmesi için daha ‘güvenli’ bir zeminin oluşması lazım. Ama düne göre bugün daha iyi. Yarın daha çok iyi olacak. Kürt kimliğinin inkarı ve bu yöndeki politikalar esasen Özal döneminde kısmen değişmeye başlamıştı. Biliyorsunuz Kürt kelimesi yasaktı. Bu yönde ilk köktenci adımı Özal attı. O dönemde Kürt sorunu daha içerden, daha samimi ve daha özgür konuşulmaya başlamıştı. Bugün o kazanımların üzerinde biraz daha ilerlemiş bir zemin olduğu düşüncesine katılıyorum. Ama dediğim gibi Kürt sorunu hala özgürce tartışılamıyor. Kürtlere ilişkin genellemeci ve asimile yanlısı politikalar, muhalefete çok iş bırakmadan zamana yenik düştü. Sistem, bu yeni süreçte sorunla samimi yüzleşme noktasında tutarlı mı yoksa bu da genellemeci yaklaşım sahiplerinin yeni bir stratejisi mi? ‘Sistem’in içeriğine ilişkin bilgim yok. Daha doğrusu homojen bir ‘sistem’ olduğunu sanmıyorum. Resmi ideoloji bugün ‘devlet’in hangi kesimlerince üstlenilmiş ve yürütülüyor bilmiyorum. Zira bürokraside de siyasette de bilim çevrelerinde de elitlerde de homojen bir yapı yok. Örneğin Abant’ta, Vali en cüretkar aydından daha ileri şeyler söyledi. Tabi genel, yaklaşık bir ‘sistem’ var ve bu sistemin aktörleri, Kürt sorunu başta olmak üzere genelde toplumsal ve sayasal sorunlarımızın adil biçimde çözümünün gerçekleşmesini pek istemiyorlar. Zaman zaman umutlarımız çöküyor. Bazen umutlanıyoruz. Siyasal elitlerde Özal gibi kurucu nitelik yok, özgürlükçü değiller. Özgürlükçü bir anayasa için çok geç kalındı. Türkiye, dünyanın en özgürlükçü anayasasını yapabilir, yapmalıdır. Kimlik sorunlarını, siyasal sorunlarını, hak ve özgürlüklerle ilgili sorunlarını, ekonomik sorunlarını çözebilir. Ama bunun için öncü, özgürlükçü siyasal aktörlere gereksinim var. Tarihi siyah-beyaz sığlığında ele alarak ara tonlara bir türlü geçiş yapamıyoruz ve sonunda tarih, resmi ideolojinin dönüştürücü bir unsuru oluyor. Kürtler ve sisteme ilişkin ciddi araştırmaları olan bir fikir adamı olarak tarihe bakışımızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Estağfirullah, bendeniz öylesine yazıp çizen biriyim. Ne aydın, ne fikir adamıyım. Zihnimde oluşan sorunları çözmek üzere okuyup yazmaya çalışıyorum. Haklısınız, analitik bakabilmek Türkiye’de pek mümkün olamıyor. Biz tarihi de ideolojik ve mitik kalıplarla algılıyoruz. Bilim alanı olarak tarihin önünde engeller var. Yasaklar, tabular var. Oysa bilim ve düşünme, insani, doğal ve özgür bir alan. Türkiye’de yakın siyasi tarihi özgürce araştırabilmek, yorumlayabilmek çok zordur. Buna girişenler için ilk adres tutukevidir, gözaltıdır, işkencedir. Düne kadar böyleydi. Bugün belki düne göre daha iyiyiz ama örneğin yakın siyasi tarihimizin bütün yönleriyle nesnel biçimde incelenmesi, anlatılması ve yorumlanması çok çok zordur. Bu, tabi bizim ideolojik düşünmemize, amiyane tabirle topu taca atmamıza neden oluyor. Kültürel seçkinlerin Türkiye’de kural bozmayan istisnaları dışında durumu budur. Şeyh Sait, Bediüzzaman gibi isimler, sistem muhalifi duruşlarıyla yaşadıkları döneme ciddi iz bıraktılar ve fikir özgürlüğünün önündeki engeller nedeni ile birer dünya olan bu nevi şahıs ve olgular, üzerinden şunca zaman geçmiş olmakla beraber hala anlaşılmayı bekliyor. Objektif araştırma ve özgürce tartışmalar, beraberinde Kürt sorunun çözüm