JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Söyleşiler arrow Kürt Dilinde Tasavvuf
Kürt Dilinde Tasavvuf
Yazan Söyleşi Mühtan Sağlam   
24.06.2010 19:16

 Sadık Yalsızuçanlar'la "Kürt Dilinde Tasavvuf" söyleşisi...

Kürt dilinde tasavvuf denilince ne çağrışıyor sizde?

Gerçi bilgeliğin o geleneksel ve hermetik diline ‘kuş dili’ derler, dolayısıyla, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Süryanice vb. hangi dille kendini ifade ederse etsin ortak bir  üst‘dil’i vardır. Ama ‘Kürt dilinde veya diliyle tasavvuf’ denildiğinde, irfanın Kürtçe dile gelmesini anlıyorum. Kürt bilgelerin İslam’ın erken dönemlerinden itibaren yazıya geçmiş verimleri çağrışıyor.

‘Kuş dili’ nedir?

O kadar güç bir soru ki! Sadece ehlinin anladığı, Bektaşi şeyhi Edip Harabi’nin deyişiyle, ‘ehline helal naehle haram olan’, ‘şarap’la da nitelenen hermetik dil. Esasen hikmetin dili sembol ve sükuttur. Dile geldiğinde ise, ehline açık olur. Naehle kapalıdır. Sırlanmıştır.

Neden şarapla niteleniyor?

Sadece şarapla nitelenmiyor. Geleneksel bilgelik edebiyatımızda iki ayrı sembolizm alanı var. Biri yüz, diğeri meyhane sembolizmi. Bu alanların kendine özgü bir (s)imge düzeneği var, bir şiirsel mantığı var. Meyhane dendiğinde dergah, tekke, medrese, zaviye, hankah anlaşılır. Alemi de meyhane olarak niteleyen sufi şairler vardır. Bu, Kürt dilinde yapılan sufi edebiyatı için de geçerlidir. Örneğin Ahmed-i Ciziri. Özellikle meyhane sembolizmini kullanır. Yüz sembolizmini de kullanır. Şarap, tabi imge olarak, sarhoşluk veren bir madde olduğu için, İlahi aşkla sermest olma halini ima eder. Doğrudan Muhammedi nur’u, yani bilgeliği besleyen kaynağı imler.

O halde Kürt tasavvuf verimlerini bu düzeneğin içinden okumak mı gerekiyor?

Böyle pek yapılmıyor ama doğrusu bu. Söz konusu Mela Ciziri, Feqiye Teyran veya Exmed-i Xani ise özellikle buna dikkat etmek gerekiyor. Kürt dergahlarında ve medreselerinde iki bilgenin de Diwan’ı okutulur. Şerh dersleri vardır. Tabi irfani olarak o havzayı besleyen temel kaynaklar bunlar. Böylesi bir sembol dünyası içinden konuşuyorlar. Yorum geleneğinde, mollalar buna dikkat ederler. O dile de vakıftırlar. Yani Kürt sufi şairi ‘şarap’ dediğinde bunun İlahi feyiz veya Muhammedi Hakikat olduğu bilinir. Saki yani içki sunucu, mürşittir, kılavuzdur. Kadeh, feyizdir, irfani içeriktir. Meyhane dediğim gibi dergahtır. Bir de yüz sembolizmi var. Mela Ciziri’nin Diwan’ında bu sembollere çok rastlarız. Bir tür bu sembollerle kurulmuştur denilebilir. Yüz, yani vecih, Zat’tır. Allah’ın doğrudan Zat’ının imgesidir. Birliktir, tevhittir. Hatta tevhid-i sırf derler, mutlak birlik yani, yüz, onun simgesidir. Örneğin saç, kesrettir, çokluktur, beş duyu ile algılanan alemdir, bu alemi oluşturan şeylerin tümüdür. Saç, küfr sözcüğüyle ifade ediliyor, Arapça kökenli bir sözcük. Kürtçe ve Farsçada başka sözcükler de ona eşlik eder. Gece demektir, siyah, karanlık, örtü…Birliği örten bir şey. Yani tevhit etmeyi, birlemeyi güçleştiren bir şey. Yanağa sarkan zülüf, birliğe gölge düşmesidir. Birliğin gölgelenmesi bir bakıma. Biz, ne nuruz ne karanlığız, biz, gölgeyiz. Dünyada olma hali. Heidegger’den ödünç alırsak, bulunma, olma durumu diyebiliriz. Kirpik yani ok, yaralayan, avlayan bir şey. Göz de öyle. Kaş ve kirpik, ok ile yay gibi Allah’ı aşkın ve içkin boyutlarıyla ima eden bir şeydir. Allah ile Muhammet’tir diyenler de var. Ağız mesela, dudaklar, mürşittir yine. Saki gibi. Kelamın mahalli çünkü. Mayalayan, dölleyen kelam oradan çıkar. Şeker dudaklı diyor Mela Ciziri örneğin. Bu, kelamın, yani insanı eğiten, olgunlaştıran, dölleyen sözün güzelliğine, tatlılığına işaret eder. Ne bileyim başka pek çok imge var. Bu sembolizm içinden konuşulduğunda yani anlam sırlandığında karşımıza çıkan dile ‘kuş dili’ deniyor. Kürt sufileri bu sözlüğe aşinadır. Burada zaten dediğim gibi bu toprakların bütün dillerinde sembolizm ve onu taşıyan anlam dünyası aynıdır. Tabi araya bazı yerel unsurlar giriyor.

Kürt tasavvuf edebiyatına ilişkin çalışmalar ne durumda? Bu tarihsel belleği nasıl öğreniyoruz?


Tabi bugün 25 milyonu aşkın insanın konuştuğu bir dil Kürtçe. Dünyanın farklı ülkelerinde Kürt Enstitüleri, dernekler, vakıflar, akademik kurumlar, okullar, medreseler ve dergahlarda kullanılıyor, çeşitli araştırmalar yapılıyor. Bilimsel çalışmalar yapılıyor. Bizde İttihatçıların ilk yasaklama döneminden itibaren belirli bir paslanmaya maruz kalmış. Ama artık bu süreci geride bırakıyoruz. Selim Temo’nun Kürt Şiiri Antolojisi, Mehmed Uzun’un Kürt Edebiyatına Giriş’i gibi son derece kapsamlı çalışmalar ortaya çıktı. Yazılı edebiyatın bilançosu bir anlamda A. Jaba tarafından ortaya konmuştu. Ama Mehmet Bayrak’ın da dikkatimizi çektiği başka bir derli toplu çalışma, Aladdin Secadi’nin Kürt Edebiyatı Tarihi’dir. Bu kapsamlı kitaptan izleyebildiğimiz kadarıyla -ki  ağırlıklı olarak Irak ve İran havzasını konu alır-, bu alandaki çalışmalar çeşitli eksiklerle, gerçekdışı ve çelişik bilgilerle, zaaflarla doludur. Buna rağmen, Kürt edebiyatı tarihinin bilinen ilk örneklerinden itibaren ve uzunca bir süre sufiliğin etkisinde gelişen tarihsel hafızası büyük oranda tasavvuf edebiyatı verimleriyle oluşmuştur. Tabi diğer dillerde olduğu gibi, Arap alfabesiyle yazılmış, önceden söylenip sonradan kayda geçirilmiş kaynak eserlerin bir kısmı kitaplıklarda, bir kısmı kişilerde bir kısmı ise kayıptır. Sufi geleneğinde, edebiyatı göz önüne alınacak olursa klasik dönem, 15. yüzyılda başlar, diyebiliriz. Bereketli bir havza olarak Cizre’yi özellikle anmak gerekir. Şeyh Exmed-i Nişani, havzanın bilinen ilk ve en büyük sufi şairidir. Sözünü ettiğim sembolizm alanlarını yoğun biçimde kullanır. Diwan’ı bilgelik açısından Kürtler’e büyük sırlar söyler. Mela Exmed-i Bate var örneğin. Efendimiz’e mevlit yazmıştır.

Mevlit türü Kürtçe’de Türkçedeki gibi ilgi görmüş müdür?

Görmez olur mu? Hem Diwan’larda Efendimiz’e naatlar yer alır hem de müstakil mevlitler vardır. Çok sayıda mevlit yazılmıştır Kürtçede. Buna ilişkin Türk dili ve edebiyatı bölümlerinde bazı yüksek lisans ve doktora tezleri yapıldı. Ama yeterli değil. Açılmasını umduğumuz Kürdoloji bölümlerinde inşallah bu kapsamlı araştırmalar yapılır. O saklı hazine ortaya çıkarılır.

Başka hangi sufiler var?


Mukuslu Mir Muhammet var örneğin. ‘Şexe Senan’ın Tarihi’ ve ‘Kara Süvari Tarihi’siyle ünlenmiş Feqiyê Teyran var. Kürt dilinin Yunus’u diyebilir miyiz bilmiyorum, doğrusunu ehli bilir. Ama Klasik Kürt edebiyatının, tasavvuf irfanının beslediği edebiyatın klasikleri bunlar.
Demin andığım isimler var. Köken olarak Hakkari’li, Ciziri Botan havzasının ve Kuzey Kurmanç lehçesinin gözkamaştırıcı örneklerini vermiş Exmed-i Xani var. Binaltıyüzelli yılında doğmuş, sanırım bin yediyüz altıda Cemal’e yürümüş. Mem u Zin’i ile Kürt tasavvuf edebiyatının doruk örneğini vermiş.  Memê Alan destanını işlemiş. Öğrencisi Beyazıtli İsmail bir çok gazel dışında Gülzar adında Arapça-Farsça manzum bir lugat ortaya koymuş. Sonraki dönemlerde bu vadide Siyapuş, Çölemerikli Şerif Han, Beyazidli Murad, Erivaslı Molla gibi kişilikler beliriyor. zikredilebilir. Aynı dönemde, Hana-ê Abadi’den söz etmeliyiz. Diğer yandan Mahzuni ile hareketlenen Gorani sufi şiir geleneği söz konusu.

Kürt tasavvuf geleneğinde Nakşibendilik mi baskındır?

Öyle denebilir. Nakşi gelenek, Kürtler arasında yaygındır. Diğer sufi geleneklere mensup Kürtler de vardır ama bu oldukça azdır, hatta istisnaidir bile diyebiliriz. Bu konuda Mele Sadreddin (Yüksel)’in oğlu Müfid Yüksel oldukça kapsamlı bilgilere, belgelere sahip. Nakşibendilik, Kürt sufi geleneğinin karakterini, doğasını da belirlemiştir. Kürt Nakşiliği, zühdü yani dinin zahiri boyutunu, dindarlığı, kulluk formlarını titiz biçimde uygulamayı; medreselerdeki dini öğretimi fazla dikkate alır. Esasen dinin zahiri boyutu dediğimiz şeriat, sadece fıkıh denilen dini hukukla, emir ve yasaklarla, şekli konularla ilgili değildir. Kürt bilgeleri bu konuda örneğin İbn Arabi’den ve onun takipçisi sufilerden de etkilenmişlerdir. Yani şeriatı, hakikatin dışsal boyutu olarak, perdesi veya örtüsü olarak görmemişler, bizatihi hakikatin kendisi olarak görmüşlerdir. Bu yüzden, marifeti elde etmek, yani Allah’ı tanıma bilgisine ulaşmanın ancak şeriate nüfuz etmekle mümkün olacağını düşünmüşlerdir. Kürt sufilerin çoğu, belki tamamına yakını medrese öğretimi de almıştır. Dini öğrenimleri son derece güçlüdür. Dergah-medrese gerilimi, Kürt coğrafyasında pek görülmez. Hem molla yani bilgin hem sufi yani bilgedirler. Nakşibendilik dışında daha heteredoksi geleneklerin örneğin Halvetilik, Kalenderilik, Celvetilik, Cerrahilik vs. yollarının Kürtler arasında pek az ilgi gördüğü söylenebilir. Ama Bektaşilik, Alevilik-Kızılbaşlık faslı başka…

Ben de onu soracaktım…

Özellikle Dersim havzası, Alevi-Bektaşi geleneğin hakim olduğu bir yerdir ama örneğin Kalenderilik gibi daha heterodoksi geleneklerin bağlılarına da burada rastlayabiliyoruz. Deyim yerindeyse merkezinde sofuluğun, zühdün olmadığı hatta yer yer hümanistik denilebilecek bir karakterde oluşumlar bunlar. Kalenderilik tabi Balkanlardada revaçta olmuştur. Ama, buralarda yüzyıllar boyu Nakşibendi geleneğin etkin olduğu görülüyor. Tabi, sonradan Büyük Kürt bilgesi Nakşibendi şeyhi Mevlana Halid’le birlikte Nakşi gövdesine Halidilik aşısı yapılır. Ve Kürtler yaygın biçimde Halidi geleneğin dairesine girer.

Mevlana Halid’e, ‘İkinci Mevlana’ da deniyor değil mi?

Evet… Asıl adı Halid Bin Ahmed. İslam dünyasında Mevlana Celaleddin-i Rumi’den sonra ‘Mevlana’ lakabıyla anılan ve bu isimle ünlenen ikinci kişi olduğuna bakılırsa etkinlik alanı anlaşılmış olur. Bir süre Bağdat’ta kaldığı için kendisine Mevlana Halid-i Bağdadî de deniyor…Esasen Mevlana Halid’le birlikte Nakşi bilgelik geleneği ile Kadiri geleneği ve diğer bazı gelenekler de birleşiyor. Halidilerin pek çok kolu, Nakşi olmalarına rağmen cehri zikir yapar, yani yüksek sesle. Nakşilerde biliyorsunuz, esas itibariyle hafi (gizli, sessiz) zikir yapılır. Halidi kolunun meclislerinin çoğu cehri zikir yapar.  İcazetnamesinde, yani diplomasında, Ebu’l-Bahâ Eşşeyh Ziyâeddin Mevlânâ Hâlid bin Ahmed bin Hüseyin eş-Şehrezûrî el-Kürdî olarak isimlendirilmiş. Caf aşiretinden…1777 yılında -bazı kaynaklarda 1778 ve 1779 olarak da geçer- Şehrezor’da dünyaya geliyor. Dönemin ünlü bilginlerinden, Muhammed Adem-i Kurdî, Salihê Kurdî, Mıstefayê Kurdî gibi Kadirî gelenekten bilgelerden icazet alıyor. Özellikle Kürt başkaldırısının büyük bir dönemine öncülük yapan Berzencî ailesinin ünlü alimlerinden Abdurrahim ve Abdulkerim Berzencî kardeşlerin yanında uzun süre kalarak Mantık ve Kelam ilimleri üzerine yoğunlaşıyor. Senendec’te Muhammed Kuseym’den matematik, geometri, mühendislik gibi bilimleri öğreniyor. Eğitimi için gittiği Bağdat’tan Süleymaniye’ye dönüyor ve Şeyh Abdulkerim Berzencî’nin ölümü üzerine genç yaşta Süleymaniye Medresesi’nin sorumluluğunu üstleniyor. Yedi yıl burada kaldıktan sonra 1805′te Hicaz’a gitmeye karar veriyor. Bilgelerin çoğu gibi bir süre Şam’da kalıyor, Medine’ye ve oradan Mekke’ye geçiyor. Hacı olduktan sonra tekrar Süleymaniye’ye dönüyor. Sinê ve Hamedan’da müderrislik yapıyor. 1809 yılında arkadaşı Mîrza Azîmabadî ile Hindistan’a gitmeye karar veriyor. İran üzerinden Hindistan’a altı ay boyunca yürüyor ve yol boyunca mollalarla sohbetler yapıyor. Bu kısa süre içerisinde 50 milyona yakın insanın Kuran’la ilgili yorumunda değişiklikler yarattığı söylenir. Cihanabad’ta Abdullah Dehlevî tarafından büyük saygıyla karşılanıyor. Burada irşad icazetini alarak 1811 yılında Kurdistan’a geri dönüyor. Bir süre yine Süleymaniye’de kaldıktan sonra Bağdat’a giderek İhsanîye Medresesi’ni açıyor. Bu medrese ilk Halidîye tekkesidir. Burada hem Kadirî hem de Nakşi şeyhi olduğu için kendisine Zülcenaheyn (iki kanatlı) ünvanı verilmiştir. Bağdat’ta bir süre kalıp Süleymaniye’ye dönüyor ve burada ikinci bir dergah açıyor. Eğittiği haleflerini Müslüman ülkelere gönderiyor. Tekrar Bağdat’a, oradan da Şam yakınlarındaki Salihiye’ye gidiyor. Orada da bir tekke açıyor. 16 Haziran 1826 tarihinde Şam’da 49 yaşında Cemal’e yürüyor.

Mezarı nerede?


Şam’ın Salihiye ilçesindeki Kasyun tepesinin eteğinde. Sultan I. Abdülhamid’in emriyle mezarının üstüne bir kümbet yaptırılmış. Farsça ve Kürtçe şiirleri de vardır. Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülkesi olan Endonezya’da çok sayıda müridi olduğu, bunların pek çoğunun Mevlana Halit’ten aldıkları ilhamla, etnik hiçbir ilişki olmamasına karşın Kürt isimlerini kullandıkları bilinmektedir. Mevlana Halid’in kişiliği ve öğretisi, Nakşibendi tarikatı içerisinde büyük değişiklikler meydana getirdi. Nakşibendi geleneğinin geçmişte de Kürtler arasında önemli bir rolü vardı. Tarikatın etkinliği, Mevlana Halit’le birlikte önemli oranda artmıştır. Osmanlılardaki Nakşibendilerin çoğu Mevlana Halid’e katılmıştır. Başta akaid ve fıkıh hakkında olmak üzere birçok konuda eserleri var.

Neler bunlar?


Mîsbahu’d-Dîvan’ı var, şiirleri. Eqîda Kurdîya (Kürtçe elyazması akide), Risaleya Rabita, Rabıta Risalesi, Mektûbat, (Öğrencilerine yazdığı Arapça, Farsça mektuplar), Adab Risalesi, Zikir Adabı Risalesi, Tarîk Risalesi, Cila’ül-ekdâr, Fera’idü’l-Fevâid, Hosînameya Mevlana Mevlana Halid’in Vasiyeti, Akd-ul Cevherî fi Farki Beyne Kesb-îl Matûrîdî, (Eşarîlerle Maturidîlerin kesb ve irade-i cüziyye konusundaki görüşlerini inceler, Abdulhamit Harputi tarafından yazılan bir şerhi vardır), Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail, Mektubat ve diğer risalelerden alıntılar, Makamat-ı Ali-i Hariri-i Kurdî, (Cem-ul Fuad kitabı üzerine bir “haşiye”), Nîhayeyî Remelî, (Cuma bahsi, 2 cilttir), Şerha ‘Eqayida ‘Eddûdî, Şerh, (Hanefi mezhebinden Şafi’î mezhebine geçenler için bir kılavuz), Halîbet-il Ekrad fî Teqelubat-îl Emsar, Feraîl-il Fevaid, Cela-ul Ekdar we Seyf-il Bîtarî we Selewat, Rîsala Adabên Şêx û Mirîdan, (Şeyh ve Müridler için Zikir Adabı), Rîsala Zikrkirina di Tefrîka Nakşibendide, (Nakşibendi tarikatında Zikrin Kuralları hakkında risale)…

Demek ki Kürtçede kelam ve irfan kurulabiliyor?

Kürtçe, hem şiir hem de irfan açısından son derece elverişli tabi.

Başka hangi Nakşi bilgelerinden söz edebilirsiniz?

Yüzlerce alim, bilge, şair çıkmış Kürtlerden. Özellikle Güney havzasından Şeyh Maruf Nuri, Molla Halil, Molla Yahya Mizuri, Mir Kor, Evdereham Aktepi özellikle zikredilmelidir. Süleymaniye şeyhleri de anılmalı. Selim, Herik, Molla Salih, Mehri,…İran’dan Sefi Vako var mesela. Hafız gibi binlerce beyit yazmıştır. Fatih Jibaru sonra. Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Mevlevi olduğu söylenen Molla Rehim Tevagozi  sonra. Timur Kuli,Teyfur ve Derviş Newruz. Molla Velev Han,
Şah Pirto, Muhammed Ağa Caf, Salim, Mufti Zehavi, Vefayi, Evdellah Bey Mizbah, Şehrizor’lu Nadi, Hacı Kadir Koyi…Daha nice derviş ve şair var. Bunlar Kürt dilinde insanlık durumunu, insanlık bilgisini, hikmeti aktaran kişilikler. Tabi Kürt tasavvufu, şairlerden üzerinden ziyade, şeyhler dolayımından gelişmiş, yayılmıştır. Abdurrahman Taği, Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmayan bir kişilik örneğin. Erzincan, Bursa’dan, Edirne’Den bile halifeleri olmuş.

Tağ medreselerinden çok söz edilir…

Hizan’ın Taği köyünden Hazret. Geçen yüzyılın büyük bilgelerinden. Üstad-ı Azam ve Seyda lakabıyla da anılıyor. Köken itibariyle Siirt Şirvan’dan. Nurşin’e gelip yerleşiyorlar.Dedesi Mela Mehemmed’den tederrüs ediyor önce. Hadis, fıkıh, tefsir alanında yetkinleşiyor. Babasından Şafii fıkhına ve Arapça gramere ilişkin dersler alıyor. Bir süre yörenin büyük bilginlerinden Mela Abdussamed’in derslerinde bulunuyor. Zekası, hafızası ve seyr-i süluku Bediüzzaman’a benziyor. Çocukken örneğin yaşıtları oyun oynarken Taği, melaların dizi dibinde ezber yapıyor, ders görüyor. Mela Abdussamed Cemale gidince Mela Ziyaüddin Arvasi’nin ders halkasına katılıyor. Arvaslar biliyorsunuz, Nakşi geleneğin önemli ailelerinden. Aslında bu macerayı, Mela Sadreddin Öztoprak’ın anılarından okumak lazım.Mehmet Çağlayan’ın Şark Uleması da bu anlamda önemli bir kaynaktır. Kürt medreselerinin son yüzyıldaki hikayesinin önemli bir bölümünü anlatmıştır. Taği, Nakşi gelenekten olmakla birlikte, Ekberi irfandan da beslenmiş. Heterodoksi geleneklerdeki neşveye de sahip. Manevi etkinliği çok fazla. Yüzlerce halife yetiştirmiş. İcazet vermiş. Taği, fakr yolunun yıldızlarından aynı zamanda. Buradaki fakrı, hem adını ve benliğini aradan kaldırmak hem de yoksulluk anlamında okuyabiliriz. Dünyayı üç talakla boşamış yani.

Nasıl yani?


Hani Hz. Rabia bir gün uyarılır ya, ‘bir gönülde iki sevda olmaz’ diye. Hem dünyaya hem ahirete talip olunmaz. Hem iktidar hem sufilik istenmez. Esasen sufilik, her türden iktidarı köktenci biçimde dışlamayı öngörür. Gerçek sufiler, deyim yerindeyse anarşizan bir tutuma sahiptir. Yapısöküm gibi bir şeydir yaptıkları. Örneğin sıkı bir zahid gelip bağlanmak istediğinde, eğer zühd, onun için granit bir duvara dönüşmüşse ve seyr-i sülukunu engelliyorsa, onu yıkmak için gerekirse hata yaptırırlar. Taği, gündelik yaşamında son derece sade bir insan. Fakr hali üzre yaşıyor. Dervişlerine de bunu öğretiyor. Bazen eski Yunan düşünürleri gibi doğanın içinde ders veriyor, kırlara, dere kenarlarına götürüyor talebelerini. Nahiye müdürlüğü, kadılık resmi olarak müderrislik önerilerini geri çeviriyor. Bir süre Abdulbari Çarçahi’ye öğrenci oluyor. Hocası kendisinden oruç tutmasını, az yemek yemesini ve daha az uyumasınıı isterken, sık sık mezarlıkları ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunuyor. Bu yüzden bazı geceler bir iki saat mezarlıkta kalıyor. Bazen orada sabahlıyor.
Bölgenin büyük alimlerinden ve sevilen simalarından Sıbgatullah Arvasî’nin yanına gidip ders alıyor. Dokuz yıl boyunca hocasının hizmetinde bulunduktan sonra, icazet alıyor.
Hicaz’a gidiyor.  Medine’de İmam Rabbani’nin Muhammed Mazhar ile görüşüp, sohbetinde bulunuyor. Hac dönüşü hocasının da tavsiyesi ile Bitlis’in Nurşin nahiyesine yerleşiyor.

Bediüzzaman Ondan söz ediyor mu eserinde?

Ediyor…Emirdağ Lahikası’nda şöyle diyor : “...nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbi İsparit'te, birden bire, meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya rû-yi zemini fethedecek bu hocalardır ... âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyade zekâveti olsaydı, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum, o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarikat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka, hem nahiye, hem kaza, hem vilayetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.” Abdurrahman Taği’nin ismi, Bediüzzaman’ın ders aldığı hocaları arasında da geçer. Yaşam öyküsünün anlatıldığı Tarihçe-i Hayat’ta şöyle bir kayıt vardır : “Molla Said Şark'ın büyük ulema ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilim ve irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.” Öğrencileri arasında Nurs köyünden olanlar da var. “Bu Nurslu öğrencilere iyi bakın. Bunlardan biri İslâm dinine büyük hizmetler yapacak. Fakat hangisi olduğunu şimdilik bilemiyorum.” Dermiş. Nurşin’de yirmi yıl kadar kalıyor. Ölümünden önce ağır bir hastalık geçiriyor. Buna rağmen hiçbir sünnet namazını ihmal etmeden hepsini ayakta kılıyor. Gece namazlarını da bterketmiyor. 1886 yılında Nurşin’de Hakka yürüyor. Buraya gömülüyor.
Taği, Kürt tasavvufunun ve irfanının en büyük yıldızı.


Min go mahê new çaşitiyê ebrûyê yarê
Go min çi hede, şubhetê ne'lê feresim ez

Dedim: yeni ay, yârin kaşları gibisin!
Dedi: Ne haddim olur? At nalına benzerim ben

.................
Saqî ji ezel yek du qedeh bade bi min da
Hetta bi ebed mest û xumar û telesim ez

Saki, ezelde bir iki kadeh bade verdi bana
Ebediyete kadar mestim, sarhoşum, pejmürdeyim ben

...............
Cana tuyî min can, gulê bêxari gerem bî
Minnet ku ne wek bulbulê mihnet 'ebesim ez

Sed cewr û cefa dî bi me naçin ji derê te
Yekser tu nabatî(y)û li tab'ê megesim ez

Ey can, sensin benim canım, dikensiz gül olsan bana
Şükür ki boşa sıkıntı çeken bülbül gibi değilim

Yüz cevr ü cefa etsen bize, gitmeyiz senin kapından
Sen şekersin baştanbaşa, benim tabiatımsa sineğinki gibi

.......................
Ger ne teşbîhê du birhên te bitin
Me di 'îdan bi hîlalê çi xerez

Senin iki kaşına benzemiyorlarsa eğer
Bayramlarda hilali ne diye gözleyelim

Melayê Cezirî



Molla Ahmed-i Cezirî kimdir?


Kürtçe'de tasavvuf edebiyatının bir şaheseri sayılan Divan'ı anlamak ve ondaki derin ve lahuti mana iklimine girebilmek için sadece dili bilmek elbetteki yetmez. Çünkü geniş ve derin bir ilme, keskin bir marifete, zengin ve coşkun bir aşka sahip olan Cezirî'nin şiirlerinde tarih, felsefe, estetik, tasavvuf, belagat, nahiv (gramer), astronomi gibi fizik ve metafizik konular içiçe geçmiştir. Önemli fıkıh kaynaklarına gönderme yapması; Maruf-u Kerhî, Şiblî, Mansur ve Alaî gibi tasavvuf büyüklerini zikretmesi, Şeyh San'an gibi bir seyri süluk serüvenini şiirine konu edinmesi onun fıkıh, kelam ve tasavvuf vadisinde zengin bir birikime sahip olduğuna işaret eder. Ancak o, bütün bunları varılması ve ulaşılması gereken bir noktaya doğru yöneltir, asıl maksuduna ve matlubuna hizmet yolunda ustalıkla kullanır. Şiirinde kullandığı tüm argümanlar ilahi aşkın remizleri olarak anlaşılmalıdır. Bediüzzaman Said Nursî'nin, onun aşktaki makamını şöyle ifade ettiği rivayet edilir: "Mevlana Celaleddin-i Rumî, Molla Ahmed-i Cezirî ve Mevlana Cami'nin aşk meşrebindeki makamları birdir" O halde, Cezirî'nin divanını, onun ruh ikliminin iksirli havasını teneffüs ederek okumalıyız. Tasavvufun kendine özgü mazmunlarını ve kavramlarını ve bunlara yüklenen manaları bilmeden onun kudsî lezzetini tadamayız. Çünkü onun nazarında bütün güzellikler ilahi güzelliğin birer yansıması, birer tecellisidir.

1567/1640 yılları arasında yaşamış olan Cezirî, Kürtçe'nin yanısıra Arapça, Farsça ve Türkçe'ye de vakıftır. Maalesef hayatını aydınlatan yazılı kaynaklar yetersizdir.

Mela'nın, bir dil abidesi olan ve aruz vezniyle yazılan Divan'ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi'nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin'de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. Değişik nüshaları bulunan Divan'ın tertip ve tanziminde farklılıklar bulunmaktadır. Bu çalışma ise mevcut nüshaların tümü gözönünde tutularak hazırlanmış ve Cezirî'nin şiirlerinde kullandığı edebi türleri göstermek için, "Kasideler, Medhiyeler, Terkipler, Gazeller, Hiciv, Rübailer, Ferdler, Müşaare" şeklinde tasnif edilmiştir.


Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana
Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana
Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında
Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında

Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim
Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim
Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim
İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana

Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından
Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi
Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki
İpince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki
Ey bülbülle hemferyat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin
Gece gündüz bülbülleyim açmamış gül dalında
Yaktın beni cehennem ateşinde ay yüzlüm güneşim benim
Uzağım şimdi sevgiliden son kez görmüştüm onu surlar üstünde
Yarı nur şeklinde parlamıştı Sina dağının Eymen vadisinde

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün
Ölmesini istemiyorsan bir kez olsun acı da yüzünü göster ona
Kılıç ve hançer darbelerine hedef seçtiğin hayranlarının
Siyah yılanların soktuğu aşk hastalarının mesihisin sen

Seyrine hayran olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin



Kürt edebiyatı
Ana madde: Kürt edebiyatı

Kürt edebiyatının başlangıcı tartışmalı ve muğlaktır zira İslam öncesi Kürt edebiyatına dair bilimsel bulgu ve bilgi bulunmamaktadır.[21] Bunun sebebi olarak bilim adamları çeşitli fikirler öne sürmüşlerse de kesin olarak düşünülen sebeplerden birisi Kürtlerin yaşadığı bölgenin coğrafî konumu sebebiyle Doğu ve Batı arasında kalması ve sıklıkla istilalara ve istilacılara sahne olması, birçok yıkım yaşamış olmasıdır.[21] Bununla birlikte, özellikle İslam sonrasındaki döneme dair bilgiler birçok Kürt yazarının varlığına işaret eder. Bu yazarların hepsi Kürtçe eserler vermemişlerdir; bölgenin kültürel çeşitliliğinin bir sonucu olarak diğer farklı etnik grupların yazarları gibi Farsça, Arapça ve zaman içerisinde Türkçe çeşitli eserler kaleme almışlardır.[65] Bunlara bir örnek, 13. yüzyılda yaşamış ve eserlerini Arapça kaleme almış olan Kürt tarihçi ve biyografi yazarı İbn el-Esir'dir.[21] Kürt edebiyatının erken dönemlerinde Kürtçeye ağırlık vermiş edebiyatçılara dair pek fazla bilgi bugüne ulaşmamıştır ve bu kişilere Kürtler hakkında yazılmış olan eski eserlerde pek rastlanmaz; örneğin Bitlisli Şeref Han'ın Kürt tarihini anlattığı Şerefname isimli eserinde herhangi bir Kürt şairine rastlanmaz.[66] Bazılarına göre Kürt edebiyatının ilk tanınmış şairi olan[61] ve 15. yüzyılda yaşamış olduğu düşünülen Ali Hariri'den Şerefname'de bahsedilmez; bununla birlikte 17. yüzyılda yaşamış olan tanınmış Kürt şairi Ahmed-i Hani kendisinden bahseder. Ahmed-i Hani'nin bahsetmiş olduğu diğer iki şair de Molla Ahmed-i Cezirî (Melayê Cizîrî; 1570-1640) ve Faki Tayran'dır (Feqîyê Teyran; 1590-1660) . Sufi olan Ahmed Cezirî ismini memleketi olan Cizre'den almaktadır; nitekim yıllarca Cizre'deki Kızıl Medrese'de (Medresa Sor) ders vermiştir.[65] Divanı, Dîwanî Melayê Cezîrî, bugün hâlâ okunmaktadır ve 100'den fazla şiir, birkaç tane de rubai barındırır. Bugüne ulaşmış tek eseri olan divanı, yoğun Sufi imgeler taşır ve oldukça metafiziksel bir şiir örneği sunar ki şiirleri bu tür (metafiziksel konulu) yazında ünlü olan İranlı şair Hafız'ın eserleriyle karşılaştırılmıştır.[65] Ahmed-i Hani'nin zikrettiği bir diğer isim olan Faki Tayran Ahmed Cezirî ile aynı dönemde yaşamıştır ki bu iki şairin birbirleriyle tanıştığı bilinmekte, Hakkarili olan Faki Tayran'ın Cizre'de Ahmed Cezirî'den ders aldığı düşünülmektedir.[67] Eserlerinde özellikle Kürt folkloründen öğeler ağırlıkta olan Faki Tayran'ın Qewlê Hespê Reş (Siyah Atın Ölümü) , Şêxê Senan (Senan Şeyhi) ve Qiseya Bersiyayî (Bersiyay'ın Öyküsü) adındaki eserleri en önemli yapıtlarıdır.[68] Faki Tayran'ın 17. yüzyılda Kürtler ile Safeviler arasında gerçekleşmiş olan Dimdim Savaşı'na dair eseri ise birçoğuna göre bu savaşın ilk edebî anlatısıdır ve bugün hâlen okunan epik bir eserdir.[69] Ahmed Hariri, Cezirî ve Tayran gibi isimleri, Kürt edebiyatının en ünlü eserlerinden olan,[70] Mem ü Zîn ('Mem ve Zin') isimli klasik, epik şiirinin önsözünde zikreden Ahmed-i Hani veya Ehmedê Xanî, Kürt edebiyatı açısından çok önemli bir rol oynamış ve genel kanıya göre eserlerinde Kürt bağımsızlığından bahseden ilk Kürt şairi olmuştur.[61] Şairin ünlü eseri Mem ü Zîn, Mem ile Zîn isimlerindeki iki aşığı konu eden bir mesnevidir ki Sufi öğeler de taşır.[71]


Müslüman Kürtlerin çoğunluğu Sünnidirler ve amelde Şafiidirler. Özellikle amelî mezhepleri olan Şafiilik zaman içerisinde Sünni Kürt kimliği açısından önemli bir yer edinmiştir; sonradan bölgede oluşan Osmanlı Devleti'nin Hanefi mezhebini benimsemesiyle Hanefilik bölgede yayılmış özellikle Kürt olmayan Sünni Müslümanların çoğunluğu Hanefi olmuşlardır.[87] Ayrıca Müslüman Kürtlerde tasavvuf oldukça yaygındır ve sufi kültürü ve inançları Kürtlerin dinî anlayışlarını büyük ölçüde etkilemiştir.[87] Bugün Kürtler arasındaki en yaygın tarikatlar Kadirilik ve Nakşibendiliktir. Her ne kadar birçok tarikat Kürtler arasında ve Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Kürdistan bölgesinde aktif olmuşlarsa da, bugün özellikle bu iki tarikat öne çıkmakta, bu iki tarikat arasında da en yaygın ve güçlü olanı Nakşibendilik olmaktadır. Kadiriliğin Kürtlerin yaşadığı topraklara oldukça eski bir zamanda, Nakşibendilikten önce, geldiği ve uzun bir süre çok güçlü kaldığı bilinmektedir. Kadiri Kürtler çileciliğe çok büyük bir önem verdikleri gibi, bu Kadiri kolu özellikle de genelin dışına çıkan ateşte yürüme, cam yeme gibi çile eylemleriyle dikkat çekmiştir.[87] Gerek Kadirilik olsun gerekse Nakşibendilik, bölgedeki diğer dinî akımlarla, örneğin ve özellikle Ehl-i Hakk ve Yezidilikle etkileşime girmiştir.[87] Nitekim Ehl-i Hakk da Yezidilik de sıkı tasavvufî köklere sahiptirler; örneğin Yezidiliğin kökeni bir sufi şeyhi olan Adi bin Misafir'e dayanır.[87] Tasavvufun Kürt toplumundaki en önemli özelliklerinden birisi de birçok önemli Kürt Sufinin aynı zamanda önemli siyasî liderler olması, ve sufi liderler ile tasavvufun bazı siyasî düşünce ve akımlarda büyük rol oynamasıdır.[87] Her ne kadar çoğunluğu Sünni de olsa Müslüman Kürtlerin içinde Şiiler de mevcuttur. Başta İran olmak üzere, Irak sınırı, Kerkük ve Erbil bölgelerinde İsnaaşeriyye kolundan Şii Kürt gruplar mevcuttur ki İsnaaşeriyye 16. yüzyıldan itibaren İran'daki resmî dinî yönelimdir.[87] Birçok bilim adamına göre Şii Kürtler dahilinde ele alınabilecek diğer iki grup da Türkiye'deki Kürt Aleviler ve Ehl-i Hak grubudur; bununla birlikte bu dinî yönelimlerin ayrı bir din mi teşkil ettiği, İslam içinde birer Şii kolu olarak ele alınıp alınamayacağı tartışmalıdır. Bu topluluklarda temel çeşitli Şii unsurlar bulunmakla birlikte, antik, İslam-öncesi inançlardan da çeşitli imge ve öğeler bulunmaktadır.[87] (15.03.2009 15:43)

Asıl adı Ehmed olan Melayê Cizîrî, Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun Divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. Nitekim araştırmacı Farhad Shakely “Şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Cizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar.

Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder. Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu Şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘Sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında Mela, Melê ve Nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır. Bu büyük şairin bilinen tek eseri Divan’dır. Bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki Divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. Kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.


Aşkın çeşitli halleri


Melayê Cizîrî’nin Divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan Kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı Divan basıldı. Bu Divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı Divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt Enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, Sevgi Ve Güzelliğin Şairi, kitabıdır. Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanıbaşında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği Tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve Tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür. Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer. Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi…Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır. Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez.


Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan Medreseya Sor’da (Kızıl Medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun Kızıl Medrese, Medreseya Sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan Mir Şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece Kızıl Medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin Kızıl Medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”Melayê Cizîrî ve Divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ Cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar. Dîwan, Türkçe-Kürtçe çeviri, Nûbihar Yayınları.

Şîroveya Dîwana Melayê Cizîrî (Melayê Cizîrî’nin Divan’ın Yorumu), Celalettin Yöyler, İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları.

Melayê Cizîrî, Sevgi ve Güzelliğin Şairi, Halid Cemil Muhammed, çeviren: Ümit Demirhan, Hivda Yayınları.


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 16734

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 29-06-2010 14:54 - Misafir
 
 
BİZİ ŞAŞIRTIYORSUNUZ..
selamların en güzeliyle...sayfanızı merakla takip edenlerdenim...pek kıymetli zatları sayenizde farklı yönleriyle tanıyoruz...kürtçe bir mevlid olabileceği (benim cehaletimi mazur görün)düşüncesi beni çok heyecanlandırdı ve şaşırttı...şu dönemde çok ihtiyacımız olan mühim bilgiler paylaşmışsınız...Allah sizden razı olsun... 
Sadık bey sizden Alvarlı Efe hz.leri ile ilgili bir çalışma bekliyorum...Hasanül Harakani hz.lerini nasıl ki cam ve elması okurken zevkle tanıdık...aynı çabayı Efe hz.leri içinde bekliyorum hatta bekliyoruz... 
Rabbim ilminizi ziyadeleştirsin...
 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç