“Neyse, aynı şeyleri dönüp dönüp anlatmanın bir manası yok. Zaten bu da bir hikaye değil. Öylesine yazıldı” der ve kitabına başlar yazar. Sadık Yalsızuçanlar, Dem’de, hayatında köklü değişikliklere vesile olmuş Bediüzzaman’dan bahseder. Aynı zamanda kendi hikâyesinden…Yollardan, yolculardan… Bir haftada “sağanak” haline gelen ve yazılan kitap hakkında Sadık Yalsızuçanlar’a Bediüzzaman’ı, kendi hayatını, yolların çakışma noktasını ve harfleri sorduk.
Kitabınızın adından başlarsak…Neden “Dem”?
Dem, soluk, nefes, an, kıvam demek, demlenmek, olgunlaşmak, tamamlanmak, kusurlardan, yanlışlardan arınmak demek. Nefsin tutkularını terk etmek, benlikten kurtulmak demek…O ana “dem” diyor bilgeler. İnsan benliğinin zindanından kurtularak Yaratıcısıyla olması demek…Romana “Dem” dememin nedeni, Risale-i Nur eserlerini tanıyarak, okuyarak gözümü ışıl ışıl bir dünyaya açmış olmamla ilgili. Benim çocukluk ve ilk gençlik yıllarım, modernleşmeden olumsuz anlamda yeterince nasiplenmiş bir ortamda geçti. O acılardan kurtulmamda Risale-i Nur’ların büyük payı vardı. Bediüzzaman’ı ok seviyorum. Onun benim gibi nice insanlara armağan ettiklerini anlatmak istedim. Dem böyle doğdu. O güzelim anları ancak Dem kelimesinin ifade edebileceğini düşündüm.
Romanınızın başında, ilk ve son harfin elif olduğundan ve bir nevi elif olan güzel he’den bahsediyorsunuz. Güzel he’ye benzeyen insanlar nasıl olur? Her harfin ete kemiğe bürünmüş hali var mıdır?
İnsanların birer kelime olduğunu düşünüyorum. Kâitenatı bir kitaba benzetirsek, insan, bu sırlarla dolu kitabın bir kelimesi,bir harfi…İlk harf, daima elif’tir biliyorsunuz. Her şey O’nunla başlar. Allah’ın ilk harfiyle başlar. Esasen başlangıç veya kaynak noktadır. Hattat, harfleri nokta ile yazar. İşte elif, üst üste altı-yedi noktadır. Be, yan yana altı noktanın uçlarının yukarı kıvrılmasıdır. Diğer bütün harfler böyledir. Temel birim noktadır. “İlim nokta idi onu cahiller çoğalttı”, buyrulmuştur. Elif de noktanın çoğalmasından doğar. Diğer bütün harfler böyledir. İşin başı ve sonu noktadır ve ondan doğan eliftir. İbn Arabi, elif’in, harflerin öncüsü, başı olduğunu söyler. Harflerin de tıpkı insanlar gibi özel bir topluluk, bir ümmet, bir millet olduğunu belirtir. Tabi, elif, bütün kelimelerin kaynağı olan zat isminin ilk ve son harfidir. Dediğim gibi işin başı da eliftir sonu da. Bazı insanların güzel he’ye benzemesine gelince…Güzel he de biliyorsunuz hemzeli eliftir. O da bir’dir, birliktir. Zarafetin, güzelliğin, iyiliğin simgesidir. Telaffuza bile gelmez. Saf, ağırlıksız bir şeydir.
Yaratılışın en büyük sırrı nedir? Kitabınızda işaret ettiğiniz gibi her şeyin O’na çıkması mı? Bediüzzaman bunu nasıl açıklıyor?
Bediüzzaman yaratılışın sırrından, tılsım’dan söz ediyor. Kırk yıllık öğreniminden dört kelime öğrenebildiğini söylüyor. Niyet, nazar, mana-yı harfi ve mana-yı ismi. Her şeye O’nun namı ve hesabına bakılırsa ilimdir, hikmettir, diyor. O’ndan bağımsız olmak, O’na nispet edilmeksizin varoluşun anlamlanması, anlamlandırılabilmesi imkansızdır diyor. Bunu için de niyet kelimesini kullanıyor. Niyetin, şeylerin mahiyetini değiştirdiğinden söz ediyor. İksir gibi yani…Niyet, eşyanın mahiyetini değiştirir. Bir de nazar kavramını kullanıyor. Nazar, şeylerin içyüzüne bakabilmek, şeylerin iç yüzünün insana görünmesi, açılması anlamındadır. O ünlü ve müşkül üç sorudan söz açıyor: ‘Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun’ insanlıkla yaşıt bu üç soruyu yeniden soruyor ve cevaplamaya çalışmaya çalışıyor. İlim, öyle sanıyorum, kitaplardan öğrenilmiyor. O daha çok bilgi düzeyinde olup biten bir şey. Bilgelerin, sır, hikmet, irfan, tılsım vb. kelimelerle ifade ettikleri ‘bilgi’ kategorisi okunularak ‘düşünülerek’ kazanılmıyor. İnsanın ruhi olarak kendini hazırladığında Allah tarafından verilen, bağışlanan bir şey. Guenon, “İrfan okunarak elde edilmez” der. Bilgeler, arifi tarif ederken, Allah’ın kendi ilminden lütfettiği insan, tarifini kullanırlar. Yaratılışın sırrı meselesi benim gibi acizlerin kalem oynatacağı bir şey değildir. Bundan haya edeim. Bendeniz o kitapları okuyup anlayabilecek halde bile değilim.
Romanın kahramanı siz misiniz? Ya da benzerlikleriniz var mı?
Sonuçta insan kendini yazıyor. ‘Madam Bovary kimdir?’ diye sorulunca, yazarı, biliyorsunuz, ‘benim’ demiş. Kimi yazarsak yazalım, sonuçta kendimizi yazıyoruz. Yazar, ötekini yazarken de bir tür ruh göçü yaşayıp, anlattığının ruhuna geçici olarak konuk oluyor. Ama yine kendi açısından, durduğu yerden, kendi kelimeleriyle anlatıyor. O da yani bir tür kendi öyküsü, “Kendi derdim söylemem/ gayrı hikayet etmezem” demiş bir bilge. Ama Dem’deki Cemil, büyük oranda benim yaşamımdan, anılarımdan ve acılarımdan doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım Malatya ve Dörtyol’da geçmişti. Dem’de, Ankara üniversiteye kadarki süreci anlattım. Babam, Malatya’da sinema işletmeciliği yapıyordu. Onun sinemalarında yüzlerce yerli-yabancı film seyrettim. Babam, CHP’liydi, partinin delegesiydi. Dayım ve ağabeyim solcu idiler. Çocukluğumdan hatırladığım şeylerden birisi, anason kokusu. Tabi bazı acılar yaşandı. O süreçte, karşıma bir Nur talebesi çıktı. Risale-i Nur eserleriyle tanıştım. Dünyam değişmeye başladı. Gözümü merhametli bir dünyaya açtım. Aileme de sirayet etti ve onları da onarmaya başladı. Dem, esasen bunun hikayesi.
Roman kahramanı, “Bugün kırk yedinci yaşımda, aklımın erdiği günlere değin dönüp bakıyorum da, öğrendiğim bir şey yok” diyor. Yıllar boyu süren bir anlam arayışında neden öğrendiği bir şey olmadığını söylüyor?
Kim bir şey bildiğini iddia edebilir ki…Bizim ve algımız sınırlı. İtikat, akıl…Bütün bu kavramlar, sınırlamakla ilgilidir. Bir tanımlayarak, kayıtlayarak algılayabiliyoruz. Tümüyle izafi bir alandayız. Gözümüzün, algımızın, zihnimizin belirli açıları, perspektifleri var. Bir yerden bakıyor, bir şey görüyoruz. Kim bu gördüğümüzün gerçeğin ta kendisi olduğunu, her şeyi görebildiğimizi, bilebildiğimizi söyleyebilir ki! Esasen aklımızın da erdiği yok. Akıl erebilen bir şey değil. Erginlik, ermek akılla değil gönülle ilgili bir şey. Dem’i bu duygularla yazdım. Daha doğrusu yazarken böylesi bir ruh hali içindeydim. Çünkü 300 sayfalık metin bir haftada çıktı. Çok süratli, bir sağanak halinde geldi. Sürekli bir niyaz hali, bir dua hali içerisinde idim. Bediüzzaman gibi kâmiller bizim yitiğimize sahipler. Onlara Kur’an’ın hazinelerinden bağışlanan hikmetin bizler sadece kokusunu alabiliyoruz. Onları dinleyince yaralarımız iyileşiyor. Okudukça kendimizi daha iyi hissediyoruz. İyileşiyoruz. Bunu bir eşikte olma durumu olduğunu düşünüyorum.
Kitabınızın sonunda, gönülde ne varsa dilin de onu anlatacağını ve yazarken bazen böyle bir duruluk hissettiğinizi söylüyorsunuz. İnsan hissettiklerini bu kadar yalın anlatabilir mi?
Gönül deniz dil kıyıdır, derler. Gönülde ne varsa kıyıya o vururmuş. Kendi derdin söylemek böyle bir şey. Esasen bilgeler, kemal yolculuğunun hikayesini yazarlar. Onlardan kalan kitaplar ya ilimdir veya irfan. İrfan, seyr-i süluk denilen olgunlaşma, kemale erme seferinin yazıya dökülmüş halidir. O süreçteki açılımlar, doğuşlar, keşifler eserlerinde dile gelir. Biz de, kendi anılarımızı ve acılarımızı yazıyoruz. Bir bakıma kendi hikayemizi…Belki bizler yola girmedik, yolda değiliz, doğru yolda değiliz ama bizim de bir hikayemiz var ve onu anlatıyoruz. Yalın anlatmak samimiyetle ilgili bir şey…Vicdanımızla ilgili. Vicdanımızla aramızdaki engelleri ortadan kaldırmaya çalışıyor. Hikayemizi hatırlıyoruz. Ondan ne türden bir ders çıkarabileceğimizi araştırıyoruz. Böylesi anlarda insan sadeleşebiliyor. Bir iç dökme, bir dertleşme, bir kendini sigaya çekme, bir iç sorgusu. Bendeniz Dem’i yazarken böylesi bir sadeliği zaman zaman hissettim. O yüzden okurları çok etkiliyor. Dem’le ilgili gelen mektuplardan da bunu anlıyorum.
Hikayede yollar, kentler ve izler var. Hikayedeki kentlerin sizde bıraktıklarından biraz bahseder misiniz?
Malatya, daha çok dedem ve büyükannemdi. Ama babam da trajik bir kişilik olarak baskındı. Bir de bugün dönüşmüş olan eski hayattı. Melekbaba mahallesiydi. Evimize yakın akan dere, kenarındaki söğüt ağaçları ve yatır idi. Tabi Eski Malatya’ydı. Dedemin peşine takılıp gittiğimiz Ulu Cami idi. Babaannem müthiş bir kadındı. Yazma ile başını örterdi. Sadece gözleri görünürdü. Kısa boylu, hafifçe kamburdu. İnanılmaz sade bir yaşamları vardı. Dedem, şekerle tatlandırılmış suya kuru ekmek batırıp yerdi. Saç sobadan çektikleri meşe közünde soğanlı bulgur aşı pişirir, çay demlerlerdi. İki odalı, toprak bir evleri vardı. İkisi de dervişti. Akşamları zikr ederlerdi. Babaannem çok çezbeliydi. İlk televizyon yayınları başlamıştı. Halamlar almışlardı. Babaannem televizyon açıkken hiç odalarına girmedi. Tabi babam onlardan farklı idi. CHP’liydi, sinema işletiyordu. Çapkın da bir adamdı. Sinema da altı yedi yaşlarımdayken çekirdek, gazoz satmaya başladım. Sonra yer gösterdim. Evimizin arkasındaki boş alanı yazlık sinema haline getirdi babam. Orada üç dört yaz film gösterimi yapıldı. Çarşıda birkaç yer vardı keza. Çocukluğum böyle bir ortamda geçti. İlk gençlik yıllarımda ailemizde bazı çözülmeler yaşanmaya başladı. Lise ikinci sınıfta iken Nigar adında bir kıza aşık oldum. Sınıf arkadaşıma. Tam o süreçte bir nur talebesi ile tanıştım. Nur’ları okumaya başladım. Dem’de bunları yazarken, ayrıntıları birer birer hatırladığımı gördüm. Geriye doğru, nüveye, belleğe doğru bir gezi yapmış oldum. İlk katıldığım Nur dersini hatırladım. Nigar’la aramızdaki gerilimleri, gel-gitleri hatırladım. Tabi Risale_i Nur’un beni nasıl etkilediğini, neler olduğunu, ailemde nelerin geliştiğini anlattım.
Hayatınızın Bediüzzaman’la kesiştiği an ve sonrasında neler değişti? Ve neler aynı kaldı sizin için?
Tabi bir kitap okudum hayatım değişti sözüne ihtiyatla bakıyorum ama gerçekten de bir külliyatla tanıştım hayatım değişti. Bunu yaşadım. İnsan tümüyle değişmez. Hele çocukluğundan getirdikleri ölene değin onu izler. Ama Risale-i Nur, irşad edici bir eser. İnsana yıldırım gibi çarpıyor. Onu tanıdıktan sonra yaşamınız köktenci biçimde değişebiliyor. Bunu yaşamak lazım…
Konuşan Merve Çetinel
Turuncu, Ekim. 2009
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 2513
|