JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Söyleşiler arrow Anka üzerine Sadık Yalsızuçanlar'la söyleşi
Anka üzerine Sadık Yalsızuçanlar'la söyleşi
Yazan Merve Çetinel   
23.09.2008 18:39
 17.yy'da yaşamış Niyazi-i Mısri ile günümüze ait bir karakter olan Mehmet arasında, nasıl bir bağlantı var acaba?

Sadece Mehmet’in değil hepimizin ilgisi, ilişkisi var. Niyazi Mısri, bilgelik göğünün parlak bir yıldızı. Yaşamı çok etkileyici, hikmetlerle dolu. İlkeden ödün vermiyor. Adalet duygusu çok kuvvetli. Müthiş bir şair.

Anka’da, Mısri hazretlerini doktora tezi yapmak isteyen ancak bundan vazgeçen, üzücü olaylar yaşayan, canı sürekli yanan, büyük bilgenin iklimine zaman zaman girerek soluklanan bir insanın hikayesinin içinden anlatılıyor olaylar. Mehmet halveti yolunun yolcularından değil ama Mısri ile çok derin bir ilişkisi var.

Niyazi Mısrî hakkında böyle bir kitap kaleme almanızın sebebi nedir? Daha önce hayatlarını romanlaştırdığınız Ömer Hayyam ve İbn Arabî’den sonra Niyazi Mısrî’nin gelmiş olmasında bir bağlantı görebilir miyiz?

Niyazi Mısri’yi, üniversiteye geldiğim yıllardan beri okurdum. Bana çok heyecan veren, çok etkileyen bir bilge şair. Fakat Anka’yı yazma düşüncesini içime Mustafa Tatçı hocam düşürdü. Elmalı’nın Canları konulu bir sempozyuma gitmiştik. Dönerken, ‘Mısri’yi yazsana’ dedi. Daha önce de birkaç kez düşünmüş ama korkmuş, çekinmiştim. Gezgin’de Mağripli büyük bilge İbn Arabi’yi, Şey’de Hayyam’ı konu edinmiştim. Aynı yolun yolcuları, aynı iklimin pınarları bunlar. Mısri’de Celal daha baskın. Şiirlerini birlik düzeyinden söylemiş hep. Yaşamı da gerçekten çok etkileyicidir. Her anı olağanüstüdür. Yıllarca Rodos ve Limni’de sürgünde kalmış. Mübarek bedeni, halen Limni’de yatıyor. Çok zulme maruz kalmış. Kamil insan. Onun yaşamını yazma fikri Tatçı hocanın önerisiyle birlikte içime bir ateş gibi düştü.

Mısrî neden kendisini “Anka” olarak nitelemektedir?

Anka, esasen Kamil İnsan’ın öyküsüdür. Veya şöyle diyeyim : Kamil insanın öyküsünden birkaç tablodur. Ama, onu, bugünden bakarak, modern zamanlarda yaşayan bir insanın hikayesi içinden, onun gözüyle anlatmaya çalıştım. Mısri hazretleri, Kaf Dağındaki, hakikat dağındaki kamil insandır, varlığın kalbi olan insan.

Kitabınızda, kadın ve erkeğin yaratılışından bahsederken “kadının erkeğe vurgunluğunun sebebinin bir şeyin kendi yurduna düşkünlüğündendir” ifadesi geçmekte… Bu sözden yola çıkarak, kadın ve erkeğin yaratılış serüveninden bahseder misiniz?

Söz ettiğiniz şey, esasen İbn Arabi’nin Füsus’unda geçer. Füsus’un son bölümü, son Fassıdır. Dilerseniz ondan aktarayım. İbn Arabi, aşka, muhabbete, kadınla erkeğin nikahına, onun metafiziğine ilişkin konuşurken, o bilinen hadisi şerheder : Bana dünyanızdan iki şey sevdirildi, güzel koku ve kadın. Ve namaz gözümün nuru kılındı. Şeyh’in yorumu şöyle : “Cenab-ı Hak insana, Kendi ruhundan üflediğini beyan ederek, sonuçta Kendi nefsine iştiyak göstermiş oldu. O, insanı Kendi sureti üzere yarattı. Çünkü O, Kendi ruhundandır. İnsanın surette mayası, bedenini oluşturan ve ahlat denilen dört ögeden meydana geldi. Bedeninde nemden oluşan ısı nedeniyle nefsinden ateşlendi. Öyleyse insanın ruhu, kendi yaratılışında ateş oldu. Bunun için Allah, Musa’yla sadece ateş biçiminde belirerek konuştu.