kotlarını da ihtiva ediyor bu bağlamda. Okuyucu, Kürtlerin Ateşle İmtihanı'nda bu dönemi anlama çabasında yeni bir açılım bulabiliyor mu? Bu önemli tabi. Kürtlerin Ateşle İmtihanı’nda ben, Bediüzzaman, Şeyh Said ve Seyit Rıza gibi kişiliklerle ilgili de düşünmeye çalıştım. Onlar, deyim yerindeyse Sokrates gibi savunmalar yaptılar, yaşamlarını özgürlük ve haysiyet uğruna hiçe saydılar. Onların açtığı özgürlük alanı bugün çok daralmış durumdadır. Onların tutumunu Bediüzzaman’ın şu sözü doğru özetler : ‘Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilmez…’ Bu kişiliklerin Kürtlerin sorunlarının çözümünde son derece kullanışlı düşünceleri olduğunu biliyoruz. Kürt sorunun belirlenmesinde de, tanımında da böyledir. Seyit Rıza’nın idam sehpasında söylediği bir şey var : ‘Ben’ diyor, ‘sizin hilelerinizle, dolaplarınızla baş edemedim. Bu bana dert oldu. Ben de size boyun eğmedim. Bu da size dert olsun.’ Esasen, bu söz, Kürt sorununun içindeki gerilimi çok iyi ifade eder. Şeyh Said efendi tabi, yürek dağlayan bir mazlumdur. Çok zarif bir insandır, onurlu bir insandır. Kürtlerin modern zamanlarda yetiştirdiği irfan ehli, ilim ehli kişiliklerinin başında gelir. Onun hali sadece yürek dağlayıcı değildir, aynı zamanda Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en karanlık, en düzenbaz yüzünü de ortaya koyar. O sürecin hala doğru konuşulabildiğini, araştırılabildiğini sanmıyorum. Bediüzzaman ise, henüz 31 martta, idam edilenler kendisine gösterilerek tehdit edildiğinde, ‘başımdaki saçlarım adedince başım bulunsa, her gün biri Şeirata feda edilse, feda etmeye hazırım…yaşasın zalimler için cehennem’ diyen biri. Bu kişiliklerin yaşamları, sözleri bizim için son derece değerli, kullanışlı düşünceler sunar. Bu Kürt sorunu için de geçerlidir. Kürt sorununu Abdullah Öcalan gerçeğinden soyutlayarak tartışma olanağı yok kanatimce. Öcalan'ın tutuklanması ile beraber başlayan İmralı süreci, PKK ve yönetici kadrosunun siciline ilişkin yeni bir takım bilgiler ilave etti. Bu bilgilerle beraber, Kürt sorunu da başka bir kulvara taşındı. PKK'yı konuşmanın önündeki zorluklar, Ergenekon tarzı örgütlerin deşifre edilmesiyle hem kolaylaştı hem de eldeki veriler ışığında ortaya çıkan gerçekleri seslendirmek bir o kadar da zorlaştı. PKK-Öcalan ve bu yeni sürece ilişkin neler söylemek istersiniz? Tasavvuf ilminin ülkemizdeki en seçkin bilgini Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, Nuriye Akman’a verdiği bir söyleşisinde yaklaşık olarak şöyle demişti : ‘Türkiye’de Kemalistler de, Milliyetçiler de, İslamcılar da şeriatçıdır…’ Tabi burada şeriat kelimesini, İslam hakikati, İslam şeriatı anlamında değil, farklı bir anlamda kullanmıştı. Yani devletçi, otoriter, tepeden inmeci anlamında…Musolini’nin, ‘her şey devlet içinde, devletle beraberdir’ mottosunu hatırlatmak isterim. Ergenekon denilen yapılanmanın henüz çok az bir kısmını biliyoruz. Türkiye’de erki, kamu aleyhine kullanan kadrolar daima çok güçlü ve yaygın olmuştur. Örgütün de, Ergenekonla ilişkisi henüz tam anlamıyla deşifre edilmedi. Şunu söyleyebilirim : Kürtlere sadece bilinen kimi güç odakları değil, sandığımızdan çok daha farklı odaklar da türlü oyunlar ve zulümler etmiştir. Bunu birazcık basireti olan görebilir. Kürtler dendiğinde homojen bir topluluk tarif edilmiş olmuyor ama nedense bu anlamsız zorlama ile Kürtleri birbirinin aynısı kalıbı içinde görmek isteği sosyolojik gerçeklikleri perdeledi hep. İktisadi yapı, eğitim ve diğer çevresel faktörler, tüm evrende olduğu gibi Kürtleri de farklı duruş ve anlayışlara itiyor doğal olarak. Özellikle şiddetin gölgesinde yeşeren yeni bir aydın tipi ve Kürtlere biçilmek istenen yeni bir tanım karmaşası ile muhatabız. Kürtleri nasıl anlamalı ve herkesin "kurtuluş bende" diyerek kampına davet ettiği bu karmaşada sağlıklı düşünmeyi nasıl gerçekleştirebiliriz? ‘Tek yol’, ‘kurtuluş’ gibi klişeler, adı üstünde klişedir. Yaşam ve yaşamın içinde üreyen toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlar tek nedene bağlı olmaz. Göründüğü kadar basit de değildir. Kürtlerin öncelikle sorunu veya Kürt sorunu dediğimiz mesele, öncelikle ve özellikle bir kimlik sorunudur. Ama sorunun farklı boyutları olduğu da aşikar. İnsan öldürerek konuşulan bir zeminde sağlıklı düşünmeden söz etmek fazla iyimserlik olur. Tepkisel düşünmek de daima patolojik boyutlar içerir. Ama verili durum böyle. Biz, bu güç durumun içinden çıkmak için, nesnel, adil, vicdanlı, özgürlükçü ve soğukkanlı olabilmeliyiz. Benim önerim, Rosa Lüxemburg’un, ‘asıl özgürlük, ötekinin özgürlüğüdür’ önermesi doğrultusunda. Bu ilkeyi içselleştirebilsek, sorunlarımızı daha adil ve doğru konuşabiliriz. TRT'nin Kürtçe yayın açılımı, çok gecikmiş bir proje olmakla beraber heyecan verici. Bu kanal Kürtler nezdinde nasıl bir yankı bulur kanaatinizce? Projenin nasıl bir yankı bulacağına ilişkin kesin bir düşüncem yok. Ama, bu kararın, inkar politikası tarihi içinde köktenci bir değişim, bir kırılma olduğu söylenebilir. TRT eğer resmi söylemden uzak, normal bir yayın yaparsa, bunu bir lütuf değil bir hak olarak görürse, televizyonun geleneksel duyumlarını da gözetirse Kürtler tarafından seyredilebilir. Yaklaşan mahalli idareler seçimleri öncesinde Türkiye, iki kampa doğru sıkıştırılmak isteniyor sanki. DTP kanadı, Kürtlerin özgürleşme cephesi iddiasıyla propagandalarını yoğunlaştırırken; AK Parti, bunun zıddında bir yerde durmakla beraber demokratikleşme ve reform paketi kapsamında bu cepheyi bütünüyle DTP'ye terk etmemek noktasında karşı duruş sergiliyor. Ve belli ki, sandığa yaklaşıldıkça bu hummalı çalışmalar yoğunlaşacak. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP, kimi demokratik açılımlar yaptı ama yeterli değil. Kürtlerin haklarını ve taleplerini merkeze taşıma konusunda elverişli bir siyasal katılım kanalı olamadı. Diğer ‘merkez’ partilerine kıyaslandığında bendeniz olumlu düşünüyorum, ama olması gerekene bakıldığında oldukça geride kaldığını söyleyebilirim. DTP, Kürtlerin bir kesimini temsil edebiliyor, ama, o kanalın da özgür ve doğal bir siyasal katılım kanalı olduğunu söylemek çok zor. Bu durumda, ya Kürtlerin siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel taleplerini merkeze taşıyan daha sağlıklı siyasal zeminlerin açılması gerekiyor veya katılım kanallarındaki bu tıkanıklığın üreteceği patolojik sonuçları beklememiz. Bendeniz birincisini ümit ediyorum.
http://www.nasname.com/Yazarlar/rtoprak/2544.html
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 729
Yorum yaz
|
||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |