JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Söyleşiler arrow Edebi bir tasarım olarak adalet romanın da temeli olabilir mi?
Edebi bir tasarım olarak adalet romanın da temeli olabilir mi?
Yazan SadıK YalsıZuçanlaR   
19.02.2009 18:04
 Sadık Yalsızuçanlar: "Yazarın yazarken adalet ilkesinin gerçekleşmesiyle, onu yazması, onun o çabası arasında,  yani o zihinsel faaliyeti arasındaki ilişki çok önemli. İlkin adaletin tanımına bakmak gerekir. Adalet, en yaygın tanımıyla bir şeyi yerli yerine koymaktır. Adaletin kaynağı Allah’ın el-Adl ismidir. Bu tanım üzerinden giderek yazmakla, düşünmekle, dille iktidar ve adalet arasındaki ilişkilere bakmak lazım. Çünkü adalet, iktidar kavramından soyutlanarak ele alınacak bir kavram değil. Zaten Derrida biliyorsunuz, yapısöküme uğratılamayan iki olgu var, diyor. Biri adalet, biri iktidar. Biraz onu da didikleyebiliriz. Kafka’nın biliyorsunuz “Kanun Önünde” diye bir meseli, bir hikayesi vardır. Onu okumak isterim. O bize belki bir yol açabilir." -Ümit: Hepiniz hoş geldiniz! Aralık ayında başladık programımıza. Bugün dokuzuncu programı yapıyoruz. Aslında bu ayın son konuğu Sadık Bey olmayacaktı. Boğaziçi Üniversitesinden başka bir hocamız konuğumuz olacaktı. Fakat kendisi yurtdışına çıkmak zorunda kaldığı için katılamayacak programımıza. Biz de kaydırma yaparak Sadık Ağabey’i aldık programımıza. Ve son programımızı da gelecek ayın dokuzunda yapacağız. Fatih Altuğ gelecek. Edebiyat eleştirisi üzerine bir program yapacağız. İnşallah öylece on programda nihayete erdireceğiz. Bir önceki programda Berat Açıl bizim konuğumuz olmuştu. Bilge Karasu üzerine bir program gerçekleştirmiştik. Bugün de Sadık Bey adalet ile ilgili, Türk romanında adaletin var olup olmadığına dair, varsa ne türden bir varoluş içinde kendini konumlandırıyor, buna dair bir şeyler anlatacak. Ne anlatacağını birazdan göreceğiz biz de. Ben şöyle birkaç şeye değinmek istiyorum. Aslında adalet kritik bir kavram. Biraz içi de hem boşaltılmış hem de farklı (?eczam) modern zamanlarda farklı durumlarla vs. doldurulmuş da bir kavram ama, şöyle birkaç soru üzerinden gidersek, ben Sadık Ağabey ile de konuştuğumda böylesi bir şeyin daha iyi olacağını düşündüğümü söylemiştim. Aynı kanaati paylaştığını söyledi kendisi de. Şöyle birkaç nokta var. Adaletin her şeyden önce tanımının yapılması lazım. Ve bu tanımın içinin nasıl doldurulduğuna dair birkaç noktaya değinmek gerekiyor belki. Ama her şeyden önce şu önemli, sonuçta biz burada, evet adalete dair bir tartışma yapacağız ama, bunu Türk romanı üzerinden yapmaya çalışacağız. Dolayısıyla edebî bir noktadan hareketle bunu yapmaya gayret edeceğiz. Dolayısıyla bizim için burada en önemli şey, her şeyden önce edebî bir metin içerisinde adalet ne türden bir temsil buluyor kendisine. Dolayısıyla belki hemen bunun akabinde soru olacak kritik bir soru, ki bu sorulara bugün burada cevap aramayı umuyoruz, bir metinin oluşması, yani edebî bir metnin oluşması adaletin, tırnak içerisinde tecelli etmesinde, tam olarak etkili oluyor mu, etkili oluyorsa ne türden bir etki sağlıyor? Yani yazmak dediğimiz eylem, yani yazıyla adalet arasında bir metnin oluşumu sırasında ne tür bir ilişki var? Bunlar çok kritik sorular. Çünkü Sadık Ağabey ile gelirken konuştuk, insanlar belki hem temsil etmek için hem de tecelli ettirmek için de yazıyor olabilirler. Ama bu ne kadar mümkün oluyor, bunu bugün birazdan anlamaya gayret edeceğiz. Tabi, adalet dediğimizde bunun karşıtını da düşünmek lazım öte yandan. Tüm haksızlıklar, kötülükler, zulümler, belki tam karşılığı olarak, bizim daha bildiğimiz bir kavramın üzerinden, zulüm üzerinden gidebiliriz. Kötülük de, zulüm de, haksızlık da ne türden bir temsil buluyor, bunlara da bakmak lazım. Dolayısıyla bir yazar hem yazma eylemiyle hem de bunun dışında adaleti ne türden temsil ettiğini anlarsak biz, aslında metnin kendisinin de nerde durduğunu anlamış oluruz. Ve şunu da söylemek gerekiyor belki son olarak, adalete dair suskunluk, adaletin kendisine dair suskunlukla dolu metinlerinde bunu neden yaptığına da bakmak lazım. Yani eğer bir metnin çeşitli varyantlar üzerinden adaletle ilgili bir suskunluğu varsa bunun da neden olduğuna bakmak lazım. O da o metnin kendi durduğu yeri de yine bize söyleyecektir, diye umut ediyoruz.
Ben çok kısaca Sadık Bey’den de bahsedeceğim, hepiniz tanıyorsunuz ama. Kendisi 62 yılında dünyaya geldi. Malatya’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. 83 yılında oradan mezun oldu. 87 yılında TRT’nin açtığı prodüktörlük sınavını kazanarak TRT İzmir televizyonunda yardımcı prodüktör olarak tayin edildi. Kendisi halen Ankara’da bu görevi yürütüyor. Eğitim Kültür programları müdürlüğünde. İlk öyküsü Yeni Asya gazetesinde ‘Ana’ ismiyle yayınlandı. Daha sonra ilk kitabı “Şehirleri Süsleyen Yolcu” 86 yılında Birlik yayınları tarafından yayınlandı. Ve aynı yılda bu eser Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın hikayesi seçildi. İkinci öykü kitabı “Gerçeği İnciten Papağan” adını taşıyordu. Bu da 1992 yılında yayınlandı. Bunun dışında çeşitli öyküleri de var Sadık Bey’in. Yine şark klasiklerinden Dede Korkut, Bostan, Mem-u Zin, Kelile ve Dimne onların yayıma hazırlanması görevlerini üstlendi. Gayet iyi bir edisyonla çıkardı. Bunun dışında hepiniz de biliyorsunuz, Sadık Bey yalnızca edebiyatla değil, sinemayla da ilgili. Rüya Sineması, Televizyon ve Kutsal ve Tarafsızlık Masalı’da kendisinin diğer yine önemli kitapları. Kendisi maalesef halen Ankara’da yaşıyor.
-Sadık Yalsızuçanlar: Merhabalar! Hoş geldiniz! Ümit Bey’in bahsettiği mesele, yani yazı ile adalet ilişkisinin, yazarın yazarken adalet ilkesinin gerçekleşmesiyle, onu yazması, onun o çabası arasında, yani o zihinsel faaliyeti arasındaki ilişki çok önemli. Çünkü adaletin, hukukun somut yanına ilişkin, mahkemeler, adaletin gecikmesi, mevzuat, kanunlar vs. onlar ile ilgili çok sayıda metin var aslında Türk edebiyatında, özellikle modern dönemde öykü ve roman faslında. Musahipzade Celal’den Aziz Nesin’e kadar çok fazla metin var elimizde. Ama adalet olgusuyla yazı/yazar ilişkisi bağlamında hem malzeme azdır hem de inceleme. Tanzimat yazarlarında adalet meselesi, Batı’dan gelen, eşitlik müsavat, kardeşlik, uhuvvet ilkeleri çerçevesinde ele alınmıştır. O dönem edebiyatında adalet teması çok önemli yer tutar. Onların şiirlerinde de tutar, romanlarında filan da geçer ama, mesela en fazla bu konuda, adaletin geç tecelli etmesine ilişkin eleştiriler, yergiler söz konusudur, hani geç tecelli eden adalet adalet değildir meselesi… Bu temayı en fazla işleyen Aziz Nesin’dir aslında. Yani toplumsal sorunları, çarpıklıkları filan işleyen… Gündelik yaşamda adaletin tecellisi konusundaki bürokratik engelleri, bürokratik absürdü, ironik biçimde işleyen Aziz Nesin’dir daha çok. Orhan Kemal’de de vardır, Memduh Şevket’te de, Hüseyin Rahmi’de de, ne bileyim bir çok yazarda vardır, ama biz burada daha çok adalet ilkesi üzerinden, bu olgu dolayımından soruna bakmaya çalışmak istiyoruz.
Bu yüzden de ilkin adaletin tanımına bakmak gerekir. Adalet, en yaygın tanımıyla bir şeyi yerli yerine koymaktır. Adaletin kaynağı Allah’ın el-Adl ismidir. Bu tanım üzerinden giderek yazmakla, düşünmekle, dille iktidar ve adalet arasındaki ilişkilere bakmak lazım. Çünkü adalet, iktidar kavramından soyutlanarak ele alınacak bir kavram değil. Zaten Derrida biliyorsunuz, yapısöküme uğratılamayan iki olgu var, diyor. Biri adalet, biri iktidar. Biraz onu da didikleyebiliriz. Kafka’nın biliyorsunuz “Kanun Önünde” diye bir meseli, bir hikayesi vardır. Onu okumak isterim. O bize belki bir yol açabilir.
“Kanun Önünde”
Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir. Kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı şimdilik kendisini içeri koyuvermeyeceğini söyler. Adam düşünüp taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar. Belki, der kapıcı, ama şimdi giremezsin. Kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Bunu fark eden kapıcı gülerek der ki “madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır ve biri ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam.” Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştı. Nihayet kanun kapısı herkese ve her vakit açık bulunması gerekir, diye düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla kapıcıyı daha bir dikkatle süzüp onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek Tatar sakalını görünce en iyisi giriş iznini koparıncaya kadar beklemeye karar verir. Kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanı başına oturtur. Günler ve aylar boyu burada oturur adam. Pek çok kez içeri koyuverilsin diye uğraşır. Yalvarıp yakarmalarıyla usandırır kapıcıyı. Kapıcı adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir. Ona yeri yurdu ve daha başka konularda sorular sorar, ama büyük kişilerinki gibi bir kaygısızlıkla sorulan sorulardır bunlar. Ve her sorgulamanın sonunda kapıcı adama henüz kendisini içeri koyuvermeyeceğini yeniden açıklar. Bu yolculuğa koyulurken yanına bir sürü şey alan adam, kapıcıyı rüşvetle kandıracağım diye pek değerli olmalarına bakmayarak bunların tümünü çıkarır elden. Hadi kapıcı verilenlerin hepsini alır. Ama bir yandan da “bunları alıyorum ki, bak şu yola da başvuracaktım unuttum sanmayasın” der. Taşralı adam yıllar yılı neredeyse aralıksız gözetler durur kapıcıyı. Öteki kapıcıları unutur da, bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engel gibi görür. Onun karşısına çıkaran uğursuz rastlantıya ilk yıllar yüksek sesle lanetler savurur, derken yaşlanır giderek. Kendi kendine homurdanıp söylenir. Zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı kapıcıya bakıp dururken onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden pirelere bile kendisine yardım etmeleri kapıcının gönlünü yapmaları için dil döker. Sonunda gözlerinin feri zayıflar, çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. Ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta, öylesine bir parıltı ki bütün görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. Artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. Ölmeden önce kapı önünde geçen bütün zaman içindeki yaşantıları kafasında toplanıp şimdiye kadar kapıcıya sormadığı bir soruya dönüşür. Giderek taşlaşan vücuduyla doğrulup kalkamadığından kapıcıya el eder. Aradaki boy farkı aynı zamanda taşralı adam aleyhine bir hayli değiştiğinden, adama doğru iyice eğilmek zorunda kalır. Kapıcı, “hala nedir öğrenmek istediğin” diye sorar. “amma da aç gözlüymüşsün” der. Adam bunun üzerine “ benim bildiğim herkes kanuna varmak için çaba harcar. Peki, nasıl oluyor da bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?” diye sorar. Kapıcı, adamın artık son anlarını yaşadığını görür. Onun gittikçe sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için var gücüyle haykırır. “Bu kapıdan senden başkası giremezdi. Çünkü yalnız senin için bu kapı. Gideyim de kapayayım artık.”
Şimdi ilk elden Derrida’ya hak veren bir anlatı bu. Yani adalet, yapısöküme uğratılamıyor ama, o oyun faslına bakalım biz. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ının da bununla ilgili olduğunu biraz düşünüyorum. Bu roman, Türk modernleşmesinin süreçleri içerisinde birbirimize çeşitli oyunlar oynuyoruz; işte gündelik yaşamda, orada burada, iş ve aşk ilişkilerinde, evlilikte bir dolu şeyde oyunlar oynuyoruz şeklinde algılanıyor. Ama ben Oğuz Atay’ın oyun kavramının bunu aşan bir tarafı olduğunu, biraz da bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir bilge der ki, -tırnak içinde tabi bu oyun’u kullanıyoruz, “Allah’ın insandaki en büyük oyunu, nefistir.” Yaşam da bir oyun, bir oyalanmadır biliyorsunuz, böyle nitelenir. Esasen bizim varoluşu, dünyanın kurulmasını, dünyanın hikmetini, burada var olmamızı, burada durmamızı, bu memlekette durmamızı, bu zaman diliminde yaşamamızı, bütün bunlara tanık olmamızı, başımızdan geçen şeyleri, bizim bunları kavrayabilmemiz, algılayabilmemiz, denetlememiz, belirleyebilmemiz zaten mümkün değil, bizi aşan bir tarafı vardır bu işin. Bir defa onu, oyun kavramı içerisinde görerek açıklayabiliyoruz. Aslında adalete de iktidara da oyun kavramı içerisinden bakabiliriz. O yüzden Kafka’nın burada anlattığı meseleyi söz konusu etmemiz gerekiyor. Esasen, bir Kafka yorumcusunun da söz ettiği üzere, Kafka’nın metinlerini dinsel metinler gibi okumak mümkündür; semboliktirler hakikaten. Zamana dayanıklı bir dil, çok katlı bir anlam dünyası var. İçinde mazmunlar var, imgeler var. Bunların deşifre edilmesi gerekiyor. O kapı nedir? O adam kimdir? Bekçi kimdir? Kapıcı nedir? Orada neden beklemektedir? O herkesin kendi kapısı nedir? Bizim edebiyat geleneğimiz de böyledir. Buradan yola çıkarak işte, mutlak adalet mümkün değildir, diyebiliriz. Yani mutlak adalet imkansızdır, diyebiliriz. Kanun, hukukun ya da adaletin tıkanmasıdır, donması, taşlaşmasıdır, diyebiliriz. Kapanmasıdır, diyebiliriz. Bu yapısöküme ihtiyaç duyan bir şey, adaletin örtünmesi… Üzerindeki yüklerin kaldırılması gerekir meselenin daha doğru kavranabilmesi için. Bu öykünün temel meselesinin adaletin örtünmesi, adaletin çekilmesi, adaletin örtünmesi olduğu söylenebilir. Gizli iktidar, duvar, kapı ve adaletin imkansızlığı meselesi. Kendi ülkemizdeki hukukî zemine, hukukun algılanma ve uygulanma biçimine, onun gerisindeki düşünceye de uyarlayabiliriz bunu. Ama burada bence biraz daha derine indiğimizde aslında Heidegger’e, Derrida’ya da kaynaklık eden bu eski Yunan düşünürlerinden, pre-Sokratik düşünürlerden Anaximender’in bir vecizesine de bizi götüren bir şey var bu metinde. Biliyorsunuz Anaximender’in vecizesine ilişkin Heidegger bir şerh yazmıştır. Daha sonra onu Orman Yolları adıyla bir kitapta yayınladı. Heidegger’in Sokrates öncesi düşünürlerle ilgili derslerinin, konuşmalarının toplandığı bir kitap. Türkçede yok. Fakat bu bölümü bir arkadaş çevirdi sağ olsun. Bunun bir bölümü Anaximender’in vecizesi adını taşır. Sadece bu cümleyi şerh ediyor Heidegger orda : “Şeyler, -buradaki şeyleri bir anlamda var olanlar olarak düşünmemiz lazım. Var olanlar, yaratılmış olanlar diyebiliriz- nereden, nasıl vücuda gelmişlerse dönüşleri de, yani ifna oluşları, veya dönüşleri de zorunlu olarak oraya o şekilde onunla olacaktır”. Varolanlar ya da yaratılmış olanlar nereden, nasıl geldilerse dönüşleri oraya, o şekilde olacaktır. Harrakani Hazretleri’nin bir duası var. “Allah’ım, beni dünyaya saf, masum ve temiz olarak gönderdin; huzuruna beni dünyaya gönderdiğin gibi dönmek istiyorum” diyor. Buna yakın bir şey söylüyor sanırım Anaximender. Peki bu mümkün müdür? Nasıl olacaktır? Geldiğimiz gibi dönmek için arınmamız, arınmak için de tesviye edilmemiz, bunun için de bir kefaret ödememiz gerekiyor. Adalete kaynaklık eden şeyin bu olduğu söyleniyor. Mümkün müdür, emin değiliz ama zorunludur, diyor Anaximender. Neden? Bu muhtemelen bir kutsal metinden geldi. Yani Hermes öğretisinden Hz. İdris’in, öğretisinden geldi. Çünkü Anaximender, hermetik bilgelikten beslenen bir düşünürdü. Yani filosofhia, zaten o demek, biliyorsunuz. Hikmet sevgisi. Sofya, hikmet demek. Kadim Yunan’a bilgeliğin, Mısır hermetisizminden yani Hz. İdris’in öğretisinden geldiği söylenir. Ama böyle olması gerekir. Yani nerden, nasıl geldilerse oraya aynı şekilde dönmeleri gerekir, çünkü zamanın düzenlemesi, diye çevirmiş ama, zamanın hükmü gereğince. Buradaki zaman da aslında adalet ilkesi demektir. Onu ben kestirmeden söyleyeyim. Adalet ilkesi gereğince arınmaları, temizlenmeleri ve kefaret ödemeleri gerekmektedir. Yani Allah huzuruna tekrar alacağı zaman bizi, mutlaka geldiğimiz gibi alacak. O arada kimin başına ne iş gelecek, bilemiyoruz. Orası neresi, onu da bilemiyoruz. Aslında Heidegger işte, bu uzun fasılla başınızı ağrıtmayayım ben, adalet ilkesinin buradan beslendiğini söyler, buradan temellendiğini söyler. Adalet budur, der yani. Şimdi mesela, diyelim, çok fazla acı çekiyoruz, mesela Tehlikeli Oyunlar’da ya da Tutunamayanlar’ın kahramanlarına bakın. Yazdığı o metinlerdeki insanlara bakın, Sevgi Soysal’a bakın, Tarık Buğra’nın Yarın Diye Bir Şey Yoktur öykülerine bakın, Peyami Safa’nın, Kemal Tahir’in, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anlattığı insanlara bakın, çok acı çekiyorlar, değil mi? Bir bakıma bütün hikayeler, acılardan ve anılardan oluşuyor. O acılar, bu kefaret kavramı, arınma, temizlenme kavramı altında onu oraya çekebiliriz. Yani oradan bakabiliriz daha doğrusu. Yani Allah bizi, uslanmadığımız için, yaramazlık ettiğimizden, kendi doğamıza, asli tabiatımıza ihanet ettiğimizden, ben biraz daha avamî konuşayım, bizi cezalandırıyor, bizi dövüyor yani. Adalet bu aslında. Adalet, bir şeyin yerli yerine konması demek. Adaletin kavramsal anlamı, sözlük anlamı bu. Kavramsal olarak anlamı bu. Kavram sözlüğündeki tam karşılığı bu. Bir şeyin yerli yerine konması. Bir şeyin yerinin neresi olduğu, Allah’ın elindedir. Allah’ın ilmindedir, el-Adl sıfatındadır. Yani adalet ilkesinin kaynağı olan, adaletin kaynağı olan Adl sıfatındadır. Bir şey nerede, nasıl durur; yeri neresidir ve nasıldır? Bir şeyin yerli yerine konmasıdır. Zulüm ise tam karşıtı. Bir şeyin yerli yerine konmaması, bu da zulüm. Şimdi Anaximender’in bu vecizesi, yani varolanlar, varlıklar nereden, nasıl geldilerse dönüşleri de zorunlu olarak oraya, o şekilde olacaktır. Çünkü adalet ilkesi gereğince kefaret ödemeleri, arınmaları, temizlenmeleri ve hazırlıklarına karşılık düzeltilmeleri, burada düzeltmek tesviye etmektir. Tesviye, saflıkla da ilgili aslında, inceltmekle ilgili bir şey. Aslî haline dönmesi daha doğrusu. Yani arketip olarak nasılsa kökenine dönmesi. Bu adalet ilkesi gereğince olan bir şey. Şimdi, adaletle ilgili birkaç şey aktarayım, hızla, kaynaklardan topladığım birkaç not var. Zulmetmemek adalet. Herkese hakkını vermek. Hak kelimesinin, hak kavramının da Hakk isminden geldiğini düşünelim. Ve onun aslının, doğasının gerektirdiği şekilde davranmak. Yani bir insan için de geçerli, bir ağaç için de, bir karınca için de. Onun doğasının gerektirdiği gibi davranmalı. Mesela teknolojik burjuva uygarlığının bir boyutuyla doğayla akıl arasındaki, kalp arasındaki bağı yok etmesi, engeller koyması ve doğayı katletmesi adeta, hoyratça, minnetsiz şekilde kopararak, gerçek sahibi kendisiymiş gibi onu yağmalaması, dengesini altüst etmesi mesela, doğada yaşayan bütün canlıları mahvetmesi en büyük zulümdür. Çünkü onlara layık olduğu muameleyi yapmıyoruz, onların doğasının gerektirdiği gibi davranmamış, zulmetmiş oluyoruz, doğayla uyum içerisinde, yani adalet üzre değiliz. Doğanın bir parçası olarak davranmıyoruz. O yüzden mesela Heidegger şeyi öneriyor işte, yel değirmenleri ve su değirmenleri. Doğru olan, ahlaki olan, erdemli olan budur diyor. İnsani olan budur diyor. Suyun ne rengini, ne tadını, ne debisini değiştirmeyen bir şey, yatağını değiştirmeyen bir müdahale ve o sudaki enerjiden istifade edebiliyorsunuz diyor. Ama baraj yaptığınız zaman suyun debisi değişiyor, yatağı değişiyor, rengi değişiyor, her şeyi değişiyor. Bu müdahale, zulümdür işte. Çünkü sözlük anlamlarından biri yine: her şeyelayık olduğu muameleyi yapmak. Hakk’ın kanunlarına uygun mu? İşte bu doğal yasalara, ilahi yasalara uygun mu? Adalet haksızları terbiye etmek. Biraz önce Anaximender’in vecizesinde geçen şey. Tesviye, temizlenme ve arınma. Adalet insafla da müteradif, özdeş bir kelime. İnsaf. Allah’ın emrettiği şekilde davranmak ve ilkeleri uygulamak. Bir anlamı bu. Bir suçluya Allah’ın ilkelerini ve emrini uygulamak, icra etmek. Yani ilahi olanı, ilahi, tabii hukuk diyor ya ona Hatemi Hoca, onun da biraz aslında eleştiriye ihtiyacı var. Tabi bunun bir boyutunu tırnak içinde bugünkü anlamıyla kullanmıyoruz müspet adalet oluşturuyor, diğerini menfi adalet. Yani pozitif hukuk diyorlar ya işte. Müspet adalet, haklıya hak sahibini iade etmek, menfi adalet suçluya cezasını vermek. Olumsuz yönden adaleti gerçekleştirmek. Yani onu ödüllendirmek aslında bir anlamda. Adalet-i ilahiye kavramı var; Allah’ın adaleti, ilahi adalet. Adalet-i mahza ve adalet-i izafiye diye ayrı kavramlar var. Şimdi Hz. Hüseyin Kufe’ye geliyor, Kufeliler onu çağırıyorlar, Yezid’e karşı savaşacak. Daha doğrusu biat etmiyor, onu uyarmak üzere geliyor. Kufeliler de, “gel” diyorlar, “biz, fasık, facir, günahkar, Kuran’ın alköllü içki içmeyi yasaklayan ayetlerini Kabe duvarına asıp onlara ok atan, mümin kadınlara sarkıntılık yapan alçak bir adama biat etmek, başımızda onu halife olarak görmek istemiyoruz. Ondan bizi kurtar” diye çağırıyorlar, sonra onu terk ediyorlar; Hz. Hüseyin orada yalnız kalıyor, yetmiş iki, yetmiş üç yakını, dostu, sevdikleriyle birlikte. Onlara sürekli diyor ki, bu benim kellemi istiyor. Ya biat etmemi istiyor, ya kellemi istiyor. Ben biat etmeyeceğim, bunun derdi benimle, siz gidin, diyor. Sürekli uyarmasına rağmen terk etmiyorlar yakınları, ailesi, arkadaşları. Son gün diyor ki, üzerinde toz kadar bir insan hakkı olan lütfen gitsin. Çünkü üzerinde zerre miktar dahi bir insan hakkı varsa o kendi çapında, küçük dahi olsa bir zalimdir, diyor. Ben, diyor adaletin gerçekleşmesi için zulme karşı savaşıyorum. Kendisi küçük dahi olsa zalim olan zulme karşı savaşamaz. O da bir ilke. Kendisinde zerre miktar zulüm olan adaleti gerçekleştiremez; bu da bir ilke. Bu ilginç bir şey. Bu bizi, bu edebiyatı da şamil bir ilke. Yani yazar bizatihi kendisi zalimse zulmü eleştiren bir yazı yazamaz, yazsa da hiçbir etkisi yok. Hiçbir anlamı da yok. O tarihin çöp sepetine gider. Adalet-i mutlak budur. İmam Hüseyin’in tavrı mutlak adalet. Hatemi hoca gerçek adalet budur diyor. Yoksa adalet-i mutlak, mutlak adalet, izafi adalet diye bir ayrım olmaz, diyor. Mutlak adalet budur. Adalet-i izafiye, yani nispi adalet, bazı koşullara bağlı adalet, kısmi adalet, sadece somut uygulamalar için söz konusu edilebilir. Adaletin başka bir anlamı, düzenli ve dengeli davranmak, her şeyin ve herkesin hakkını vermek, yerli yerine koymak, haksızlıklardan uzaklaşmak ve haksızlığı engellemek. Adalet ilkesi, haksızlığı bizatihi engelleyen bir ilke. Aynı zamanda eşitlik ilkesi de var adaletin. Yani eşitlik boyutu da olan bir kavram. Zıddı zulümdür. İnsafsızlık ve gadr aynı zamanda. Eziyet etmek, gadr, gasbetmek. Adalet, İslam hukuku alanından bakıldığı zaman, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi, mevki ve farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak. Bu anlamda İslam tabi hem bireyin hem toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış. Bu adalet ilkesinde sana görelik, bana görelik de yok. Sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, bilhassa bu sosyal sınıflar arasındaki çelişkilerin ve çatışmaların, eşitsizliklerin giderilmesinde adalet ilkesinin gerçekleşmesi için İslam toplumunda çok önemli bir işlevi olmuş bunun. Şimdi birkaç ayet hatırlayalım. “Allah, adaleti ve ihsanı emreder.” “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” Beden için bizim edebiyatımızda iklim tabiri kullanılır, geleneksel edebiyatımızda. İklim, “adalet mülkün temelidir” cümlesindeki mülk’tür aynı zamanda. Yani sadece vatan, yurt filan değil, mülk. Kişisel veya toplumsal, kamusal egemenlik ortamı, egemenlik aracı, egemenlik gücüdür aynı zamanda. Erk denilen şeydir. İnsan bedenine tasarruf eder çünkü kendisi yani, beden mülktür, beden iklimdir. Bir anlamda yurttur, ruh bedende oturmaktadır. Ruhun yurdudur. Hani Yunus Emre’deki kafes ve ondaki kuş. Onun gibi. Bir anlamda adalet mülkün temelidir dediğimizde, oradaki mülk sadece toprak değil, sadece egemenlik ve hükümranlık da değil, bütün bunların tamamını içeren bir şey. Hükümranlığı meşru kılan ilke adalettir. Allah adaleti ve ihsanı emreder. İhsanla birlikte kullanılması çok önemli. İhsan iyilik, mutlak iyilik, hayır. “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder…” Bu da mülk yönetimi ile ilgili, insan bedeninde de bunu gerçekleştirmek zorundadır. O yüzden mesela İbn-i Arabî, Tedbîrât-ı İlahîye’de bir mülk olarak, bir iklim olarak bedenin tedbiriyle, yönetimiyle bir vatan olarak, mülk olarak, mülkün yönetimi, vatanın, devletin, ülkenin, milletin yönetiminin ilkelerinin aynı olduğunu belirtmiştir. Burada önemli ilkelerden biri, ‘emanetin ehline verilmesi’dir. İşini doğru yapmak ahlaki olmaktır. Bu bağlamın içinde bu ilke de vardır. Eski Yunancada etika, işini doğru yapmak anlamındadır. İşi ehline verme meselesi, emanet meselesi çok önemli. Müşrikler, Peygamberimiz’i öldürecek kadar ona hasımlar, canına kast edecekler, o yüzden hicret ediyor. Fakat emanetleri kendisinde onların. Sadece emanet o değil. Emanetten kasıt sadece o değil. Emanet işte, bir şeyi yerli yerine koymak. Beden için de geçerli bu, mülk için de. “Hükmettiğin zaman insanlar arasında adaletle hükmet, şüphesiz Allah adil olanları sever.” “Allah insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Buradaki emr, hem buyruktur hem de emr kelimesi Arapçada kavram olarak biliyorsunuz, şe’n ile ilgilidir. Aynı zamanda fıtri, ilahi, tabi bir olgu olarak da düşünmemiz lazım emr’i. Yani hakiki bir olgu olarak da düşünmemiz lazım, emr. Adalet bu anlamda fıtri bir şey, fıtri bir ilke, fıtri bir olgu, Peygamberimiz’in kutlu sözlerini hatırlayalım : “Hükmünde, yönetimi ve velayeti altındakiler hakkında adil davrananlar Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” “Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lütfuna ve himayesine mazhar olacakların öncüleridir.” “Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden yollarını aşırıp saptıklarını biliyor musunuz? Asilzadeleri bir hırsızlık yaptıkları zaman onu affeder; güçsüz ve kimsesizler bir şey çalarsa onları cezalandırırlardı.” Yani zayıf olana diş geçirirlerdi. “Allah’a yemin ederim ki bu Mahzun kabilesinden Fatıma değil de, kendi kızım Fatıma yapsaydı yine aynı cezayı verecektim.” Zulmün sözlük anlamına biraz bakalım. Haksızlık, eziyet, işkence, bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koymak, bir şeyi yerli yerine koymamak, eziyet etmek, işkence etmek. İşte mesela zâlim, zâlimîn, zâlimun, zâlim, zallâm, zalmân, gibi çok fazla müteradif, eşanlamlı kelimeler geçiyor kaynaklarda. Tam kelime anlamı herhangi bir şeyi yerli yerinden başka bir yere koymak. Işık, ziya ile nurun aksi; aynı zamanda karanlık demek bir anlamı da. Zulmet, örtmek de demek aynı zamanda, yani küfürle eş, özdeş bir anlamı da. Küfür örtmek demek, perdelemek. Mesela kafir o yüzden kendisinden ilahi hakikatin perdelendiği kişiye denir. Dini anlamda, ıstılah olarak, kavram olarak, hak yemek, eziyet, işkence ve baskı kullanmak, adaletsizlik yapmak, haddi aşmak, haddi aşan sözler söylemek, haddi aşan eylemlerde bulunmak ve bu konularda aşırıya gitmek. Zaleme fiil kökünden geliyor. Aynı kökten türemiş bir isim olarak da kullanılıyor. Türkçede zulm ama zulüm diye telaffuz ediyoruz. Çoğulu zulümât. Zulümât’ı karanlık anlamında çok fazla kullanıyoruz. Azgınlık, karanlık, gadr, yani eziyet, azap ve eza ile de eş anlamlı. Azap. Anaximender’e dönelim…Bir şeyi yerli yerine koymayıp haddi aştığımız zaman acı çekiyoruz, yani kefaret ödüyoruz. Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri. Üç yüz yerde geçiyor zulüm kelimesi. Ve insanın temel niteliğinden olarak yani nefsin daha doğrusu, nefs-i emmârenin iki temel niteliğinden biri olarak geçiyor. “Onlardan her kim o ilah o değil, benim derse biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimlere böyle ceza veririz.” Bir şeyi yerli yerine koymamanın en yaygın örneği “ilah o değil, benim”. Yani insanın Rububiyet iddiasında bulunması. Bu anlamda aslında bizde de modern sanatçıların pek çoğunu, yani egosantrik hayalciliğe düşen, bir bakıma kendisini Tanrılaştıran yazarları zalim olarak niteleyebiliriz.
Şimdi adalet evi diye, beytü’l-adl diye bir kavram var, bu bin küsur yıllık bir kavram, metinlerde çok geçiyor. Bu sadece Arapça metinlerde değil, diğer kadim, yani Aramî ve İbranî metinlerin çoğunda da geçiyor. Mesela bu beytü’l adl, adalet evi, yani adliye binası var ya. Adliye dairesi kelimesi, biliyorsunuz bu Dücane Bey’in bir kitabı çıktı. Onu okumanızı acizane öneririm. Daireler Kitabı galiba. Orada devlet dairesi falan diye anlatır ayrıca. Bu adliye dairesinden de bahsediyor zannediyorum. Guenon’un çok güzel yazıları var bu konuda, makaleleri var. Adliye dairesi, bu kürevî, dairesel olduğu için ontolojik mertebeler ve şeyler dairevî olduğu için o devlet dairesi binlerce yıllık bir tarihi olan birkavram. Adliye ve sekîne meselesi var, bu İbranice’de şekînâ diye de geçen bir kavramla da ilgili. Sekine bir yere yerleşmek, sükun bulmak, sakin olmak, oturmak, yerleşmek, hatta Heidegger’in inşa etmek, oturmakla ilgili tartışmalarını da ilgilendiren bir mesele. Hani biz yerde oturuyoruz ama göklerle çevriliyiz diyor. Ve düşünmeyi bir anlamda insanın o hiyerarşi içerisinde göklerle teması, yerle göğün temas içerisinde olduğu bir eylem olarak netiliyor. Bu anlamda yeryüzü, dünya ve aynı zamanda darü’l adl veya beytü’l adl’dir. Beytü’l adl’in merkezinde de sekina vardır. Sekina veya sekine, şekina, yetkin insanın varlığın kalbine yerleşmesi. Kozmik çarkın merkezine yerleşmesi. Onu Guenon da anlatır. Bilge kişi, kozmik çarkın merkezine yerleşir, der. Ve birinci vasfı adalettir. Mesela Mecelle’de hakimin niteliklerini Ahmet Cevdet Paşa yazarken ilk vasfı adil olmalı, diyor. On iki vasfını sayıyor, rahim olmalı, adil olmalı. İlk vasfı adalettir. Bu, tabi, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanma meselesi. Yetkin insan, yeryüzünde adaleti koruyan, adaleti gerçekleştiren kişi. Guenon’dan bir alıntı yapayım size. Sefirot. Yani şekina, sefirot. Bu ağaç olarak sembolize ediliyor. Sağda bir sütun, solda bir sütun var. Sağdaki sütun, yani -bir hadis var ya “Allah’ın iki eli de sağ elidir” yani cemal ve celal. Cemal baskındır, dolayısıyla celal de cemaldir sonuçları itibariyle- rahmeti, soldaki gazabı temsil eder. Sefirot ağacında. Beytü’l adl’i, adalet evini sembolize eden ağaç bu. Bu her iki tezahür, yani celal, cemal tezahürleri ya da rahmet ve gazap tezahürleri de sekina da vardır. Yani bilge kişide ikisi içkindir. O yüzden mesela onların rengi, kamil insanların rengi mordur. Yani hem kabz hem bast vardır. Kabz ve bastın da üstünde bir hal vardır onlarda. O yüzden Harrakani Hazretleri’ne iki derviş gelmişler “yani kabz mı baskın, bast mı baskın; kabz nedir, bast nedir?” Diyor ki “evladım, bizim indimizde, katımızda kabz da yok, bast da yok” yani daralma da yok, genişleme de yok, celal de yok, cemal de yok. Çünkü celal ve cemal, tecelli aleminde geçerlidir. Biz diyor aşmışız. Ama sekinede bu ikisi içkindir. Bunun adaletle ilgisi var. Şimdi oraya geleceğim. “Gazabın adaletle doğrudan, rahmetinse barışla bir alakası vardır.” Yani esenlikle, barışla. “Şayet insan günah işler ve o sekinadan uzaklaşırsa, yani kozmik çarkın merkezinden, yani ilkeden uzaklaşırsa, ana ilkeden, sınırdan uzaklaşırsa, gazaba bağlı güçlerin hakimiyeti altına girer. İşte o zaman sekinâ ya da şekinâ gazab evi olarak isimlendirilir, ki bu menfi adalet. Bu bize derhal çok bilinen bir sembol olan adalet evini çağrıştırır. Samurayların kılıcı da veya Hz. Ali’nin Zülfikar’ı da bu anlamda adaleti gerçekleştiren el olarak düşünülmelidir, yani celal eli, çünkü celal vasfı baskındır. Onun rengi de kırmızıdır, hikmet ve marifetin rengi de kırmızıdır. Ve kılıç celali sembolize eder. Çünkü hakikat, celal ile tecelli eder. Hakikatin tecellisi celalidir. Orada, -cem makamıdır o, birleme makamıdır, mutlak birleme makamıdır- haksızlığı önlememek zulümdür. Yani emirdir. Tabi bunları anlatıyoruz ama kitaplardan aklımda kalanları size aktarıyorum. Bunların ne olduğunu ben de bilmiyorum inanın. Yani emr-i maruf nedir, nehy-i münker nedir? Emr-i maruf böyle bir şey işte. Adaletin gerçekleşmesi. Orda cem makamına getirilen bir insan, yani Allah’ı devamlı tevhit eden, birleyen, o birlik ilkesinin ikliminde bulunan bir insanın haksızlığı önlememesi zulümdür. Kendisinin zalim olmasıdır, bizatihi. Şayet insan sekinaya yaklaşırsa kendisini özgürleştirir ve sekina bu durumda Allah’ın sağ elidir. Yani adalet eli bu durumda kutsama elidir. Tabi sonradan bozulmuş Hıristiyanlık’ta bu işler de, ama kökenini anlatıyor Guenon. Burada söz konusu olan beytü’d- din, yani adalet evinin sırlarıdır ki bu yüce manevi merkezin bir ifadesidir.
Ahmet Yaşar Ocak’tan bir alıntı yapmak isterim : “Klasik İslami siyasal geleneğin temel felsefesi Osmanlı siyasal literatüründe sık sık daire-i adliye terimiyle ifade edilen, adliye dairesi terimiyle ifade edilen ve İslam adalet kavramıyla örtüşen eski Hint kökenli siyaset kavramında temellenir. Daire-i adliye, adliye dairesi terimini cihanın adaletle ancak duracağını gösterir”. Bu en çok Kemal Tahir’de var. Sadece Devlet Ana’da değil, beş altı kitabında, ben biraz taradım kitapları, ama ağırlıklı olarak esasında Devlet Ana’nın bütün derdi adeta bunu anlatmak için yazılmış. Ama ne kadar anlattı o, okuyanların takdirinde bir şey. Eleştirmenlerin. Ama Ahmet Yaşar Ocak’ın belirlediği “cihan ancak adaletle durur” meselesi, Devlet Ana’nın temel derdidir. Adaletle durur. Şimdi nasıl duruyor bilmiyoruz tabi. Bush’a rağmen nasıl duruyor, Amerika’ya rağmen. “Adaletle durur. Bunu da devlet sağlar.” O yüzden adalet mülkün temelidir. “Devletin ise bir hükümdara”, krala, melike, sultana, Emire tevdi edilmiştir temsili. Kral burada doğrudan Zat’ın temsilcisidir yeryüzünde. Guenon’un Alemin Hükümdarı diye bir kitabı var. Alemin Hükümdarı. El-alem, Arapçada öte alemler için, yüce alemler için kullanılır. Ed-dünya, bu dünya için kullanılır. Dünyanın kralı değil. Alemin hükümdarından kasıt Allah’tır, alemlerin hükümranı. Allah’ın o adalet ilkesini ve diğer ilkelerini gerçekleştiren, arzda, yani göklere yakışır bir yönetimi yeryüzünde mülkü gerçekleştiren, mülkü yöneten insana o anlamda kral denir ve o Zât’ın tecellisidir. O yetkin insandır işte. Yetkin insan, insan-ı kamil ve insan-ı kadim dendiğinde ilkin Peygamberimiz anlaşılır. Kral demeyelim Peygamberimiz’e ama öyledir. Sultan değil, emir değil veya kral değil. Hz. Süleyman öyledir. Bütün peygamberler öyledir. Zât tecellisi olduğu için. Mülkü yönetiyorsa zaten o esas var. Şimdi mesela samuraylar secde ediyor ya, bu selam secdesidir, ubudiyet secdesi değil. Aslında Allah’a tazimde bulunuyorlar. Allah’ın adalet ilkesini gerçekleştirmeyi, zalime bırakın eğilmeyi, özellikle zalimi yok etmeleri gerekiyor.
Zât’ın tecellisi diyelim ona, temsilcisi değil. Tecellisi denebilir. Zat tecelli ettiğinde zaten insan kalmaz, insan helak olur, yok olur. Bir gönülde iki sevda olmaz. Bir mülkte iki kral olmaz. İnsanda Zât tecelli ettiğinde insan kalmaz zaten, helak olur. Neyse çok dağıtmayayım. Şimdi o selam secdesidir. İkincisi, O’nun ilkesine duyulan bir tazimdir. Yani eğilmedir. Kulluk secdesi değil. Allah’ın meleklere verdiği secde emri de selam secdesi biliyorsunuz. Demek ki daire-i adliye terimi, cihanın adaletle duracağı, bunu devletin sağlayacağı, devletin ise bir melike ihtiyaç göstereceği, hükümdarın ordu olmadan iş göremeyeceğini öngörüyor. Ordu burada sağ el, adalet kılıcı olarak okunmalıdır. Tabi modern zamanlardan söz etmiyoruz. Bugün Türkiye’nin durumunu bir düşünelim mesela buna göre, değil mi? Bu geleneğin içinden baktığımızda ordunun işlevi ne? Türkiye’nin meliki kim? . işlevi ne? Onların adaletle ilişkisi ne? Adalet mülkün nasıl temelidir? 12 Eylül’de beşyüz bin Kürt dört yıl içerisinde Diyarbakır’da işkenceden geçirilmiş. Toplam beş yüz bin civarında. 1980-84 arası. O tanıklıkları okudum ben. Hatta bir kitap çalıştım, henüz çıkmadı, böyle sekiz yüz sayfa filan oldu, Kürt sorunuyla ilgili. Onun yüz elli sayfası 12 Eylül Diyarbakır. Diyarbakır cehennemi. Mahkemede, Adalet mülkün temelidir, sadece o yazıya bakacaksınız diyorlarmış. O yazı da karşıda. Bu ironik bir şey gibi. Yılmaz Odabaşı da yazdı bunu. Sekiz on tane roman var bu konuda. Adalet mülkün temelidir. Hem ironik bir şey bu, sanki ironi yapıyorlar, hakikaten doruğa çıkmış orda zulüm; hem de karşıda olduğu için, sağa sola bakmak yasak, çünkü tek tük böyle annelerine, şuna buna izin veriyorlar. Yılmaz Odabaşı, Eylül Defterleri’nde anlatır. İşte annesi bir kağıt gönderiyor buna “yavrum üç seferdir mahkemeye geliyorum”, o gerçi bir buçuk yıl yatmış. Ama yine aynı işkencelerden geçmiş “ya bir şöyle arkanı dön bi yüzünü göreyim bari” diye. Gelip dimdik gidiyorsunuz karşıya bakıyorsunuz . . “sonra” diyor “ben göze aldım, bi döndüm”. Bir hafta sopa yemiş ondan sonra. Annem, otuz saniye, kırk saniye bana baktı sadece, diyor. Adalet mülkün temelidir, yazısına bakın diyorlarmış. Sürekli oraya bakıyorduk, diyor. Şimdi adaleti bitirelim, romana geçelim. Hatemi Hoca’nın çok nefis bir yazısına rastladım. Her şeyi özetlemiş. Aslında keşke sadece ona baksaydık. Peki şeye değinelim mi? Bizim şiirlerimizde var biraz, geleneksel şiirlerimizde. Girmeyelim. Divan şairlerimizde çok var bu, adaletle ilgili meseleler var. Girmeyelim. Girelim mi? Mesela Necati. Büyük şairlerimizden. 15.yy. İkinci Beyazıt’a yazdığı bir kaside de şöyle diyor. “Arz-u sema arasına düşürdü şeb keder”. Gece, yerle gök arasına keder düşürdü. Keder ne burada, biliyor musunuz? Karanlık. Gece, yani şeb, arzla sema arasına karanlık düşürdü. “Adlinle verdi aralarına safa seher”. Seher vakti senin adaletinle aralarına sefa verdi. Onları neşelendirdi, keyiflendirdi veya barıştırdı. Adalet. Nasıl bir adalet tanımıysa. Yerle göğü yeniden aydınlattı. Karanlık kelimesinin zulüm gibi bir karşılığı var Arapçada. İşte örtmekle de ilgili. Mesela en büyük zulüm küfürdür o anlamda. Örtmek. Neyse şiir anlanına girmeyelim. Çıkamayız. Dağınık gidiyorum ama. Pardon diye bir film seyrettiniz mi? Mert Baykal’ın.. Hatırlıyor musunuz? Güzel bir film. Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin falan oynuyorlar. Sinop cezaevi. Üçü de masum. Ama kaç yıl yattılar? Yirmi yıl yattılar. O aslında Aziz Nesin’in onlarca öyküde anlattığı çarpıklığı özet olarak anlatmıştı. Ona şöyle bir dokunalım. Bu arada Yargu diye bir film senaryosu çalışması yapmış Ezel Akay. Yargu. Onu henüz çekmedi tabi. O ilginç. Moğollar, Selçuklu dönemi vs. o dönemde yargu, yani bugünkü yargı kelimesi eski Anadolu Türkçesinde yargu. Yargıyı gerçekleştiren kadı, hakim neyse, adaleti gerçekleştiren, yargıyı yürüten kişiye de yargucu, yani bugünkü yargıç anlamında. O dönemleri konu alan nefis bir senaryo çalışması yapmışlar. Fakat. oradan da bir roman çıkmış aynı zamanda. Ona da değinelim. Bu arada ben bunu okumadım ama Adı Senfoni Kalsın diye Tahir Abacı’nın Kandil yayınlarından bir kitabı var. Bu ilginç. Doğrudan herhalde en yaygın, yani ağırlıklı olarak adalet ve hukuk temasını ele alan, doğrudan tartışan bir roman. Adı Senfoni Kalsın. Tahir Abacı. Kandil yayınları. 2004 Şubatında yayınlanmış. 160 sayfa bir kitap. Bir iki cümle size aktarayım. Bu biraz fütüristik bir şey aynı zamanda. 2023. İnandığı değerlerin gerektirdiği özellikler yüzünden hayata ve avukatlığa geç başlayan Sinan Koral, kendisini atı alanın Üsküdar’ı geçtiği bir ortamda bulur. İnandığı değerler sonrada başına iş açmayı sürdürür. Bir hukuki belgeyi tamamlamaya uğraşırken aşkların ve jestlerin anlamını yitirmiş olduğunu fark eder. Şövalye ruha kalan bir kere daha resttir. Adı Senfoni Kalsın hukuk dünyasını, doğrudan, bilgisayarlar dünyasını ve fütürizmi edebiyata taşıyan önemli romanlardan birisi, diyor. Ben okumadım. Ama okuyacağım. Not aldım. Özellikle Tanzimat aydınları şiirlerinde, romanlarında, bilhassa şiirlerinde- özellikle Şinasi’de çoktur bu. Tevfik Fikret’te var. Namık Kemal’de var. Medeniyet, hürriyet, müsavat, eşitlik, hukuk, hak, adalet- bu temalar onlarda çok yaygın ve baskındır… Bizim romanlarımızda, öykülerimizde o dönemden başlamak üzere en fazla yakınılan biliyorsunuz, adaletin gecikmesi, davaların uzaması, yeterince bu konuda titiz davranılmaması, adil davranılmaması, dikkatli davranılmaması. Pardon filminde olduğu gibi çok vahim yanlışlıkların yapılması vs. Yani adaletin gecikmesi. Yasa koyucunun bu sakıncayı bertaraf etmek için bulduğu çözüm yollarından biri kesin süre kurumu. Bu bir çok kitapta geçiyor. Kesin süre, davayı uzatmaya çalışan tarafın davranışlarına yönelik bir yaptırım biçimi. Bunu romancılar da öneriyor. Öykücüler de öneriyor. Bu da ilginç. Kemal Tahir’den bahsetmiştim. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı.
Ümit Bey girişte çok önemli bir şeyden bahsetti. O adalet duygusuyla yazmak, adaleti gerçekleştirmek üzere yazmak, bu Fakir Baykurt’ta falan çok, Orhan Kemal’de, bizim Yeşilçam filmlerinde çok, o gelenekte çok. Adalet er geç tecelli edecektir. Bu hikayede, bu filmde, bu romanda etmese de, ama buna inanın, adalet mutlaka tecelli edecektir. Fakir Baykurt’un bütün romanları aslında bu anlamda tırnak içinde ‘geleneksel tarafı’ olan, yani bizim masallarımızdan gelen, geleneksel anlatılardan beslenen bir şey. Çünkü her anlattığı hikayede mutlaka adaleti gerçekleştirir. Ya da adaletin bir gün mutlaka gerçekleşeceğine olan inancını özellikle vurgulamak için yazıyor gibidir. Bir aydın, bir romancı okuduğumuz zaman, adil midir, değil midir, diye baktığımız zaman, soracak olursanız, bir liste yapacak olursak ben birinci sıraya Oğuz Atay’ı koyuyorum. Abartmayalım ama Nazım Hikmet filan değil, Oğuz Atay. Oğuz Atay’ın yaptığı bir anlamda Nazi Almanya’sında Yahudi olmak gibi bir şey. Yani Türk modernleşmesinin, münhasıran Kemalist modernleşme projesinin krizini bu kadar ayrıntılı, bu kadar dürüst, adil, bizatihi nefsinin içinden, kendi tecrübesinden, kendi hayatından anlatıyor. Zaten kanser olup ölüyor biliyorsunuz, dayanamıyor. Hakikaten bu ülkede vicdanı kirlenmemiş, adalet duygusu güçlü bir insan kanser olur. Edebiyat dünyasında bir çürüme var, bir lobi var, almıyorlar içine, kitabını yayınlayamıyor, koltuğunun altında, on yıl geziyor, Türkiye’nin en büyük romancısı. Bunu hayatında görmüyor. Biliyordur kendisini. Adalet duygusuyla, en güçlü bir şekilde adalet duygusuyla yazmış ilk, en büyük romancı Oğuz Atay’dır diyebiliriz. Mesela ben bu anlamda Tezer Özlü’yü da üst sıralara koyuyorum. Mesela Sevgi Soysal’da var çok güçlü bir şekilde. Ama Sevgi Soysal’da bizim İslamcılardaki gibi bir tebliğ veya telkin boyutu da zaman zaman kendini hissettirir. Sosyalizm güzel bir şey. Türkiye için çok kullanışlı bir şey. Bir umut, anlatır yani onu. Onu da samimi yapar ama, birazcık didaktik tarafları olmakla beraber Sevgi Soysal iyi bir öykücüdür, çok iyi bir öykücüdür. Onu da koyabiliriz. Ama Tezer Özlü mesela daha rafinedir. Bu bağlamda söz edilmesi gereken bir başka yazar, Sevim Burak’tır. Etiyle kanıyla yazan bir yazardır. Bir başkası, Bilge Karasu. Türk dilinin sınırlarını genişleten bir adam. Onda da güçlü bir adalet duygusu, vicdan vardır; o da kanser oldu biliyorsunuz. Allah rahmet etsin. Ümit bana tuhaf tuhaf bakıyor, ‘kanser olursak iyi yani, öyle mi?’ der gibi. Değil tabi ama böyle bir verili durum var. Aslında Bilge Karasu’nun son kitabından söz etmek gerekiyor. Onun son bölümünde hastaneyi anlatır mesela. Okuduğum zaman şeyi hissettiğim, adalet bir şeyi yerli yerine koymaksa orda her şeyi yerli yerine koyuyor işte. Hastanede yatıyor. Uzun süre yattı hastanede. Kimsesi yoktu onun. Evli barklı değildi. Yattığı yeri tıp dinin ayinlerinin yapıldığı bir yer, bir tür mabed olarak niteler. Doktorlar rahipler, diyor. Hemşireler, rahibeler. Hatırlıyor musunuz o kitabını? Tıp, diyor, bir dindir ki, ritüelleri ve o ritüelleri yürütenler hastanededir. Hece’de çıkan bir yazıya konu edinmiştim. Orda bazı meseleleri yerli yerine koyar.
Şimdi bu anlamda Kemal Tahir’i de tekrar söz konusu etmemiz gerekir. Devlet Ana’nın temel izleklerinden biri, demin arzettiğim gibi, ‘adalet mülkün temelidir’ meselesidir. Tabi bir taraftan baciyan-ı rum, gaziyan-ı rum, abdalan-ı rumu; o dörtlü sütunu anlatır, bir taraftan eski Anadolu Türkçesinin sözlüğüne, sentaksına, sesine girer. Aynı zamanda Atüt’le, Asya tipi üretim tarzını uygulayarak bir yeniden okuma yapmaya çalışır. Ama esas itibariyle toplumsal eşitlik ve adalet…bütün derdi budur. Mesela bu Orhan Kemal’de de rastladığımız çokça, Fakir Baykurt’ta da yaygın olarak gördüğümüz, köy enstitülü yazarlarda Talip Apaydın, Mehmet Başaran vs. vs. hepsinde karşımıza çıkan meseledir. Bir tür adalet arayışı içindedirler, o gazeteci gibi yazdı aslında da Mahmut Makal, Bizim Köy filan. O dönem müthiş bir şeydir o. Popüler olmuş o dönemle ilgili metinlerden, belgelerden bir tanesi o. Bir gazeteci gibi. Orda da bir adalet arayışı var işte, Bizim Köy’de. Yani gidiyor köye, idealist bir öğretmen olarak, böyle inanılmaz fukara, işte hiçbir şeyi yok, ulaşım imkanları yok, şu yok, bu yok, bir sefaletle karşılaşıyor. Tabi aydınlanmacı bir zihniyet var orada, ama adalet iştiyakı da vardır. Yakın zamanlara kadar Van’daki Bahçesaray falan öyleydi. Şimdi bile öyle. Oraya gidiyor, müthiş bir dengesizlik, müthiş bir eşitsizlik var. Orda bir eşitlik arayışı, bir adalet arayışı var aslında o Bizim Köy’de. Bozkırdaki Çekirdek’te de var benzeri bir durum. Kemal Tahir tabi onlar gibi aydınlanmacı filan değil. Şimdi İnce Memed çok ilginç, bu anlamda. İnce Memed’de devletin, merkezi otoritenin, padişahın adaleti sağlamadığı bir mülkte adaleti sağlayan kahramanların çıkması, bu kahramanlar üzerine, eşkıya üzerine bir mesele vardır. Burada da ciddi bir adalet arayışı, adaletin tahakkuku, gerçekleşmesi için bir arayış söz konusudur. Fakir Baykut er geç adalet gerçekleşecektir, diyor; Yaşar Kemal de aynı şeye inanıyor ve bunu İnce Memed’in sağlayacağını düşünüyor. Onda tabi bizim cenk hikayelerimizin de etkisi var. Esasen cenk hikayelerine baktığımız zaman onlar adaleti sağlamak üzere bir çaba içerisindedirler. Gaziyân-ı Rum dediğimiz Battal Gazi gibi savaşçıların menkıbelerinden geliyor aslında İnce Memed. Dadaloğlu’ndan geliyor. Böyle bir gelenekten geliyor ama İnce Memed’in çok ciddi sorunları var. O konuya girmeyelim. Ama İnce Memed’e şöyle bir dokunalım. Ben gelirken yolda Ümit Bey’e dedim ki daha karşılaştığımızda, Türk romanında adalet yok aslında. Türk romancıları da adil değildir, adalet teması da yok aslında. Ama müthiş bir adalet arayışı var, adalet iştiyakı var. Mesela bizim modern dönem öykülerimizde müthiş bir hakikat iştiyakı var. Çünkü şiirle öyküyle hakikat ilişkisi çok ciddi bir kriz yaşadı, yani bir kopuş var. Müslüman gençlerin yazdığı şiirlerde de var o. Hakikati arıyorlar sürekli. Yani kıyamet kopacak, hala hakikati arıyoruz. Kainat devrini tamamlıyor, müthiş bir hakikat iştiyakı var. Rus toplumunda var. Dostoyevski’ler, Tarkovski’ler, filan inanılmaz bir hakikat arzusu ve hakikat iştiyakı içindeler. Bizde ikinci dünya savaşı ve sonraki toplumcu gerçekçi edebiyatta da aynı arayış söz konusudur. 1970’lerde bilhassa, inanılmaz bir adalet iştiyakı, müthiş bir adalet susuzluğu ve bu susuzluğun, iştiyakın beslediği, büyüttüğü, şiddetlendirdiği müthiş bir yazı var dolayısıyla. Yazarlarımız bunun üzerinde, adalet iştiyakıyla bir dolu şeyler yazmışlardır. İşte İnce Memed’i biraz bu bağlamda okumak lazım. Ümit yolda sormuştu : Bu adalet arayışı aynı zamanda bir adalet modeliyle de karşımıza çıkar mı? Yani nasıl bir adalet?
Evet. Şüphesiz. İşte onu anlatmaya çalışıyorum.. Adaleti İnce Memed’le aramak ve gerçekleştirmeye çalışmak, o zaten modelini içeriyor doğrudan. Mehmet Uzun’la yapılan bir söyleşide, ilginçtir. Şöyle bir şey diyor: “yazarın bir tek görevi vardır, adalet”. Biliyorsunuz bu Kürtçe paslanmış bir dildi, ama Uzun, Allah rahmet etsin, çok güzel kitaplar yazdı, Kürtçeyi yeniden bir yazı dili olarak inşa etmeye çalıştı. Ayrıca politize olmuş Kürtçe’yi kullanmadı, modern Kürtçe yazmadı. Şu an Kürt milliyetçilerinin ürettiği Kürtçe büyük oranda bizim TDK Türkçesi gibi seküler bir Kürtçe. Mehmet Uzun öyle değildi. Mehmet Uzun daha çok dengbejlerden, o geleneksel Kürt edebiyatından bugüne gelen Kürtçeyi kullandı. “Yazarın bir tek görevi vardır adalet, vicdan ve merhamet için direnmek”. Buna imza atıyoruz, değil mi? Tarkovski’nin dediği de o. “İnsanda adaleti ve merhameti koruma isteği uyandırmak istiyorum” diyor. “Bu yüzden film yapıyorum.” Şimdi, İnce Memmed’i es geçtik ama ordan bir iki not aktarayım ben size, ilginç. Ömer Türkeş’in bir yazısında rastladım. Özür dilerim, Ömer Türkeş’in yazısına eklenmişti bu. İnce Memed’ten bir söyleşiden alıntılar var. Yaşar Kemal’le yapılan. Diyor ki: “Demem o ki kahramanlık, taa çocukluğumdan beri benim ahlaki moral dünyamı belirleyen önemli değerlerden biri olagelmiştir.” Burdaki kahraman, adaleti gerçekleştireceğine inanılan kahraman. “Bu durum okuma sürecime de yansımış. Bizzat okuma sürecimin kendisi de bu değeri büyütmüş ve beslemiş. Köroğlu hikayeleri, Hz. Ali cenkleri, yörenin yiğit kabadayılarının ölümleri üzerine yakılan ağıtlar, daha sonra Karaoğlan’lar, Malkoçoğulları, Teksaslar, Tommiksler”, bunlarla ilgili. Mesela Battal Gazi, gaziyan-ı rumdan büyük bir velidir. Biz Cüneyt Arkın’ı Battal Gazi olarak biliyoruz. Ama bütün bu çizgi filmler vs.ler, çizgi karakterler, kahramanlar, Karaoğlan, Malkoçoğlu, Teksas, Tommiks, Red Kit, Zagor, sonra Robin Hood’un maceraları, ardından adalet peşinde koşan başka bir kahraman vs. modern zamanlarda o savaşçı, başkaldıran, adaleti gerçekleştirmeye çalışan cengaverlik geleneğinden üremiştir. İnce Memed’i de böylesi bir geleneğin içinden okumak gerekir. Mesela Orhan Kemal’in, Murtaza’da pozitif hukuk ya da hukuki pozitifizm bağlamında bir boyutu vardır. Oralara girmeyip Oğuz Atay’a geliyoruz. “İnsan kendini tek başına özgürleştiremezse ve özgürleşme düşü içinde boğulmuşsa kendinden sonra gelenlerin altına yatmalıdır.” diyor. Bu tabi biraz, sinirlenmiş üstad burada. Şimdi adalet duygusu en yüksek yazarlarımızdan biri, Oğuz Atay. Tutunamayanlar’a, bilhassa Tehlikeli Oyunlar’a günlüğüne vs baktığımız zaman gerçekten adalet duygusu çok yüksek, çok güçlü bir insanla karşı karşıya kalıyoruz. Esasen, tırnak içinde, entelektüel, aydın, münevver, yazar, sanatçı kimse o adam, onun temel vasfı bu aslında. Bu anlamda baktığımız zaman, yani okumaya değer, zamana, emeğe, zihin yormaya değer düşünürlere baktığımız zaman bunların, Batı’da filan, Doğu’da öyle, Orta Doğu’da, Balkanlar, her yerde, bunların vicdanlı olduğunu, vicdanları kirlenmemiş insanlar olduklarını, vicdanları kirlenmesin diye çok acı çektiklerini, adalet duygusu çok yüksek, güçlü insanlar olduklarını görüyoruz. Yani Sartre gibi bir adamın bile baktığımız zaman Fransa’nın Cezayir politikasına karşı inanılmaz eleştiriler yaptığını, kendi memleketini, hani ulusal çıkarlarımız da, ülkemizin bilmem yüksek çıkarları filan, dinlemediğini, adalet duygusuyla hareket ettiğini görüyoruz. Yani herkesin zaafı ve çelişkileri vardır ama mesela Derrida, adalet duygusu en yüksek entelektüellerden biriydi. Hakikat iştiyakı olan, doğruyu araştıran, gerçeği araştıran, didikleyen bir adamdı. Yani kafasını ve kalbini satmadan yaşayan insandı. Bunun değerine inanmış bir adamdı. Benim okuduklarımdan biraz bildiğim kadarıyla. Şimdi mesela, şeyi vardır onun, bu Cogito bir şey çıkardı onunla ilgili, orda uzun bir söyleşi yapılmıştı, orda diyor ki: “11 Eylül, diye başladığınız zaman bir yerden alıntı veya gönderme yapmış oluyorsunuz, doğrudan alıntı yapmış oluyorsunuz. Dolayısıyla 11 Eylül tabiri, bu tabir üzerinden, bu deyiş üzerinden çıktığınız zaman yola, diyor, zaten bir yerden alıntı yapıyor ve belli bir tanımın, kavramsal zeminin üzerinden gitmeye başlıyorsunuz. Döndükten sonra yazdığı uzunca bir mektup var. Diyor ki: Beyoğlu’nda, o sokaklarda dolaşırken, insanlara bakarken tuhaf bir şey fark ettim, Türkler, diyor, harflerini kaybetmiş olmanın travmasını yaşıyorlar gündelik yaşam içinde. Travma kelimesini kullanır orda. Harflerini kaybetmiş olmanın, diyor. Şimdi bunu söylemesi için bir insanın adalet duygusunun güçlü olması gerekir. Bizde düşünme, hani hasbi tefekkürü lanetler ya Cemil Meriç, düşünmek için düşünülmez. Düşünme kadim Japon bilgelerinin gei-do dedikleri şeydir, bir yola girip o yolda yürümek demektir. O yol nereye gider, kökene gider. Te’vil kavramı, bu anlamda bizde, evvele götürmek demektir. Evvel, başlangıçtır. Hermenetik odur. Yapısöküm de bir anlamda odur aslında. Yani peygamberler yapısöküm yapan insanlardır. E, peygamber gelmiş artık, bitmiş yani. Tekstte bir sorun yok, Kur’an muhafaza olacak. O teksti anlamada sorun var, o zaman tevil ilmi çıkmış. Bunu kim yapacak, bilgeler yapacak işte. Asfıya dediğimiz adamlar. Benim gibi kitap okuyarak alim olunmaz, doğrudan safiyyun, zatiyyun olan, manevi kemal yolculuğu yapmış, seyr-i süluk yapmış, ilmi tahsil etmiş, binlerce kitap okumuş, belirli bir tederrüste bulunmuş, ondan sonra kendisine ilm-i ledün verilmiş, işin esası öğretilmiş, özü öğretilmiş, neyse, yola girmiş, düşünmeyi o yoldaki süreç içerisinde, o sürecin hasıl ettiği, o süreç içerisinde beliren bir şey olarak, bir bağış olarak düşünmüş, düşünmekte olan, düşünen. Aslında Oğuz Atay’ın da böyle bir derviş tarafı var, Kemal Tahir’in de var. Yani bu hasbi tefekkür, ben romancı olayım, diye oturup roman yazmamış. Ya da mükemmel yapıyor ama, mesela Orhan Pamuk gibi, bir bina yapar gibi roman yazmamış. Yani bir proje yapayım, bu beş katlı bir ev, şu şu filan değil. Bir roman yazayım on iki bölüm olacak, birinci bölümde kahramanlar bu, özellikleri şu, şurada öykü şöyle bir şey olacak, buradan gitsek…Yani estetik yöneticilik performansı değil onun yaptığı, Oğuz Atay hatta Wıttgenstein’ın dediği gibi, ‘kalemim kafamı dinlemiyor, aklıma ne gelirse yazıyorum’ diyor. Şimdi kalemi böyle çalışmış aslında. Kurmaca belirli oranda var tabi, Selim diye bir adam olacak, Turgut diye bir adam olacak, bunları kuruyor. Onların bir çoğu da kendisidir aslında. Hani Madam Bovary kimdir, benim diyor ya. Onların hepsi kendisidir. Fakat mesela Tehlikeli Oyunlar, Türkiye’de modernleştiricilerin, seçkinlerin, neyse, bu işi yürüten insanların, muktedirlerin, erki yürüten insanların ne kadar tehlikeli oyunlar oynamakta olduklarını anlatıyor. İkincisi, varolmanın nasıl riskli bir şey olduğunu, varolmanın, nasıl gizemli ve tehlikeli bir oyun olduğunu anlatıyor. Tırnak içinde, yani maksadını aşan bir ifade olmasın ve yanlış çağrışımlara yol açmasın, Allah’ın zaten, hani Allah zar atmaz, diyor Einstein ama, oyun burada başka bir şey. Allah oyun kuruyor. En yüksek oyun kurucu Allah’tır. Şimdi bakalım, biraz avamileştireyim. Bir bakalım, birbirimizi yiyip duruyoruz. O ona çarpıyor, o ona vuruyor, o ona. Bir bilardo oyunu gibi. Bu bilardo oyununu biz mi oynuyoruz Allah aşkına. Hayyam’ın dediği gibi, biz o gizli oynatıcının elindeki kuklalarız bir bakıma. Her şey bir perdede olup bitiyor. Fakat bu oyunu kuran yüce Rabbim acaba ne murat ediyor? Bu soru biraz edepsizce ama. Yani bizi niye birbirimize çarpıyor? Şimdi Oğuz Atay’ın romanını okuduğumuz zaman, samimi kanaatim bu, Tehlikeli Oyunlar’ı okuduğunuz zaman veya Tutunamayanlar da aynı, bunu biraz görmüş adam, hissetmiş. Şimdi bunu görebilmesi için bir insanda merhametin, adaletin, vicdanın olması lazım. Bu öyle bir dil oyunu değil. Bu, sadece bir kurgu değil, sadece dil oyunları yapmıyor. Bu estetik ögeleri yönetmek çabası, performansı değil. Roman öyle bir şey değil aslında, öykü öyle bir şey değil. İşte Necip Fazıl’ın, hani çok romantik bir şekilde ifade eder ya, yüreğimden kalemime kan çekerek yazdım filan der. O doğrudur. Hakikaten öyle yazmıştır da. Nietzsche’nin işte kanla yazmak dediği şey. O öyle bir şey. Eşrefoğlu Rumi bunu çok güzel ifade eder. “kendi derdim söylerem/gayri hikayet etmezem” diye. Bizim geleneksel edebiyatımızdaki metinlerimiz onları telif edenlerin seyr-i süluk hikayeleridir. Bu anlamda Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ına bir bakalım neyi, nereye, nasıl yerli yerine koyuyor. Bir şeyi yerli yerine nasıl koyuyor? Nasıl adil bir şekilde anlatıyor ve adil bir şekilde kuruyor ve yansıtıyor? Bakalım. “Ülkemiz. Üç yanı denizlerle çevrilmiş olan ülkemizin…İki buçuk yanıdır oğlum Salim.” Bu, Nietzsche’nin ‘hakikat yoktur’unu çağrıştırıyor. Yani ironi artık ondan sonrası. Ona yakın bir şey var. Tutunamayanlar’daki ironi böyle bir şey. Hakikatle ilişkisi kesilen modern insanın krizi. Derrida’nın sorusu var ya “neler oluyor?”, Oğuz Atay bunu soran adam, sürekli. Oğuz Atay okudukça siz hep neler oluyor, diye sorarsınız. Bunu ancak adil insanlar yapar. Yani verili ortamla yetinmeyen insan, adalet, verili ortamla yetinmemektir aynı zamanda. “Salim iki numara tıraşlı kocaman başını kaldırdı. O ne demek oluyor Hikmet Amca? Güney sınırlarımızın yarısı karadır da ondan. Yapma Hikmet Amca. Öğretmen kızar böyle şeylere.” Hepimiz bu süreçlerden geçtik, değil mi? Buralardan geçtik. “Kızmaz oğlum, gerçeklere kızılmaz. Salim, kafasında beyaz çizgiler gibi duran eski yara izlerinden birini kaşıdı.” Şimdi çok ilginç bir soru, bakın, ironik ve adil bir soru bu aynı zamanda. “Gerçek nedir Hikmet Amca? Alıştırma defterini çıkar da yazdıralım, gerçekler havada kaybolmasın.” İroni işte ve ironi üzerinden yapıyor bu işi. Çünkü söylenecek bir şey kalmamış nerdeyse. Her şeyi yerle bir etmişler.
Ümit: Yani hakikatin başka türlü yakalanacağı bir mekanizma yok.
Sadık Yalsızuçanlar: Evet. Hakikatin buharlaştığı bir yerde ancak böylesi bir dille konuşulabiliyor. “Salim, Hikmet’in yüzüne bakarak bu garip amcanın ciddiyet derecesini ölçmeye çalıştı. Matrak geçmiyorsun ya Hikmet Amca? Bu terbiyesiz sözü de nerden öğrendin bakalım?” Bizi hep adil olmaya doğru itiyor. Kelimeleri yasaklayan bir gelenekten geliyoruz, harfleri yasaklamışlar. Hala yasaklıyorlar yani, q, w filan kullanılmıyor, yasak.
Ümit :Örneğin, diyorlar mesela; mesela demeyin, örneğin deyin.
Sadık Yalsızuçanlar: Hayır, harf yasak, üç harfi yasakladı Genel Kurmay geçen gün: Q, W ve X. “Bu terbiyesiz sözü de nerden öğrendin bakalım. Hangi terbiyesiz? Matrak terbiyesiz. Salim kalemi ağzına soktu. Herkes söylüyor. Hikmet yuvarlak fırça kafayı hafifçe vurdu. Kötü bir sözü herkesin söylemesi o söze gerçeklik kazandırmaz.” Burda yerli yerine koydu. Tabi aynı zamanda ironi de var. Yani vaaz ediyor şimdi. Hikmet zaten adamın adı yani. Salim var. Çıkar defterini.” Ne bu? Böyle bir kaosta ne selameti yani, Salim’i? Ne hikmeti yani? “Çıkar defterini. Yalnız gerçeğin tanımını vereceğiz, matrağın değil. Salim sarı çantasının patlamış dikişleri arasından elini soktu. Bütün sayfalarının köşeli, çeşitli doğrultularda kıvrılmış olan kırmızı kaplı, mavi etiketli bir defter çıkardı. Sayfaları aceleyle çevirdi. Her sayfada çeşitli doğrultulara yatmış yazılar ve kırmızı ayva çizgisinden yazılara doğru eğilen çiçek resimleri vardı. Sen kız mısın ki çiçek resimleri yapıyorsun sayfa kenarlarına? Bu alıştırma defteri de ondan. Anladık. Bu ne biçim yazı böyle? Salim gülerek sandalyeden öne sarktı. Gururla, öğretmenim de hiç beğenmiyor, dedi. Bunda gülecek ne var? Sen bu yazıyla, diyor, gülmekten sözüne devam edemedi. Çok bastırma kalemi, eğik yazacaksan sağa doğru yatır harfleri. Seninkiler bakkal Rıza’nın iskemleye yaslanması gibi geriye yatmış. Bakkal Rıza’nın oğlu geçen gün alıştırma defterini kaybetti. Hangi gün? Salim çantasının büzgülü kumaş gözünün lastiğini çekti. Bir taraf kırmızı, öbür tarafı mavi bir kalem çıkardı.” Böyle kalemler var değil mi hala? “Kırmızı bir gerçek yazdı.” Kırmızı bir gerçek yazdı. . bu da ne çağrıştırıyor sizde.
Ümit : Kırmızı bir gerçek.
Sadık Yalsızuçanlar: Kızıl bir gerçek, kırmızı bir gerçek, değil mi? Şimdi hakikatin rengi hakikaten kırmızı bir de. Biliyor muydu, bilmiyorum. Marifetin rengi kırmızıdır. Bediüzzaman risalelere kırmızı cilt yaptırmış ya, ondan. Bilmiyorlar ama yapanlar. Kızıl, kan bir de yani. Bir sürü çağrışımlar var. Zihnimiz için böyle kuruyor bir de. Aslında yapıp söküm de yapıyor, değil mi? “Kırmızı bir gerçek yazdı. Gerçeğin önüne içi boş iki nokta üst üste koydu.” İçi boş nokta yapıyorduk ya. Ama içi boş bir vurgu da var burada. “İçi boş iki nokta üst üste koydu. ‘Gerçek. İki nokta üst üste koydun mu?’ ‘Koydum Hikmet Amca. Büyük harfle başlanıyor, değil mi?’ ‘Hepsini büyük harfle yazsaydın. Gerçeğin de sonuna çiçek yapma sakın.’” Gerçeği sulandırma, diyor. “ ‘Bu sayfada yok zaten. İyi, yaz bakalım. Gerçek başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.” Türkiye’de böyledir. Dünyada da böyledir. “Birimi var mı Hikmet Amca? Birimi insandır. Salim kalemin mavi tarafını ağzına soktu, ucunu ıslattı. İnsanın altını çizdi.” Şimdi insanın altını çiziyor, bakın. Demek ki aslında biz bir şeyin, yazarın veya metnin, tırnak içinde metnin, adil olup olmadığını buradan da anlayabiliriz. Yani insanın altını çizmesi. “Öğretmen ülkemizde ne varsa yazın, dedi. Neler yetişiyor? Ne satıyoruz? Ne alıyoruz? Hepsini yazın, dedi. Hikmet parmak.” Bizim milliyetçi, sağcı, İslamcı, solcu, sosyalist yöneticiler, elitler, onlar, bunlar, ciddi ciddi adamlar, bu yargıçlar, dava açanlar, açılanlar, bunlar böyle bir dilin içinden konuşuyorlar, böyle bir algının içinden, yani klişelerle. Kural bozmayan istisnalar var bu insanların içinde şüphesiz. Ki onları şey yapıyor bakın, resmediyor. Yavaş yavaş yerli yerine koymaya başlıyor. Yani zihnimizde bunu yapmaya başlıyoruz yavaş yavaş, okudukça. Toparlıyoruz. “Ne alıyoruz? Ne satıyoruz? Hepsini yazın, dedi.” Bizi yıllarca uyuttu iktidarlar. Şöyleyiz, böyleyiz. Değil mi? Bir söylediğini on sene sonra başka söylediler. Örneğin Demirel, sadece baraj yaparak bizi uyuttu. Sadece baraj yaptı adam. Demirel nedir? Şimdi burada anlayacağız onu mesela. Yani Demirel’den bahsetmiyor ama o da var. “Çok şey yetişiyor. İstersen ben yazdırayım. Bilmem. Öğretmen kendiniz yazın, dedi. Küçük çocuklar bu kadar şeyi birden akıllarında tutamazlar. Ben sana önce bir, iki, üç diye yazdırırım, sonra bir iki üçü sileriz.” Çok iyi. “ Yazı ödevi böyle yazılırsa daha güzel olur, geçişler fark edilmez.” Gazete yazarları da böyle yazıyor. “Bütün büyük yazarlar.” Bir adalet ilkesi daha gerçekleşti şimdi. “Bütün büyük yazarlar satırların arasındaki bu bir, iki, üçleri güzelce eriten adamlardır. Sen de büyüyünce böyle yazarsın, olur mu? Salim çantasından bir dergi çıkararak karıştırmaya başladı. Nedir o dergi? Hayvanlar dünyası. Demek onlar başka bir dünyada yaşıyorlar. Salim gülmeye başladı. Çok komiksin sen. Neyse biz onları bırakalım da kendi dünyamıza gelelim. Ödevimizi yapalım. Bırak o dergiyi. Hem adı yanlış. Hayvanlar krallığı demeliydi. Biz daha ileriyiz hayvanlardan. Biz cumhuriyetiz. İngiltere cumhuriyet değil.” Bakın nasıl, değil mi? her şeyi yerli yerine koyuyor mu? “İngiltere cumhuriyet değil ama, onlar krallık. Hayır. Tam değil. Peki, ne onlar? Meşrutiyet. Üç çeşit idare var, biliyorsun. Mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet. Biz en ilerdeyiz, cumhuriyet. İngilizler daha ikinci bölümde, başlarında kral var. Aslan da var mı Hikmet Amca? Hayır. Aslan ancak resimlerde . kalmış. Neyse biz konumuza dönelim.” Bak, resimlerde kalmış. “Ülkemizi yazalım. Alıştırma defterine mi yazacaksın? Salim başını salladı. Evet.Sonra temize çekerim. Yaz. Ülkemiz. Ülkemiz bazı yanlarından denizlerle.” Şimdi burada yapıp söküm yaparak da, tam olarak da adaleti gerçekleştiriyor. “Bazı yanlarından denizlerle, bazı yanlarından başka ülkelerle çevrili, genellikle dört köşe, özellikle çok köşe bir kara parçasıdır. Denizlerin olmadığı yerlerde ülkemiz noktalı çizgilerle sınırlanmıştır. Hani haritalardaki gibi değil mi? Sözümü kesme, evet, haritalardaki gibi. Ülkemiz bir haritaya benzer.” Çok iyi. “Kesikli, yani noktalı çizgiler neye benzer Hikmet Amca? Sözümü kesme, dedim. Noktalı çizgiler bir şeye benzemez. Noktalı çizgiler, sınır olarak sınırlarımızda bulunur.” Sınır olarak. Gümrükler. “Bütün sınırlar boyunca uzun binalar çizgileri, noktalar da bunların arasına yerleştirilmiş bulunan gözetleme kulelerini gösterir. Bunlar üstten bakılınca haritalara benzer. Uzun binaların ve kulelerin damları kırmızı olduğu için sınırlar haritalarda kırmızı çizgilerle gösterilir. Biz bu sınırların içinde kalırız.” Biz bu sınırların içinde kalırız. “Bundan başka ülkemizin dört bir yanı köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir. Çeşitli iklimlerin kaynaştığı ülkemizin Akdeniz bölgesinde maki denilen kısa boylu, tıknaz yapılı” sıkıldı hocamız, yoruldu yani, sıkıldı. “tıknaz yapılı . yetişir. Sulak bölgelerde ormanlar yetişir, pirinç yetişir. Ayrıca bir de güneşi olan bölgelerde meyve yetişir. Ülkemizde eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir. Medeniyet algısını eleştiriyor şimdi. “Ülkemiz birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır, medeniyeti uyutmuşuzdur. En son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir.” Bunu güncellemek lazım artık. “Bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için ülkemizin birçok yerinde buğday yetişir. Fakat ülkemizde en çok yetişen köylüdür. Köylü bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur.” Bunun içinde Yaşar Kemal de var. Nobel almak üzereydi. Şu an bütün dünya dillerine çevrilmiş çok büyük bir romancımız da var. Bunun içinde o da var. Cemil Meriç’in, Mağaradakiler’de bir yazısı var Demirciler Çarşısı Cinayeti’ne ilişkin. Onu okumanızı tavsiye ederim. “Köylü bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir; çabuk büyür, erken meyve verir. Kendi kendine yetişir. Kendi kendine meyve verir.” Türkiye’nin bütün aydınları kendi kendilerine yetişiyorlar. “Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. Satır başı. Ülkemizde dağ vardır, ova vardır, akarsu vardır, tepe vardır, girintili çıkıntılı kıyılar vardır. Çakıl parçalarına ve kuşlara benzeyen göller vardır.” Bir cümle içinde sıkılıyor, başka bir dil atmosferine geçiyor, başka gramere geçiyor. “Parçalarına ve kuşlara benzeyen göller vardır. Ağzını açmış sivri burunlu ve kuyruklu bir kurbağaya benzeyen bir iç denizimiz vardır. Yeşil düzlükler ve kahverengi yükseltiler vardır. Bu görünüşüyle ülkemiz ilk bakışta başka ülkelere benzer. Bu, bu bakış kuşbakışıdır. İlkbaharda ülkemiz yeşillenir, sonbaharda eski bir harita gibi sararır solar. Satır başı. Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir, onları güneş olan yerlerde kurutarak kuruyemiş yetiştiririz. İngiltere’ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler.” Siz adil buluyor musunuz? Oğuz Atay’ı adil buluyor musunuz? Bulmayan var mı? “Gerçek tohumları gönderirler.” Değil mi işte, Derrida’nın söylediği de bu? “Biz o gerçeklerden kendimize göre gerçekler yetiştirmeye çalışırız.” Bu işte her şeyi yerli yerine koymak. “Bize o gerçeklerden tohum gönderirler, onlardan kendimize göre gerçekler yetiştiririz. Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra köylü de göndermeye başlamışızdır. Bu köylüleri önce şehirlerde biraz yetiştiririz, tam olgunlaşmadan, yolda bozulmasınlar diye başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz, şoför plağı gönderirler. Aranjman gönderirler. Az gelişmiş ülke gönderirler. Yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz; çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz, teşekkür gönderirler.” Bunları bitişik yazıyor. Binzorluklayetiştirdiğimizdeğerler göndeririz, dışülkelerdeçalışanyabancılaristatistiği gönderirler. Gerçek insanlarımızı göndeririz, bize oradan mektup gönderirler. Ülkemiz büyük adamlar da yetiştirmiştir. Noktalı çizgili sınırlardan beyaz köpüklerle başlayarak tıpkı haritalardaki gibi rengi gittikçe koyulaşan denizlere kadar derin deniz yaratıklarına benzeyen göllerden, üzerlerinde yükseklikleri yazılı beyaz dağ doruklarına kadar ülkemiz bir zamanlar canlı ve yaşamış irili ufaklı büyük adamlarla doludur. Hemen hepsi bugün birer heykel olan bu büyük adamlar ülkemizi bir baştan bir başa kaplar. Ne yazık ki haritaların ölçekleri elverişli olmadığı için bu heykelleri gerçek yerlerinde göstermek mümkün olmamıştır. Tarım ürünlerimizi gösteren bazı haritalar da belki de dört şehir büyüklüğündeki portakallarla, ayakları ve sakalları il sınırlarını taşan tiftik keçilerinin yanında bu heykelleri de göstermek iyi olurdu. Büyük adamlarımız ülkemizin önemli ürünlerinden biridir. Fabrikalar gibi bu büyüklerin heykelleri de ülkemizin üstünde yeterli sayıya ulaşamamıştır. Ben Salim İyicel. Devrim ilkokulu. 3 A. Öğlenci öğrencisi. Sayın öğretmenime ve arkadaşlarıma bu ödevimin sınırları içinde heykelleri tanıtmaya çalışacağım.” Burada tabi, at üstünde denizi işaret eden heykeller, büstler, toprak heykeller…bütün bunlar bizim modernleşme hikayemizin krizine işaret eden imgeler. Evet. Var mı vaktimiz?
-Ümit: Toparlayalım. Arkadaşların da belki katkıları olur. Öylece bitirmiş olalım. Birkaç dakikamız var.
-Sadık Yalsızuçanlar: Tutunamayanlar’dan da bazı alıntılar yapmayı düşünüyordum. Özellikle adaletle ilgili birkaç yer var. Onlardan bir iki cümle aktarabilirim. Yargıçlarla ilgili. Onu hatırlarsanız belki. Başta hani, Anaximender’in şeyler nereden nasıl geldilerse dönüşleri oraya o şekilde olacaktır, vecizesinden söz etmiştik. “Yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz” sözü, onun içinden bakılarak doğru okunabilecek bir söz. Yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz. Derrida’nın bahsettiği adalet ve iktidarın yapısöküme uğratılamayacağı belirlemesiyle de ilgili bu. Yani iktidar ve adalet, otoriterdir. Yani ya adil olursun ya olmazsınız. Dolayısıyla hakikat, neyse o artık, otoriterdir. Bu dayanmamak, yani yapısökülemeyen bir şey olması, bundan gelen bir şey aslında. Çünkü her gün, her sabah girişilen bir şey bu. Olmaması gerektiğine ilişkin bir şey çıkarmayalım buradan bence. Yani öyle her şey sandığımız gibi kolay değil. Her şey sandığımız gibi açık da değil, sarih de değil, kolay da değil. Özellikle kolay değil. “Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir. Ama görülürken değil. Hepinizi mahkemeye vereceğim. Selim Işık. Süründüreceğim hepinizi. Kendimi de süründüreceğim. Daha beter olacağım.” Burada da sıkılmış hoca. “Kanunlar çıkarırsınız. Benim açıklamalarımda olduğu gibi herkesi, her şeyi yaparsınız. Kimseye danışmadan ve anayasaya uygunluğuna bakmadan. Zorlamadan uyulacak kanunlar yaparsınız. Dairedeki memuru mühendis yaparsınız. İçinizde hiçbir acılık birikmez. Ne bırakılmış olmanın, ne anlaşılamamanın, ne yaşamamanın, ne de baştan yaşayamamanın acısı düzeninizi bozmaz. Düşünmeden kapılırsınız olaylara. Sonu ne olacak diye korkmazsınız. Sonu yoktur ki. Sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı. Birer birer kapandığı bu dünyada. Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birden bire buraya kadar dediler. Oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara. Pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturtulacaktır.” Aslında olayı burada çözüyor. “Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturtulacaktır. Ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır. O zaman akıllı ya da akılsız bütün ezilenler, yani bizim caddedeki insanların çoğu” yani bütün mazlumlar “yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal Rüstem ile ben, ve benimle birlikte bar kızı Leyla kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatı boyunca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci Hızır, ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleri ile arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi havagazı ile intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boya ile yeni boyanmış yeşil titrek bir yapraktan ibaret kalan Ercan. Ve Ercan ile birlikte annesi Rus babası İtalyan olan ve sınıfta, bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima” İncil olayına girdi. Gidiyor, gidiyor, gidiyor “yağmurlu bir ilk bahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan Ertan, ve onunla birlikte basit bir kamyon şoförü muavini iken lastik karaborsasından zengin olarak genç yaşında kumar denilen illete tutunan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terk edilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz olan Orhan Bey’le birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve el kapısında dünya gözlerini açıp ve kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz Saffetler’in üçüncü hizmetçisi Kezban, yargıç kürsüsünde duracağız.” Olayı çözdük. Burada İncil olayına girmiş hocam.
-Ümit: . Tehlikeli Oyunlar’da da var. Bu keyifli sunum için teşekkür ediyoruz Sadık Bey’e. Şöyle bir şey ilave edip sözü size bırakacağım. Bugün milli maç var. Orda da bir adalet tecelli edebilir belki bugün. Bu kadar adalet lafından sonra. Aslında Sadık Bey’in yaptığı biraz yadırgatıcı olabilir ama, bir edebiyat metnini bizzat burada aslında okunarak, özellikle gerçekten bir edebi metin ise. Aslında tam da eleştirinin susması gereken bir yeri vs. bize bir parça hatırlattığı için ben teşekkür ederim. Bir parça yadırgadığımı en başta, onu itiraf edeyim ama, daha sonra bizzat edebi metnin kendisi, ama gerçekten bir edebi metin ise, tam tamına okunduğu zaman, yani eleştirinin kendisinin susması gerektiği yeri de bize söylüyor. Ve belki şu cümleyi de ben ekleyeyim bu kadar şeyin üzerine, Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar’da, hani bu, o kadar adalet cümlesi ettikten sonra bunu söylemek gerekiyor belki de, bağıra bağıra ‘genel af ne zaman çıkacak?’ . diye soruyor. Evet. Sizlerin katkıları varsa onlarla biraz daha açabiliriz.
- … sözlük maddesi okuduğunuz kısım biraz bize eziyet oldu.
-Sadık Yalsızuçanlar: Öyle mi? eyvah, eyvah! Keşke uyarsaydınız.
- Keşke metinlerden girseydiniz. O kısmını çok sevdim. Ama o sözlük maddeleri kısmında sıkılıp çıksaydım Sadık Yalsızuçanlar’ın çok daha farklı bir adam olduğunu düşünürdüm.
-Ümit: Samimi itiraflar bölümüne geldik konuşmamızın.
-Sadık Yalsızuçanlar: Yani zulmettim bir anlamda.
-Ümit: Belki ben şöyle bir soruyla o şeyi açabilirim. Biraz da arkadaşlara kolaylık olsun diye. Bütün bunlar evet, yani sonuçta özellikle Oğuz Atay gibi bir figür söz konusu olduğunda bir şeylerin çok net bir şekilde yerine koyulduğunu, tırnak içinde, bunu görüyoruz ama, gene de benim söylemek istediğim şey şu, belki konuşmanın başında da biraz . buna. Bunun için neden edebiyat yapmayı gerektiriyor tam tamına insanlar, yani edebi olanla adaletin tecil etmesi arasında ne tür bir ilişki var? Bunu ben merak ediyorum? Özellikle Oğuz Atay için. Ama daha genel olarak diğer şeyleri için, ama şu payı koyarak da, hani biz şunu biliyoruz öte yandan, bir şiir içinde, bir roman içinde, bir hikaye içinde, hani bir tür didaktik bir taraf vardır ve bu bizi bir parça da yorar, yani hani biz burada, bu ülkede bunun kötü örneklerini çok fazlasıyla gördük. Yani gözümüzün içerisine bir şey sokarak bir şeyleri anlatmak derdine düşenler var. Ve bundan haz etmediğimizi de biliyoruz. Dolayısıyla burada da bir sıkıntı var. Ama öte yandan doğru şeyler de söylüyor olabilirler. Ama gene de ordan edebi olanın farklı türden bir kodlandığı yer var. Ben orayı merak ediyorum. Az önce sorduğum soruyu açmak babında bunu söyledim. Bir ikincisi, her ne kadar şey de olsa yine de belki şu payı da koymak lazım, adaletle o yapı söküm bağlamında değindiniz ona, iktidar şey yapılamaz, . temsil edilme biçimlerinin ben gene de farklılaşacağını düşünüyorum. Yani sonuçta insanların hem ideolojik hem de bir ton farklı yerlerden gelen şeyleriyle, nasıl söylenir, taşıdıkları hikayelerle farklı türden adalet anlayışları da olabilir.
-Sadık Yalsızuçanlar: Tabi.
-Ümit: İşte Robin Hood’lukta işte bunun şeyidir. İşte hâlbuki susmakta bazen bunun şeyidir. Dolayısıyla bu özellikle, hani farklı türden adalet tecelli yolları var. O yolların farklılaşmasını önemsemek gerekiyor belki de, yani kimi çalarak bunu şey yapıyor, işte Robin Hood’a atıf yapıyorum, tırnak içinde alıyorum bunu, kimi ise çalmayarak yapıyor. Ama bu şeyler arasında bir farkın kendisini de önemsemek lazım belki de, yolların kendisini de. Eğer böyleyse de hani Oğuz Atay’ın durduğu yer, e, belki biraz onu sorunsallaştırmak için de söylüyorum, gibi de hani eleştirilecek vs. bir tarafı da yok mu bu edebi temsil biçimi anlamında?
-Sadık Yalsızuçanlar: Var, tabi. Biz Antalya’da bir sempozyuma gitmiştik bir zaman. Böyle bir yirmi otuz tane yazar, çizer vardı. Sabah , kahvaltıda çok değerli hekim ve yazar, Mustafa Şerif Onaran geldi. Biz üçbeş kişi hararetli hararetli konuşuyoruz, bu adalet konusu, adalet konuşuluyor. O dinledi, dinledi “Bir de Adalet Ağaoğlu var” dedi. Şimdi mesela Latife Tekin var, değil mi? Latife Hanım. Sevgili Arsız Ölüm, bilhassa. Ben diğerlerini de seviyorum. Gece Dersleri sonra…zevkle, heyecanla, ilgiyle, merakla okudum. Unutma Bahçesi vs. Ben hep oraya gitmek istiyorum. Anaximender’in sözüne. Her şeyin yerli yerine oturması, her şeyin yerli yerine gelmesi hani kalu bela nedir? İşte Allah ruhları topladı, “ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sordu. Bu, bir yerde, bir mekanda, bir zamanda olmadı. Bu her an oluyor. O meclis sürekli ve her an oluyor. Her an evet veya hayır diyoruz. Yani ibn Arabi’nin ibn Rüşd’e bir evet, bir hayır demesi gibi. Halbuki Sezai Karakoç diyor ya, Mevlana, Şems’e hep evet, dedi. İbn Rüşd’ün ibn Arabi’ye dediği gibi bir evet, bir hayır demedi Mevlana, hep evet dedi, her konuşmasında Şems’e. Aslında bu ahidle ilgili bir şeydir. Yani çok fazla soyutlayarak söylüyorum ama, bu Ümit Bey’in bahsettiği gibi farklı sorunlarda, farklı yazarlarda, farklı anlatımlara yol açıyor yani. Şimdi adalet Ağaoğlu’na göre adalet, efendim, 12 Mart’da olup bitenler, Rasim Özdenören’e göre hiç de adil olmayan bir şey ona göre adil olarak anlatılabiliyor. Bu insanın durduğu yerle, nereden baktığı vs. ile ilgili bir şey, adalet bu kadar izafi mi veya adil olmak, bir konuda hüküm verirken adil olmak, bakarken doğru görmek bu kadar değişebilir mi? Çok fazla değişmemesi gerekiyor aslında. Ama mesela biz nasıl iletişim kurabiliyoruz yani, işte Derrida’nın konukseverlik dediği bu aslında. Oğuz Atay’da çok fazla o dilin içerisine giriyoruz ve iletişimin imkansızlığı meselesi aşılabiliyor. Orada anlaşma ve haberleşme, konuşma imkanları çok zenginleşiyor. Çok şey yapıyor. Ben bu anlamda mesela Oğuz Atay’ın diğer yazarlara göre, Adalet Ağaoğlu’na göre, Latife Tekin’e göre, Orhan Pamuk’a göre, daha adil, daha dinamik olduğunu, daha esenlikli, daha doğru düşündüğünü görüyorum. Çünkü o haberleşme alanı ne kadar geniş ise, farklı inançtan, farklı düşüncelerden, farklı farklı yerlerden bakan bir dolu insan buraya girebiliyorsa, orda bir ortak haberleşme alanı varsa orda daha adaletli bir zemin var, daha zengin bir zemin var. Ama birçok yazarda bakıyoruz, daha tek yanlı, daha şematik, daha yüzeysel, ne bileyim, daha ideolojik bir dil var. 60’lı yılların ikinci yarısından sonra abartılı bir siyasileşme ve politikleşme var, bizim edebiyatımızda da var bu. Çok daha politik bir dil ortaya çıkmaya başladı. Ben edebiyatın bu anlamda insanlar arasındaki konuşmayı, haberleşmeyi zenginleştirmesi çok fazla seçenekli, alternatifli hale getirmesi, daha çağrışımlı, daha zengin hale getirmesi gibi bir işlev yüklenebileceğini düşünüyorum. Mesela Türk modernleşmesine bir yerden bakılıyor. Türk modernleşmesine bir yerden bakılmaması gerekiyor. İşte kuşbakışı diyor ya. Yahut ülkemiz haritaya benziyor. Ülkemiz haritaya benzer. Ülkemizi harita gibi algılıyoruz, algılamışız, değil mi? Şimdi bu, bir yandan, bir taraftan, bir yerden bakmanın yoksulluğunu anlatıyor bize. Yani gerçeği kavrama bakımından çok elverişsiz bir yerde durduğumuzu anlatıyor. Oğuz Atay bu ülkede yaşıyor. Kendi hayatının içinden, kendi acılarının içinden ülkesine, toplumuna bakıyor. Yani acı çekerek, yaşayarak üretiyor düşünceyi. Eşrefoğlu’nun dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen’ bir yazar. Ordaki dert sadece sıkıntı, eziyet falan değil. Kendi meselemi anlatıyorum. Kendi hikayemi anlatıyorum. Cumhuriyetin ilk dönem yazarlarına baktığımız zaman ne görüyoruz? Kemalizmin propagandasının yapıldığı bir edebiyat. Şerif Mardin’in iyi niyetli öğretmenler dediği o kuşak, pozitivist, aydınlanmacı, idealist, Gönül Yarası’ndaki Nazım işte…Yakup Kadri mesela bir tarafı biraz ayrışıyor, işte biraz farklı şeyler söylemeye başlıyor, farklı şeyler düşünmeye başlıyor. Yaban mesela ilginçtir bu anlamda. Panaroma ve Ankara romanları çok enteresandır. İlk defa muhalif ve aykırı yerlerden bakan insanların eleştirileri de kendisine yer bulur o romanlarda. Panaroma’da vardır. Ankara’da da vardır. Edebiyatın böyle tek yanlı ve bir şey için, araç olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum. O anlamda Oğuz Atay’ın çok farklı bir örnek olduğu açık.
-Ümit: Başka katkı ya da sorusu olan?
-Şimdi. Kemal Tahir’in romanlarında da özellikle adalet mülkün temelidir, kavramı çok önemli. Bu biraz da ilk söylediğiniz adalet kavramıyla ilgili bir şey herhalde.
-Ümit: Evet. 30’larda Yol Ayrımı’nda Kemal Tahir, bu adaleti hani, daha az edebi tonajlı yapıyor olabilir ama, gine de edebiyatın içindedir. Yani şimdi Oğuz Atay’ın edebiyatın, yani yazmanın, edebiyatın, sözün alanını genişlettiği için bize görece, daha dar geliyor. Yani hani Kemal Tahir bile, hatta Tanpınar bile, çünkü çok genişletiyor o edebiyat evreninin alanını o kadar genişlettiği için biz de şey kalıyor ama ona rağmen Yol Ayrımı’ndaki ya da Kurt Kanunu’ndaki falan birkaç edebi izlek inanılmaz gine de kalitelidir. Orda hala.
Sadık Yalsızuçanlar: Devlet Ana bilhassa.
Ümit: Kurt Kanunu’nda Yahya Kemal’in şiiri dolanır ortalıkta. İşte aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın, der. Suikasta gidiyordur adam. Yavaş yavaş çek kürekleri, der. Uyandırmayalım…Mevzu budur biraz.
Türk toplumunda devlet çok önemli bir yer teşkil eder. . adalet mülkün temelidir ama bu adaleti de sağlayan devlettir…
Sadık Yalsızuçanlar: . seçkinler, devleti yönetenler tabi.
-Basitlenirse o 60’lardaki, 70’lerdeki ideolojik romanlarda da özellikle devletin, sosyalist olanlarda bakıyoruz bu adalet kavramını gerçekleştirmeye daha çok devrimle, toplumsal hareket . İnce Mehmet romanından bahsettiniz. Kemal Tahir’in orda çok ayrı bir şeyi vardır sanki. Çünkü o kendisiyle yapılan söyleşilerden birisinde İsmet Paşa’ya o dönemde çok eleştiri olmasına rağmen toz kondurtmuyor mesela. . yani devleti (?kaim) kılan her kişinin yeri çok önemli bir yerdir, diye öyle bir önemli şeyi var. O dönemle alakalı arkadaşımızın sorduğu yani nasıl bir adalet modeli falan dendiğinde herhalde sosyalist düşüncenin ayrıca eklemlenmesiyle, yeni bir adalet modeli devrimle gelmiş … bir ayrı adalet kavramıyla. Bunun dışında herhalde genel olarak Türk romanlarında adalet, devletin eliyle sağlanır gibi temel bir şey var.
-Sadık Yalsızuçanlar: Tabi.
-Bugünkü Radikal’de bir haber var. Dün bu karar çıkmış. Buraya gelirken okudum daha. Davaya dönüştürülemeyen soruşturma başlığıyla veriyor Sadık Bey. Okuyayım sadece. Olay şu. Hayata dönüş operasyonunun ardından Bayrampaşa cezaevinden başka cezaevlerine nakledilen tutuklu ve hükümlülere işkence yapmakla suçlanan jandarmanın yargılandığı dava yedi yıl sonra zaman aşımından düştü. Bayrampaşa cezaevinde on iki mahkumun öldüğü operasyona katılan, gaz bombaları ve kurşunları atanlarla ilgili soruşturma sürüyor. Dava açamayan savcılık valiliğin soruşturmaya gerek yok engeline takılıyor. İlk geliştiğinde, ben bunu çok iyi hatırlıyorum, operasyon hayata dönüş operasyonu olarak verildi. Bir sürü . cezaevinde öldürüldü. Ve dün bu dava, bir şekilde düştü. Futbolla çalkanan Türkiye’miz bu haberi görmedi bile bence. Şunu söylemek istiyorum. Ama mesela İslamcılar, tırnak içinde, 28 Şubat’ı neden, biraz önce okuduğunuz metin gibi bir metinle karşılayamadı. Niçin biz, biraz önce şey dediniz, adalet verilenle yetinmemektir, dediniz. Neden biz hep verilenle yetinerek yerimizde oturuyoruz?
-Sadık Yalsızuçanlar: O zaman Şevket Kazan’dı galiba adalet bakanı. Çıktı, “kimse kendini devletten güçlü görmesin” dedi. Yani o çocukları tehdit etti. Oradaki solcu, ölüm orucu filan yapan çocukları “kimse kendisini devletten üstün görmesin”, adalet duygusundan, ilkesinden uzak olmanın getirdiği bir şey. Bu vicdan ve ahlak sorunu, işte adalet böylesi bir şeydir. Şimdi bırakın onu, mesela Aziz Nesin Diyarbakır’a gitmiş. Oturmuşlar işte bir imza günü, söyleşi olmuş. Akşam yiyorlar, içiyorlar vs. Diyarbakır cezaevinde olanları anlatmışlar. Dinlemiş, dinlemiş ve tepkisi şu olmuş “ya ben Kürtlerin düş gücünün güçlü olduğunu biliyordum da, zengin olduğunu biliyordum da bu kadar olduğunu bilmiyordum” demiş. Bu bu işleri daha yeni yeni konuşabiliyoruz. Hatırlarsınız, Neşe Düzel bir söyleşi yapmıştı Selim Dündar’la. Onun anlattıklarına baktığımızda Oğuz Atay’ın ironisi hafif kalıyor. Anlatabiliyor muyum? Hafif kalıyor yani. Sabaha kadar anlatabilirim bunları. Ben iki yüz sayfaya yakın bunları yazdım, o dönemde Diyarbakır Askeri Cezaevinde yaşananları… Cemil Meriç’in bahsettiği bir şey var, yani Yaşar Kemal’in bu üç ciltte, sekiz yüz sayfada anlatamadığı kan davasını bir Fransız yazar yüz on sayfada mükemmel anlatmış. Bir gün yazılır, bunlar da anlatılır edilir. Bunlar niye anlatılır? Bunlar, adalet duygusu güçlensin diye anlatılır.
-Ümit: Şöyle bitirmek lazım, bu kadar adalet cümlesinin üstüne. Sadi’nin Gülistan’ında bir hikaye anlatılır. Bir yangın çıkar şehirde, daha doğrusu, çarşıda ve bütün dükkanlar yanar. Fakat bir kişinin dükkanı yanmaz. O kişi gelir ve görür bunu, bir tek kendisinin dükkanın yanmadığını fark eder. Ondan sonra elhamdülillah, der ve alır, ateşe verir orayı. Tam tamına belki böyle tecelli eder adalet ya da ahlak. Belki bunu söyleyerek bitirmek gerekiyor. Çok teşekkür ediyoruz herkese.

25.06.2008′de Bilim ve Sanat Vakfı’nda yapılan konuşmanın metni.


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 956

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


YENİ ALBÜM