Zaten O’nun o zaman muhtaç olduğu şey de ateşti. Eğer insanın kaynağı, -kimi meleklerin varlığı gibi- unsuri olmayan alemden gemiş olsaydı ruhu da nur olurdu. Allah, Rahmani soluğuyla ruhunu insana üflediğini ima ederek, onun kuşkusuz Rahmani nefesten olduğuna işaret buyurur. Çünkü üflenmiş olan bu solukla, onun aynı belirmiş ve kendisine üflenen maddenin buna yeteneği dolayısıyla bu soluğun tutuşturduğu şey, ateş olmuştur. Öyleyse, insanın insanlığını oluşturan hayvani ruhta allah’ın soluğu içkinleşti. Bundan sonra Cenab-ı Hak, insan için yine insan suretinde başka birini yarattı ve ona kadın dedi. kadın kendi suretiyle belirince, ona iştiyak duydu. Bu durum bir şeyin kendi benliğine iştiyak duymasıdır. Kadının erkeğe vurgunluğu da, bir şeyin kendi yurduna düşkünlüğüdür.

Bu açıkamamıza göre, erkeğe kadın sevdirildi. Allah da Kendi sureti üzere yarattığı kimseye sevgi gösterdi. Nurdan yarattığı meleklerin düzeyleri daha yüce ve doğal alemden doğmuş olmalarına karşın, onları insana secde ettirdi. İşte erkekle kadın ve Allah ile insan arasındaki ilişki buradan başladı. Oysa suret ilişkisi yönünden en büyük ve en kusursuz araçtır. Çünkü suret, tek olan varlığı ikileştirdi. Yani Allah’ın varlığını ikileştirmeye neden oldu. Kadın da yaratılışıyla erkeği ikileştirdi ve onu kendine eş kıldı. Bu duruma göre Hak, erkek ve kadın olmak üzere bir üçle oluştu. Bu arada erkek, kadının kendi aslına arzusu gibi bir arzuyla kendi aslı olan Rabbine iştiyak duydu. Cenab-ı Hak Kendi sureti üzere yarattığı ve sevdiği erkeğe kadını sevdirdi. O halde erkeğin sevgisi, hem kendi parçası olan kadına karşı hem dekendisini yaratan Hakk’a karşı oldu. İşte bu yüzden, Hz. Muhammed (as), ‘bana kadın sevdirildi’ buyurdu. Çünkü kendi sevgisi sadece Rabbinin suretiyle ilgili olduğundan kendi nefsinden söz ederek, ‘ben sevdim’ demedi. Böylece kendi kadına karşı olan sevgisini bile Allah’a bağladı. Çünkü Hz. Muhammed (as), kadın sevgisini Allah’ın kendi suretinde yarattığı varlığına sevgisi gibi ilahi ahlaka uymak için istemiştir. Erkek, kadını sevdiği için kavuşmak istedi. Yani, sevgiyi, kavuşmanın aracı olarak bildi. Unsurlardan oluşan bu yaratılış aleminde, nikahtan daha büyük bir kavuşma yoktur. Bundan ötürü, şehvet duygusu, bedenin tüm parçalarına yayılır ve bu nedenle, insana, seviştikten sonra yıkanması zorunlu olmuştur. Bedende şehvet oluşunca, insan nasıl genel bir sarsıntıyla kendinden geçiyorsa, yıkanarak arınma zorunluğu da o oranda genel olmuştur. Çünkü Allah, Gayyur adı bakımından, kulun, kendisinden başkasıyla mutlu olmasını istemez. O halde insan, zevk ve şehvetle kendinden geçtiği diğer insan bedeninde Hakk’ı görür ve ona dönmek için vücudunu gusülle temizler. Zira bundan başka bir şey olmaz. Erkek, sevdiği kadında hakk’ı görürse, onun bu görüşü, eylem yerinde olur. Ama, kadının kendisinden doğmuş olması bakımından Hakk’ı kendi benliğinde görürse, O’nu öznede görmüş olur. Erkek, kendisinden doğmuş olan kadının suretini hatırına getirmeksizin Hakk’ı kendi benliğinde görürse, bu görüş, eylem yerinde ve dolaysız olarak Allah’tandır. O halde, erkeğin Hakk’a ilişkin görüşü, kadında daha olgun ve kusursuzdur. Çünkü, o, Hakk’ı hem özne hem de eylem yeri olması bakımından  görür. Kendi benliğinden görüşüyle, özellikle erkeğin eylem yeri oluşu bakımındandır. Bu nedenle, Hz. Muhammed (as), Hakk’ın kadındaki bu kusursuz görünümünden ötürü, kadını sevdi. Çünkü Allah, maddeden soyutlanmış olarak ebediyyen görülemez. Çünkü Allah, zatı yönünden alemlerden beridir. Demek ki Allah’ı görüş, bu bakımdan imkansız ve görünüş ise sadece maddi alemde mümkün olacağından  Hakk’ın kadında görünümü, manevi görüşün en büyük ve kusursuz düzeyidir. Kavuşmanın en büyüğü ise, kadınla erkeğin birleşmesidir. Çünkü bu, Hakk’ın kendisine bir halife seçmek üzere, Kendi suretinde yarattığı varlığa karşı gösterdiği İlahi yönelişin karşılığıdır. Adem, bu kavuşmada, kendini görür. Allah, Adem’i düzelterek ve değiştirerek olgunlaştırdı. İlahi soluğuyla Kendi ruhundan O’na üfledi. Böyle olunca Adem’in dışı madde, içi Hakk oldu. Allah, bundan dolayı Adem’i, bu insanlık anıtı için tedbirle nitelendirdi. Çünkü Allah, işleri gökten yönetir. Gök ise yerin üstündedir. Yer ise, aşağı dünyanın en aşağısıdır. Çünkü o, unsurların en alt düzeyidir. Hz. Muhammed kadını, ‘nisa’ sözcüğüyle ifade etti. Bu kelime, tekil çekimi olmayan bir çoğuldur. Bundan ötürü Hz. Peygamber, ‘dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, nisa...’ buyurdu. Mir’e, yani tekil anlamıyla, ‘bir kadın’ demedi. Bu sözüyle, yaratılışta kadının erkekten sonra geldiğine işaretle İlahi düzene uydu. Çünkü arapçada ‘nüs’et’ fiili, geciktirme anlamındadır. Allah, Kuran’da, ‘Geciktirme, küfürde ileri gitmektir’ buyurdu ve ‘nüs’et’ sözcüğünü, ‘veresiye vermek’ anlamında kullandı. Bu nedenle Hz. Muhammed de (as), ‘mir’e’ anlamında, ‘nisa’ sözcüğünü kullandı. Bu duruma göre, sevdiği şeylere ancak düzeyleri bakımından sevgi gösterdi. Çünkü bunlar, kuşkusuz eylem mahallidir. Yani, erkek için kadın, Allah için tabiat gibidir. Öyle bir tabiat ki, erkek, ona bilinç biçimde yönelerek ve Allah’ın buyruğuyla, onda varlık aleminin suretlerini fethetti. Bu, öyle bir bilinçli yöneliş ve İlahi buyruktur ki, unsurlardan oluşan biçimler aleminde nikah, nurdan yaratılmış ruhlar aleminde çaba ve sözde anlamı bir sonuca bağlamak için giriş düzeni gibidir. Bunların tümü, bu ayrı ayrı yönlerden bir yönde, ilk bireyselliğin nikahıdır. Öyleyse, her kim kadına, bu sınır içerisinde sevgi gösterirse, o, ilahi bir sevgidir. Her kim onlara, sadece şehvet yönünden ilgi gösterirse, şehvetin ilmi ondan eksiktir. Bu gibilere göre sevgi, ruhsuz bir şekil olur. Her ne kadar o suret, gerçekte ruhun kendisiyse de, o can, kendi kadınlarına veya herhangi bir kadına mutlak bir zevk duygusuyla yaklaşan kişiler için anlaşılmaz ve onlar kimi sevdiklerini de anlayamazlar. Bunu anlayıp da kime sevgi duyduklarını kendi dilleriyle söylemedikçe, başkalarının bilgisiz oldukları gerçek sevgiye, kendi benliklerinde cahil olurlar. Nitekim kimi irfan sahipleri, bu gerçeği, ‘Hak katında benim sevdiğim gerçekleşti ancak aşkımın kime karşı olduğunu bilemediler’ dizesiyle ifade ettiler. Günümüzde, her gün bir yerden kalkıp bir yere konabileceğimiz zamanları geride mi bıraktık?

O dönemde şeyhülislam olan Vani Efendi’nin, Karabaş’ın Mısrî’ye olan düşmanlığından bahsediyorsunuz. Aynı dine inanan insanlar arasında bu düşmanlığın sebebi ne olabilir?

Kadızadeler hareketi, esasen Osmanlı’nın irfan yaşamına, toplumsal barışına zarar vermiştir. Burada manevi bir çekememezlik, bir çekişme vardır. Bu, kutbiyet davası, meselesidir. Ama, Sultan Dördüncü mehmed döneminde (Avcı Mehmet yani) dergahlara rahat verilmemiş, devran, sema ve zikir yasaklanmış, dervişler sürülmüş, taciz edilmiştir. Bu, Osmanlı’nın hanesine olumsuz bir puan olarak yazılmıştır. Niyazi Mısri gibi bir bilgeye reva görülen zulmün, Osmanlı’nın inkırazında manevi bakımdan etkili olduğunu söylerler. Üstelik, söz ettiğiniz zatlar, aynı yolun yolcularıdır. Hepsi de halvetidir. Niyazi Mısri, mutlak adalet ilkesini koruma azminde olduğundan, iktidarla ilişkileri hep sorunlu olmuştur. Bir de mizacı farklıdır. Serazat bir kişilik, bir ruhtur. Kimseye eyvallahı olmamış. Vs.

Ölmeden önce ölmek… Bunu nasıl başarabiliriz?

Bu ağır soruya nasıl cevap verebilirim ki… Sadece, nefsimde zerrecik yaşadığımla şunu söyleyebilirim : İnsanın arınması, olgunlaşması için, nefsinin ihtiraslarını, arzularını frenlemesi gerekir. Bunu kısmen de olsa yapabilse, en azından nefsine ve başkasına acı vermeden yaşamanın nasıl bir şey olduğunu tadabilir. Kitaplardan öğrendiğim kadarıyla, ölmeden önce ölmek, insanın bizatihi nefsini, benliğini ve yaşamını Allah’a tasadduk etmesidir.

Kitabınızın sonlarına doğru, “Cennet kötülüklerle süslenmiştir” cümlesiyle ne ifade ediliyor?

Bu konu, Niyazi Mısri hazretlerinin o nefis eserinde geçer. Mevaidü’l-İrfan, İrfan Sofraları. Süleyman Ateş hocanın çevirdiği bu eserin bir bölümünde, ‘cennet merakihle (çirkinliklerle) süslenmiş, çevrelenmiştir’ hikmetini açıklar. Tabi, kendisine neden bu denli çok zulmedildiğiyle ilgili olarak bu yorumu yapar. Hafızam ne kadar izin verirse aktarmaya çalışayım. Bir kamilin adı uzaktan işitilir ve onunla buluşmaya iştiyak duyulur. Fakat geldikleri zaman onu düşmanla çevrili görürler, öyle ki her düşmanın elinde ötekininkine benzemeyen bir mızrak vardır; o mızrakları kamile aşık olanlara atarlar, iftiralar ederler, onu ondan çevirmeye çalışırlar. Bu, Adem’den günümüze değin böyle gelmiştir. Gerçekte kamilin çevresinde bulunan düşmanlar, yetenekli olmayan kimseleri kemal sahiplerinin yanına sokmamak için görevli bekçilerdir. İşte kemal sahibi olan zat, böylece kötülüklerle çevrilmiş bulunur. Onun yanına ancak kuvvetliler girebilir. Nitekim o kamil de maarif cennetine ve kendisine uygun dostlarla toplanma zevkine; düşmanların verdiği acılara, hasetçilerin neden olduğu üzüntülere sabrederek erebilmiştir. Çünkü bilgelerin meclisi, cennete benzer. Bu yüzden Allah’ın Sevgilisi, ‘cennet bahçelerine uğrarsanız, meyvalarından yeyiniz’ dedi. Fakat cennet mekarihle çevrilidir. Kamil kimseler, zikir sohbetine muvafık olan insanla toplanma meclisine ancak sabırla ile ulaşabilmişlerdir. Büyüklerden biri Belgrat’tan bizi ziyarete gelmişti. Önce fakirin hasetçilerinin çokluğunu görerek bana acıdı. Fakat cuma gecesi toplanan ihvanı görüp, onların vecd ile zikrettiğini görünce ağlayarak şöyle dedi : ‘Bırak onları istedikleri kadar hainlik ve düşmanlık etsinler. Onların ezalarına sabret, Çünkü bu nur, onların üflemesiyle sönmez, artar. Onlar nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah, kafirler istemese de, nurunu mutlaka tamamlayacaktır, ayetini okudu ve ekledi : ‘Bu cennetin, hasetçilerden ve düşmanlardan hali kalmayıp onlarla sarılmış bulunması gerekir. İnsanların, etrafındaki çirkinlikleri yarıp buraya girmeye gücü olmadığından haset ve düşmanlığı artar. Fakat onların hasetleri ne kadar artsa bu nur da o kadar artar. Seninle ilgili kötü düşünmelerinden dolayı üzülme.’

Hayret vadisi ve ondan sonra gelen yokluk vadisinden biraz söz edebilir misiniz? Hayret nedir?

Büyük Yunus, ‘Hak bir gönül verdi bana/ha demeden hayran olur’ diyor. Ama, buradaki hayranlığın hayret olup olmadığı, yani bir yetkinlik düzeyi olarak hayret makamından söylenip söylenmediğini bilmiyorum. Yani, bir nesne, varolan hatta varlık karşısında insanın gözündeki perdelerin ortadan kalkmasına yol açan bir hal. Bu halin, bir şaşırma, şaşakalma olduğu kesin. Ama sadece şaşırma olmadığı da. İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar. Burada hayret, hem hayreti gerektiren halin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır.
Ateşleyicisidir, çünkü, bir nesneye, olguya, varolana veya varlığa, ‘hayret’le bakıldığında, ondaki gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü, insan hayret ederek hayran olabilir ve baktığında yeni bir veçhe görebilir. Böylece, hayret, hem bir tür düşüncedir hem de dönüşümdür. Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen değişiklikle belirebilir. Yani bir ‘gerçek’, insanın elinden tutarak, onu bir başka ‘gerçeğe’ götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir. Belki bu yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler. Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymağa çalışmayı felsefi etkinlik yani düşünme olarak gören Heidegger’den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır. Hayret etmeyi, düşünmenin arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der : ‘İnsanlar, hayretin içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak düşünmenin egemen başlangıcına vardılar’ Hikmetin kurucu ögesi hayrettir. Hikmet, varlığın içyüzünü okumaktır. Peki neler oluyor burada? Heidegger’e göre, ‘hayret sırasında kendimize tutunuruz.Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.’
Varlığa uygun olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel zaafıdır.
Fazlurrahman’dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize, ‘zulüm’ sözcüğünün yaygın anlamının, ‘birşeyi uygun olmadığı yere koymak’ olduğunu söylüyorlar.
Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür. Bunu irtikab etmeninse, göğüsteki gözün, yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır. Görüşü keskinleştirmenin bir adı hayrettir ve bu içduyum haliyle insan, gerçeği sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar. Bu varlığın içinde olmaktır. Bir metin olarak kainat dendiğinde, bir sözcük olarak insan, bir harf olarak ağaç, bir cümle olarak güneş, bir deyiş olarak deniz, bir manzume olarak yıldız demiş oluyoruz ve baktığımız her şeye yeni baktığımızın bilincine varıyoruz.
Öyleyse, kainatı bir metin olarak okumanın ve çözmenin bir yolu olmalıdır. Gerçeği deneyimlerimizle farkettiğimize göre, varolandan varlığa geçerken, kendimizi özne olarak da görmüyor, eleştirinin, ‘kritik bir durum’ olmadığını, yani eserle eleştiricinin nesne-özne ilişkisinden öte bir düzey veya düzlemde karşılaştığını varsayıyoruz. Hayret nasıl şaşırmadan öte bir şeyse, ‘tefekkür’ de, tümüyle modern bir durum/kavram olan düşünce’den başka bir şeydir. Arapçadaki fikir veya farsçadaki endişe hatta fransızcadaki pensee daha çok, dikey bir ‘düşünme tarzı’nı ima eder. Eleştiri’nin bir iç-duyum hali olarak hayret’le başlaması gerektiğini söylerken, düşünme ameliyesinin de sıradan bir zihinsel etkinlik olmadığını da belirtmek istiyorum. Sırası gelmişken, tefekkür’e yol açan hayret’in bir aşamasında, ‘temaşa’yı içerdiğini de hatırlamalı. Kalbin, aklın anlayamadığı akılları vardır diyen, bunu derken, bir müşahade’sini aktarıyor. O, kalbindeki akıllardan biriyle temaşa etmiştir varlığı ve gördüğü resim, salt beşeri bir zihinsel etkinlikle görülebilen bir resim değildir.
Şeyh Bedreddin, Varidat’ında, düşünmenin, varolan hakkında olabileceğini söyler.
Gerçekte düşünce, Yaratıcı’nın Zat’ı hakkında hayret etmek olan huşuya aykırıdır. Hakikat yolcusunun, nesnelerden Yaratıcı’ya ulaştığında düşünmesi hayret’e dönüşür.
Bu yüzden, hayret, tefekkürün ürünüdür. Ve yolcu, buna bir kez eriştiğinde, ne bundan ayrılmalı, ne de onu daha aşağı bir şeyle değişmelidir. Aksine, hayret’i yeterli olmayabilir. Bu yüzden Elçi, ‘Rabbim, hakkındaki hayretimi artır’ diye yakarmıştır. Tefekkür, Yolcu seyr halindeyken kendisinden istenilendir. Gayba dalmıştır. Fakat amaç, Zat’ıyla belirdiğinde tefekkür hayrete dönüşür. Elçi, ‘benim öyle bir vaktim var ki, Rabbimden başkası oraya sığmaz’ buyurmuştur. Hayretin açtığı yol-ki ona marifet diyoruz-nesneleri itibari değerinde bırakmaz, ya onları yok eder veya Yaratıcı’nın vechinin görünüşleri olarak ortaya çıkarır.
Kierkegaard, ‘etik ile estetik birdir’ derken, modernlerin indirgemeci olarak nitelediği ama gerçekte, varlığa ilişkin soru soran ve bunu ‘hayret’te kalarak arayan ve bulan deneyime gönderme yapar. İnsanın Yaratıcı’sıyla dolaysız biçimde ilişki kurabilme yeteneğine inanan herkes, estetik olanın aynı zamanda ahlaki olduğunu deneyebilir. Tam da burada karşımıza, Guenon’un irfanı çıkar. Şehadet aleminden varlığın yüreğine, gayba doğru yolculuğunda insan zihninin imkanlarını yöneten yasalarla ilgilenen geleneksel öğretide sanatla varlığın dilinin uyumundan söz edilmektedir.

