JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Söyleşiler arrow "Katı ve Soğuk Bir Dünyada Aşk Mektupları Yazan Bir Siyasetçi: Tevfik İleri"
"Katı ve Soğuk Bir Dünyada Aşk Mektupları Yazan Bir Siyasetçi: Tevfik İleri"
Yazan M. Said Aydın   
12.05.2011 21:51

 Sadık Yalsızuçanlar’la son romanı Vefa Apartmanı üzerine bir söyleşi…

Bergen’in yüzüne atılan kezzabı hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama “cinaslı hoyrat”ı da hatırlayan kalmadı sanırım. Bergen üzerine yazdığınız yazıyı, 80 sonrası kuşaktan biri olarak, büyük bir acıyla okudum. Bilhassa sonunu. Ece Ayhan’a selamla sorsam, “Bergen sahiden yaşadı mı patron?”

Baudrillard’ın bahsettiği bir şey var “hipergerçeklik” diye. Gerçeğin katmerleştiği zaman beliren bir şey. Tabi Baudrillard onu bağlam olarak kitlesel iletişim ortamlarına, dev iletişim terminallerine giren enformasyon için daha çok kullanır, bilgi ve olgu için kullanır. Ama bir tür Bergen gibilerin yaşamı bir hipergerçeklik üreten bir şey. Bergen’le ilgili ben yazıyı yazarken, Hölderlin’in “Bağışlanma Dileği” başlıklı şiiri bende hep çağrışmıştı, hep zihnimde geziniyordu: “Hayatın daha gizli, daha derin acılarını/Benden öğrendin sen/ah bağışla beni, bağışla” diye diyor. Bu biraz tabi benim çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda içinde bulunduğum atmosferle de ilişkili bir şey. Bir yandan arabesk denilen, daha çok çevrenin periferinin estetik yönsemelerini eğilimlerini dile getiren, o yönsemelerin gerçekleştiği formlara aşinaydım ben. Babam sinema işletiyordu işletmeciliği yapıyordu Malatya’da altmışlı yılların ikinci yarısı. Bir yandan da üniversite eğitimine başladığımdan itibaren daha seçkinlerin kültürüne aşina ortamlarda bulunmaya başladım. Edebiyat- daha sahici, samimi gerçek edebiyatı okumaya başladım. Müzik alanında da daha çok farklı türden müzikler dinledim ve geniş yelpazede bir zevk oluşmaya başlamıştı bende. Ama Bergen burada  tabi müzikal bir figür olmanın çok ötesinde. Bir de ilginç olan Bergen’le ilgili yazıya cinaslı hoyrat ile başlamışım. Bir Urfa hoyratıdır bu:Rabbimdir derde kerem/Tarlam gam çiftim hicran/Sürdükçe dert ekerem.”

Bu cinaslı hoyratına benzer sözleri arabesk şarkılarında çok buluruz. Burada da biraz hipergerçeklik kokusu geliyor. Hicran ve gam o kadar olağanmış gibi kullanılıyor ki. Yaşamın özellikle ayrılık, yoksulluk, çaresizlik, umarsızlık içerisinde devinen kıvranan sancıyan, canı yanan insanların kendilerini başka türlü ifade edemediklerini görüyoruz.

Mem û Zîn de kaleme aldığınız onlarca kitabınızdan biri. Malatyalısınız, Kürt edebiyatının klasik metinlerine merak daireniz içinde midir?

Evet, ben Malatya doğumluyum fakat babam Muş, Varto Mergemist köyünden şimdiki adı Çayıryolu. Babam çok iyi Kürtçe biliyordu, konuşuyordu. Özellikle Varto depreminden sonra Malatya’ya göç eden akrabalarımızla babamın çok geçenin ilerleyen vakitlerine, bazen sabahlayarak nasıl heyecanla konuştuğunu hatırlıyorum. Kürtçe konuşurken kendisini çok daha iyi ifade ettiğini, daha iyi hissettiğini hatırlıyorum. Fakat Kürtçem oldukça zayıf diyebilirim. Gerçek anlamda mükemmel bir asimilasyon süreci yaşamış bir Kürt’üm ben.  Bu Kürt edebiyatının klasik metinleri daima  ilgi ve merak alanıma girdi hatta son on, on beş yıldır çok daha fazla girer oldu. Özellikle “Troika” dediğimiz Ehmedê Xâni, Feqî Teyran, Melayê Cizirî gibi büyük yazarların, altın şairlerin ki bunlar bilge şairler, arif şairler divanları, diğer eserleri çok fazla merakıma mucip oldu. Kürt edebiyatının modern dönemiyle ilgili çok fazla bir fikrim olduğunu söyleyemem. Selim Temo’nun Kürt Şiir Antolojisi”ni merakla okudum ve çok da şaşırdım çünkü Kürtçenin Mezopotamya’nın en paslanmış dili olduğunu biliyoruz ama hala buna rağmen bir işlekliği var. Kürtçe tabi çok aşırı bir biçimde politize edilmiş bir dil olmasına rağmen bir düşünme dili olarak, bir duyuş ve hissediş dili olarak, ortamı olarak ve bir irfan dili bilgelik dili olarak da modern zamanlarda da yaşıyor. Tabi Ehmedê Xâni’nin veya Melayê Cizirî’nin irfanını sekülerleşmiş, modernleşmiş Kürt zihinleri nasıl algılıyor, ne ölçüde algılıyor bu tartışma konusu tabi. Dolmabahçe’de Başbakanın yazarlarla yaptığı bu açılım toplantısında ben ısrarla Kürt klasiklerinin bir takım resmi kurumlarca yayımlanması, tercüme edilip yayımlanması gerektiğini, okura tıpkı Hasan Ali Yücel dönemindeki klasiklerin yayınlayışı gibi yayınlanması gerektiğini ısrarla önermiştim.

Her Yer Kerbela’nın girişinde yazdığınız metni bir defa okumuş olanlar, muhtemelen hayatları boyunca nerede “Kerbela” dense, sizi anıyordur. Adınız, “Kerbela” kelimesinin yanına yazılsın ister misiniz?

İsterim. Zaten herkesin bir Kerbela’sı var. Herkesin bir Yezid’i var. İmam Hüseyin her zamanda var ve her varlıkta var, her vücutta var, bedende var, her insanda var. Esasen Kenan Rifai’nin bahsettiği bir şey var bunu bütün bilgeler söz ederler. Yezid kudurgan, buyurgan nefsi temsil eder, İmam Hüseyin ruhu temsil eder. Alemde de daima Yezidler ve Hüseyinler olmuştur, bütün toplumlarda ve her zaman olmuştur. Bu sadece tarihte kalmış bir trajedi değildir, bir çatışma değildir. Ama “Kerbela lirizmi” bizim edebiyatımıza modern zamanlarda yeterince yansımıyor. Yani birkaç tane yazılmış ağar aksak roman dışında, Kerbela romanlarımız, Kerbela hikayelerimiz yok, modern Kerbela mersiyelerimiz yok. Kerbela’nın- “Kerb-i bela, bela çölü, bela yeri” veya “kurbu bela, belaya yakın olma,  bela içinde olma, belayı isteme” bizim modern edebiyatımızda çok fazla karşılığı olar bir kavram değil . “Ya Rab belayı aşk ile kıl aşina beni” diyor Fuzûli. Modern sanatçının böylesi bir duyarlılığı, bir derinliği olduğu kanaatinde değilim.

Yapı Kredi Yayınlarından, Sel Yayıncılık’tan, Kapı Yayınları’ndan ve Timaş Yayınları’ndan metinleriniz yayımlandı. Eserleriniz bir külliyat olarak Timaş tarafından mı yayımlanmakta?

Evet, Timaş bütün öykü ve romanlarımı yayınlama arzusunda. Bu yönde de bir hayli mesafe alındı. Yayın evi bakımından çok dolaştım. Kendimi bu yönden hem şanslı hem şanssız hissediyorum. Akçağ Yayınevi, Karakalem, Yeni Asya,Yapı Kredi, Kapı, Timaş, Ferfir, He Yayınları…

 Doğru olanın yazarın bir yayınevinden bütün kitaplarını yayınlanması ve okura o adres üzerinden ulaşması olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Timaş’ın yaklaşımı, isteği, hüsnüzanı benim için belirleyici oldu. Şu an bütün kitaplarım Timaş’tan çıkıyor.

Vefa Apartmanı isimli son eseriniz Türk edebiyatı içinde ve kendi külliyatınız içinde nerede konumlandırıyorsunuz? Tevfik İleri, “anılmazsa olmaz”larınızdan mıydı?

Anılmazsa olmazlardandı benim açımdan Tevfik İleri çünkü Vefa Apartmanı yani Tevfik İleri’nin eşinin ve çocuklarının yaşadığı Kocatepe caminin karşısındaki Vefa Apartmanı’nın içindeki hikaye benim açımdan çok özel bir hikayeydi, çok ilginç bir hikayeydi. Kendi yaşamımla da çok ilgiliydi. Birçok insanın babası, dedesi tutuklanmış, işkence görmüş, yatmış. Benim öyle bir tecrübem yoktu tabi geçmiş büyüklerimle ilgili ama 78 yılında Hacettepe’de Türkoloji okumak üzere geldiğimde kaldığım öğrenci evine yüz metre mesafede ve her gün önünden birkaç kez geçtiğim bir apartman Vefa Apartmanı.  Tevfik İleri’nin yaşamı bizim toplumsal ve ahlaki kültürümüz açımızdan, ortamımız açısından bilhassa siyaset kültürümüz açısından son derece ibret verici. On yıl boyunca bakanlık yapmış olmasına rağmen bir evi yok. İşte çocuklarına zaten son vasiyet niteliğindeki mektubunda da belirtir bunu. “Size mal mülk, para bırakmadım. Şerefli ve erkek bir ad bıraktım. Siz de bununla iftihar edeceksiniz” diyor. Gerçekten son derece haysiyetli namuslu bir adam. Elli yaşında ölmüş. Son bir yılı büyük acılarla geçmiş. Tabi Yassıada’da çok acılar çekmiş. Bakanlık yaptığı veya mühendis olarak çalıştığı dönemlerde Nazım Hikmet gibi yüreği hakikaten memleket vatan sevgisiyle dolup taşmış. Hatta o zaman nişanlısı olan Vasfiye hanıma yazdığı ilk mektubunda “Memleketimizi seveceğiz, sonra birbirimiz seveceğiz” diyor. Böylesine de bir memleket romantizmi olan bir adam. Ayrıca çok nazik bir adam, narin bir adam, centilmen bir insan. Edebiyatla çok ilişkili bir insan, çok okuyan bir insan.

İleri’nin mektuplarında, “aşk mektupları”nda, büyük bir liriklik göze çarpıyor, her şeyden evvel. Katı ve soğuk bir dünyanın içinde, böylesi mektuplar yazan bir simanın kitabını yazmanın ilk karar anının merak ediyorum. Sizi buna iten ne oldu tam olarak?

Özellikle  onu seçtim, benim ilgimi çekti çünkü tam da belirttiğin gibi katı ve soğuk bir dünyanı içinde aşk mektupları yazan bir siyasetçi. Biz modern zamanlarda aşkı lanetleyen bir kültüre doğru evrildik, bir algının içerisine girdik. Geleneğimizde oysa sultanlar, padişahlar aşk şiirleri yazmışlardır. Cengaverler, savaşçı sultanlar aynı zamanda bir elinde kılıç tutan yöneticiler aynı zamanda büyük muazzam lirik aşk şiirleri yazmışlardır. Geleneğimizde aşkı yücelten bir eğilim varken, modern zamanlarda hakikaten aşkı lanetleyen bir yere doğru savrulduk. Bir de tabi bir duygu durumu olarak aşkla “bir yaşantı olarak aşk” arasındaki farkı da burada test etme imkanımız var Tevfik İleri karısını ilk tanıdığı ve sevdiği an gibi ölene değin sevmeyi ve ona çok incelikli davranmayı korumuş bir adam. Asıl benim ilgimi çeken bu. İnsanların birbirlerine saygılarını yitirmemeleri için ne yapmaları gerektiğine ilişkin için çok fazla fikri olduğunu zannetmiyorum. Hele belli bir yaşantıya dönüştüğünde bir yüz göz olma durumuyla birlikte. Giderek belki bazen bir çatışma ve bir savaş meydanına dönüşebiliyor aşk yaşantıları. Tevfik Bey’de bunun aksi bir örnek görüyoruz. Bu son derece ilgimi çekti benim. Ayrıca hani birleşince kavuşunca aşk biter, irfan başlar derler.  Tevfik İleri ve karısında bu irfanın yanı sıra aşk da birlikte yürümüş, devam etmiş gerçekleşmiş. Bu da tabi çok ilgimi çekti. Bu yüzden Vefa Apartmanı’nı yazmayı özellikle istedim.

40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri’ne dair okuma deneyimimi dışarıda bırakarak soruyorum; kitabı bitirdikten sonra üzerinizdeki yükün hafiflemekten çok, ağırlaştığını düşünmüştüm. Sizi çok yordu mu yazmak, onca çıplaklıkla?

Sadece 40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri değil, Ayan Beyan’da ben bazı işkence öyküleri yazmıştım; daha sonra 12 Eylül’ün veya 12 Eylül sürecinde Kürtlerin yaşadığı sorunları, yaşadıkları ağır travmayı anlatan bir roman da yazmak da istedim ama bunu gerçekleştiremedim. Daha sonra bir inceleme bir araştırma kitabı  belirdi “Kürtlerin Ateşle İmtihanı” diye. Orada özellikle 12 Eylül döneminde ağırlıklı olarak Diyarbakır Askeri Cezaevinde Kürtlerin yaşadıklarını kapsamlı bir bölüm olarak anlattım, yansıtmaya çalıştım. 40 Gözaltı Öyküleri ve Diğerleri benim için de biraz ağırlaştırıcı, çok incitici, yaralayıcı bir  çalışma oldu gerçekten. O hikayeleri öğrendikçe yer yer çok fazla sarsıldığımı, inancımı yitirdiğimi gördüm. Fakat acıyı anlatmanın ondaki inisiyasyon boyutunun da belirmesi bakımından iyileştirici bir tarafı da olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi anlayabilmek, anlamlandırabilmek için onun üzerine üzerine gitmek ve onu içinde hani Derrida’nın sorusuyla “Neler oluyor?”- onun içinde neler olduğunu merak ederek didiklemek gerekiyor, tartışmak gerekiyor. Yazarın bir ruh göçü yaşadığı kesin yazarken. Kendi deneyimiymiş gibi anlatması halinde o olayı en azından ruhsal zihinsel düzlemde yaşadığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda işkence öykülerini ki bunların tümü gerçek hikayelerden, hayat öykülerinden alınmıştı, insan hakları raporlarından alınmıştı; birçoğu tanıdığım yakınlarımın maruz kaldığı şeylerdi. 40 Gözaltı Öykülerini en azından tarihe bir kayıt olması açısından anlamlı bulduğumu söyleyebilirim.

Biyografinizde “Ankara’da yaşıyor” diyorsunuz ama sizi tanıyanlar, seyahatle olan yoğun ilişkinizi de biliyor. TOBB ETÜ’de hocalık da yapıyorsunuz, televizyon programı da. Öğretmenlik günleri, sözgelimi Zara günlerini özlüyor musunuz, merak etmişimdir hep.

Evet. Zaman zaman özlüyorum. Doğrusu TRT’en emekli olmayı çok bekliyordum, çok istiyordum ve emekli olduğumda kendime daha çok zaman ayıracağımı, daha çok yazacağımı, okuyacağımı, evimin bahçesinde daha çok zaman geçireceğimi, çocuklarımla daha çok ilgileneceğimi, vakit geçireceğimi sanıyordum ama tam bir arbedenin içine düştüğümü söyleyebilirim. Doğrusunu isterseniz seyahat etmeyi çok sevmezdim, haz etmezdim. Fakat zorunlu kalınca yavaş yavaş bundan zevk almaya başladığımı da gördüm. İnsanın biraz kendini aramasında bulmasında gezmenin, seyahat etmenin çok önemli bir yeri vardır. Zaten bir metafor olarak da insanın kendi yetkinlik/yetkinleşme yolculuğunda yolculuğunu ifade eden bir şey aynı zamanda gezgin dervişlerin olduğunu biliyoruz. Birazcık zaman zaman bu hali yaşadığımı söyleyebilirim. Öğretmenliğin bana göre olmadığını, öğretmenliğe başladığım birkaç gün içinde anlamıştım. TOBB üniversitesinde de öğretmenliğim çok fazla sürmedi çünkü doğrusunu istersen ben bu yönden ciddi bir şeye, köktenci bir şeye sahibim, olumsuz bir şeye sahibim; insanların eğitilebilir olduğunu düşünmüyorum. Eğitimin insanlar için geçerli ve gerekli olduğunu düşünmüyorum. Teorik olarak Passolini’ye katılıyorum, orta öğrenim ve televizyon tümüyle yürürlükten kaldırılmalıdır diyor. Bir yandan televizyonculuk da yapıyorum ama en azından teorik olarak bu görüşümü koruyorum.

Atay’da, Tambay mı, Işık mı, Özben mi, Benol mu, Beyaz Mantolu Adam mı yahut başkası mı? Ve neden? Son sorumun Atay’a dair olmasını, sizi sempozyumda dinlemiş olanlara bir sözüm/ selamım olarak da kayda geçmek isterim ayrıca.

Oğuz Atay hepsidir diyebiliriz. Ben de onların toplamıyım diyebilirim. Hepsinden bir parça mutlaka var.b Oğuz Atay edebiyat dünyamıza çok uzun bir süreçte girmiştir ama bence bir göktaşı gibi düşmüştür. Oğuz Atay’ın tam bir paratoner olduğunu düşünüyorum. O büyük yıldırım adeta onun üzerine düştü, o yandı bir kelebek gibi ve fakat bize o yanışın getirdiği olgunluğu, olgunluğa yakışır bir perspektif sunabildi. Yani edebiyatımızı abartmak istemem ama özellikle roman ve öykücülüğümüzü Oğuz Atay öncesi ve Oğuz Atay sonrası diye bölümlemek mümkün olabilir. Oğuz Atay daha yalınlaştıracak olursak- öncülüğü Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Türk modernleşmesinin kalbindeki derin krizi kendi yaşamında çok ağır bir biçimde zihinsel düzeyde yaşayan bir adamdı. O krizin ürettiği soruların peşindeydi. Ve onun evrensel kozmik bir tarafı da vardı bu anlamda sadece  bizim kendi tecrübemiz bakımından bir anlam ifade etmiyordu. Nitekim Oğuz Atay’ın çevrilmesi ve dünya dillerine çevrilmesi ve çok ilgi görmesinin altında yatan da budur. O salt edebiyatta dil oyununun peşinde değildi. Onda bütün bu formlar, dilsel ve biçimsel ve formel arayışlar, deneyler hep o yaşadığı sorunun, çözmeye çalıştığı sorunun veya bulduğu soruların, karşılaştığı soruların cevaplarını arama cehdiyle belirmişti. Dolayısıyla Oğuz Atay’ın Türk edebiyatı ve Türk düşünce yaşamı açısından daima bir imkan olduğunu belirtmem gerekiyor.

 

Konuşturan

M. Said Aydın

 

 Varlık Dergisi, Mayıs 2011

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 919

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

YENİ ALBÜM