Kitabınız son cümlesi, hikâyenin “hiç bir şeye” vardığını söylüyor. Bundan kasıt nedir? Bir başa dönüş mü, her şey mi?

İnanın bilmiyorum.

 

 

Turuncu Dergisi

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 8633

Yorumlar (3)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 30-07-2012 13:19 - Misafir
 
 
kelebek lekesi
insan uzun süre roman, hikaye vs. okuyunca farklı türler okuma ihtiyacı hissediyo. anka gerçekten farklı bi kitap. kitapçıda dolaşırken gördüm anka'yı. anka'nın kelime anlamını bildiğimden birde daha önce izleyip çok etlilendiğim anka kuşu filmiyle isim benzerliği olduğundan kitabı incelemeye başladım. ilk sayfasını açtığımda arada şıkışmış, sayfaya yapışmış kelebeğe benzer bi leke gördüm. sayfaya yaklaştığımda gerçekten araya sıkışmış bi kelebek olduğunu anladım, kelebek olmayabilirdi de; kapaktaki anka kuşunun resmine benziyordu... kitapçıya söylediğimde bunu, şakayla karışık, sana bi işaret olmalı bu dedi.bende okuyacaktım, vakit bulamadım,al oku istersen, çok şey kazanırsın diye de ekledi. aldım kitabı bi hevesle okumaya başladım. max. bir haftada biter bi kitap; ama anka 2 haftaya zor bitti, bir satır okuyup günlerce düşündüğüm oldu, altını çizdiğim satırları okuttuğum arkadaşlar bitirince ver kitabı, okuyayım dedi; boşver herkes sindiremez bu kitabı dedim..kitap sonunda bitti ama bende bittim. ne hayatlar varmış, imanıyla yanan ne canlar varmış, biz bu hayatın neresindeyiz diye sorup durdum kendime. kitapta en etkilendiğim cümle de her sokağa çıkışımda aklıma gelen, "Sen'den bu kadar uzaklaşmış bi sokakta yürürken, Sana nasıl yaklaşacağım?" sözü oldu.bir de bi dua: "Allah'ım insanları Sen'in görmek istediğin gibi göster bana.." amin
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 09-10-2008 18:10 - Misafir
 
 
kapalı kapılar ardında
"O"dur ki size 
denizin ve 
karanın karanlıklarında 
yıldızlardan 
yararlanıp yol 
bulma 
imkanı 
verdi. ENAM-97 Esması 
Mukaddes olan Allah CC. 
Arzını geniş 
mülkünü 
Evliyası 
ile 
süslemiş 
onları 
en 
parlak 
nurunun 
yansıtıcısı 
kılmış 
olduğunu 
görüyorum. Allahın 
nuru, 
Onlardan 
doğarak ariflerin kalbine 
düşer.Onlar 
Behçet 
semasında 
nurları 
parlayan 
yıldızlar 
güneşler 
aylardır.Onlar 
Allahın 
hidayet 
yolunun 
işaret 
taşlarıdır.Onlar kara 
ve 
denizin 
karanlıklarında yol 
gösteren yol 
bulunan 
yıldızlardan 
daha 
hayırlıdır.Zira 
yıldızların 
kılavuzluğu 
ile 
mallar 
bedenler 
kurtulur.Alimin 
kılavuzluğu 
ile 
ruhlar 
canlar 
kurtulur 
CÜNEYDİ 
BAĞDADİ 
Kerem 
kıl 
kesme 
sultanım 
keremin 
binevalardan 
Keremkane 
yakışırmı 
kerem 
kesmek 
gedalardan
 
3. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 02-10-2008 20:26 - Misafir
 
 
kapalı kapılar ardında
dogrusunu söylemek gerekirse okumaya uzun süre ara vermiştim fakat anka tekrar kitaplara ilgimi uyandırdı ve gerçekten hoş..
 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç