JA slide show
Anasayfa arrow Günlük arrow İlk okuma arrow Muhafazakâr burjuva romanının ayak sesleri
Muhafazakâr burjuva romanının ayak sesleri
Yazan ediTör   
18.11.2009 16:46

Bir dönem hidayete erme hikâyeleri anlatan İslami-muhafazakâr romancılar, artık kendi dünyalarını ve bireyi sorguluyor.

Geleneksel Müslüman bir aileden gelen, üniversitede İslâmi kimliği benimseyen Murat, Refah Partisi'nin iktidara ortak olduğu dönemde (1996-97) geçmişini, ideallerini ve hayatını sorgulamaya başlar. Karısı daha rahat bir hayat istediği için evliliği problemlidir. Bu sıkıntılarla, entelektüellerin gittiği kafelere gitmeye başlar. İslâmi çevrelerin dışındaki yeni arkadaşlarıyla içki içilen mekânlarda görülür; içmemek için, "doktor yasakladı" yalanını söyler. Bir gün, annesini küçük yaşta terk eden ve yabancı bir kadınla evlenen babasının hasta olduğunu öğrenir ve onu tekrar görmeye karar verir; sonuçta, üvey kardeşi Hülya'ya aşık olur. Yasak aşkı, evliliği, inancı ve arzuları onu bir kimlik parçalanmasına götürür: "Belki tehlikeli bir yakınlaşma; ahlâk dışı, örf dışı bir bağlanma biçimi ama... Seviyorum bu kızı... Bu da benim hayatımın, yıllardır biriktirdiklerimin inkârı olsun."

Sadece İslami geçmişin sorgulanması değil; 1990'lardan itibaren yazılan İslami romanlarda konular, topluma ve bireye bakış, okurla paylaşılan duygular bakımından önceki döneme göre çok farklı bir tarz söz konusu. Murat, şu an Star gazetesinde köşe yazarlığı yapan, daha önce Milli Gazete, Zaman ve Akit'te çalışan Ahmet Kekeç'in 1997'de yayımladığı "Yağmurdan Sonra" (Şehir Yayınları) adlı romanının kahramanı. Özellikle 90'ların sonundan itibaren Murat gibi İslâmi geçmişini sorgulayan, iç dünyasını topluma açan, özeleştiri yapan, tıpkı Batılı anlamda burjuva toplumunun ürünü olan "roman" türünün karakterlerine benzer özellikler sergileyen karakterler, çok sayıda başka İslami romanda da boy gösterdi. 2008'de yayımlanan "Türkiye'de İslâmcılık ve İslâmi Edebiyat" adlı kitabın yazarı, Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Kenan Çayır, "1970'ler ve 80'lerde ağırlıklı olarak yazılan hidayet romanları, kamusal alana, modernliğe katılmak isteyen ama katılamayan bir hareketin romanıydı. Ama 90'larda, özellikle de 2000'lerde AKP ile İslami bir burjuvazi oluştu. Bu dönemin İslamcı yazarlarının romanları da, o aktörlerin bu kapitalist ve modern sistemde yaşadıklarını anlattıkları romanlardı" diyor.

Bu romanlar arasında Halime Toros'un "Halkaların Ezgisi" (Kırkambar Kitaplığı - 1997) ve Mehmet Efe'nin "Mızraksız İlmihal" (Kaknüs Yayınları - 1998) adlı kitaplarını öne çıkarıyor Çayır. ABD'de yaşayan Efe'nin bugüne kadar 16 binden fazla satan kitabı, 80'li yıllarda İslamcı genç kuşağın öyküsünü ve iç çelişkilerini anlatıyor. Edebiyat eleştirmeni A. Ömer Türkeş, muhafazakâr bireyi ve iç dünyasını anlatan, özeleştirel İslami romanlar söz konusu olduğunda şu yazarları sıralıyor: Sadık Yalsızuçanlar, Nazan Bekiroğlu, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu, Fatma Zehra Fidan, Tarık Tufan. Bu isimler arasında en yüksek satış rakamını Bekiroğlu'nun kitapları yakaladı. Yazarın kadın-erkek ilişkilerini ve aşkın hallerini sorguladığı modern romanı "İsimle Ateş Arasında" (Timaş Yayınları - 2002) 35 bine yakın sattı. Bekiroğlu'nun geçen yılın sonunda yayımlanan bir diğer romanı "Lâ Sonsuzluk Hecesi"nin (Timaş Yayınları) satışı da 15 bini geçti. Romanda, Adem ve Havva'dan yola çıkılarak yine kadın ve erkek anlatılıyor. Barbarosoğlu'nun ilk romanı "Hiçbiryer"in (Timaş Yayınları - 2004) arka planında değişen kentler, toplumsal ilişkiler, teker teker bireyler ve değerler var.

10 binlik satış rakamına ulaşan romanın kahramanı, bütün bu karmaşada ne köylü ne kentli olabildiği için kendini sorguluyor. Türkeş'e göre Yalsızuçanlar'ın kitaplarında da muhafazakârlığın problemleri anlatılıyor. Bu arada, "Yağmurdan Sonra"nın yazarı Kekeç dört baskı yaptıktan sonra piyasadan çektiği romanı için Çayır'ın yaptığı sınıflandırmayı reddediyor. Buna karşın yazmakta olduğu yeni romanda "Müslüman bireyi ve burjuvaziyi" anlattığını söylüyor.

Bir çırpıda saydığımız bu yazar ve kitapları bir "bolluk" olarak algılarsanız hata edersiniz. Aslına bakılırsa Türkiye'de İslami akımın bir edebi tür olarak romanla sancılı bir ilişkisi var. Türk muhafazakârlarının fikir önderlerinden Cemil Meriç (1916-1987), romanı, Batı'nın ürettiği bir hastalık olarak görür. Bu nedenle İslami aydınların romandan uzak durduğunu, durması gerektiğini söyler. Cumhuriyet'in edebiyat tarihi bu anlamda Meriç'i haklı çıkarıyor. İslâmi-muhafazakâr çevrelerde roman, tür olarak uzun süre eleştirildi. Zira Meriç'in bir "ifşa unsuru" olarak gördüğü romanda "Kahraman, evlerinin damını açıp bizi yatak odalarına sokuyor"du.

Ancak 1970'lerde İslami hareketin gelişmesi (1969'da literatüre giren, Türk İslamcı hareketinin en derin damarı, Necmettin Erbakan'ın Milli Görüş'ünün 1974-78 arasında dört kez küçük ortak olarak hükümette yer aldığını hatırlayalım) İslami romanın üretimini de sağladı. Çayır'a göre zaten 70'lerin sonunda yükselen İslami hareketler, modernlik/kapitalizm karşıtı ya da modernliğin ürünlerine tamamen karşıt değildi. Üstelik roman, toplumun "İslamileştirilmesi" için iyi bir araç bile olabilirdi. Neticede "hidayet (Hak yoluna, doğru yola girmek) romanları" ortaya çıktı. Bu romanlar, İslâmi kimliğin, özellikle de tesettürlü kızların damgalanma ve dışlanma karşısındaki mağduriyet duygularını dile getiriyordu. Okurlara, inançları ve örtüleri yüzünden dışlanmaları durumunda taviz vermemeleri, mücadele etmeleri, sonuçta kazananın onlar olacağı söyleniyordu; Şerife Katırcı'nın "Müslüman Kadının Adı Var" (Seha Neşriyat - 1989) ve Ahmed Günbay Yıldız'ın "Boşluk"unda (Timaş Yayınları - 1999) olduğu gibi. Katırcı'nın romanı, Duygu Asena'nın 1987'de yayımlanan ve modern kadının varoluş sorununu anlatan "Kadının Adı Yok" romanına nazire yaparcasına, Müslüman kadının İslami kurallar içinde ne kadar mutlu yaşayabileceğini söylüyordu. Ahmed Günbay Yıldız içinse bir fenomen desek yanlış olmaz. Romanlarına "Müslüman aşk"ı yedirerek muhafazakâr yaşam tarzının erdemlerinden bahseden Yıldız'ın bugüne kadar yayımladığı 40'a yakın eseri 2 milyondan fazla sattı. Boşluk'un satışı da 100 bini geçti.

Hidayet romanlarının iki sembol kitabı ise Hekimoğlu İsmail'in "Minyeli Abdullah" (Mihrab Yayınevi - 1967) ve Şule Yüksel Şenler'in "Huzur Sokağı"ydı (Nur Yayınları - 1970). Minyeli Abdullah, 1 milyonu aşan satış rakamıyla Türk edebiyatının en çok satan romanlarından biri. Mısır'ın Minye kentinde büyüyen, dönemin baskı rejimine karşı dini bir duruş sergileyen Abdullah'ın başından geçenleri konu edinen roman, bir dönem yasaklanıp Minyeli Abdullah tutuklanınca daha da popüler oldu. Ayrıca kitap, Yücel Çakmaklı'nın yönetmenliğinde, 1989'da filme de çekildi (Başrolde Perihan Savaş ve Berhan Şimşek rol aldı). "Huzur Sokağı" adlı romanı 250 binden fazla satan Şule Yüksel Şenler ise aynı derecede renkli bir isim. Şenler, 1960'larda örtünen kadınlar için sembol olmuş bir direnişçi konumundaydı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan da 1960'ların ortalarında Şenler'e özenerek örtündüğünü açıklamıştı. Hatta Şenler, "Erdoğan çiftini ben tanıştırdım" iddiasında da bulunmuş, bu iddia yalanlanmamıştı.

Muhafazakâr edebiyat eleştirmeni Ömer Lekesiz, hidayet romanlarının çıkışının bir tepki olduğunu düşünüyor. Ona göre, Cumhuriyet, özellikle 1940 ve 50'lerde Köy Enstitülü yazarlar üzerinden kendi ideolojisini romanlaştırmak suretiyle, dini hafife alan, Müslümanları, din adamlarını kötüleyen bir ideolojiye uygun roman üretimine aracılık etti. "Müslümanlar'ın biraz daha okuma yazmaya alıştığı, matbuatla yakından tanıştığı dönemlerde buna bir tepki olarak hidayet romancılığı başladı."

1980'lerde hidayet romanları, ideal Müslüman karakterleri üniversitede okuyan ya da modern meslekler icra eden insanlar olarak resmediyordu. Çayır'a göre bu, "bir başka boyuta, İslâmi aktörlerin kamusal yaşama katılma arzularına işaret ediyordu." Lekesiz ise 80'lerde, edebiyatın kendisi için yapılan bir şey olması gerektiğinin, edebiyatın kendine özgü hissediş şartları olduğunun İslami yazarlar tarafından anlaşılmaya başladığını söylüyor: "O noktada bir dönüşüm yaşandı. Sistemle ilgili problemler gittikçe azalmıştı. Müslümanlar'ın da edebiyatı biraz daha edebiyat için yapma gayreti ortaya çıktı."

Lekesiz, "sistemle ilgili problemler azalmıştı" derken, 1982'de iktidara gelen Turgut Özal'lı yılları kastediyor olabilir. Zira bu dönemde İslami-muhafazakâr kesim kamuya ve ülke ekonomisine hiç olmadığı kadar katılma imkânı buldu. Ama bu yeni durumun romandaki izleri 1990'larda görülmeye başladı. Çayır, bu dönemde ortaya çıkan yeni türü "özeleştirel romanlar" diye adlandırıyor. Bu romanlarda artık edebiyatçılar, modern hayata katılan İslâmi karakterlerin mutsuzluklarını, iç çatışmalarını ve hayal kırıklıklarını anlatıyordu. 2000'lerin İslami romanında ise (AKP iktidarının da etkisiyle) bu unsurlar çok daha fazla öne çıktı. Çünkü bu dönemde İslami kesim modern okullarda okuma, meslek edinme şansını daha fazla buldu. "2000'lere geldiğimizde bu sefer kamusal hayata, kapitalist iş yaşamına katılmış, modern kapitalist kurumlara paralel taklit kurumlar kurmuş -İslami oteller, sinema sektörü gibi-, sektörleşmiş bir kesimle karşı karşıya kaldık" diyor Çayır.

Burada bir nokta dikkat çekici ve geleceği görmek açısından ipuçları barındırıyor. "Özeleştirel romanlar" döneminde İslami burjuvaziyi en çok anlatan ve eleştiren romanlar muhafazakâr kadın yazarlardan geldi. "Halkaların Ezgisi" gibi kadın yazarlar elinden çıkmış pek çok romanda Müslüman kadın "yeni yaşam deneyimleri" arasında sıkışmış olarak resmedildi. Kadın romancılar, İslami kadın karakterleri eğitimli fakat hayal kırıklığına uğramış tesettürlü kadınlar olarak anlatıyor; bu karakterler, kadınların modern yaşamdaki sorunlarına duyarsız kaldığını düşündükleri İslami hareketin erkeklerini eleştiriyorlardı. Çünkü, romancı Mehmet Eroğlu'nun söylediği gibi, Müslüman zengin erkekler modern yaşama kolaylıkla uyup, bu yaşamın nimetlerinden öteki erkekler gibi yararlanırken, İslami-muhafazakâr çevrelerdeki bu üst sınıflaşma, burjuvalaşma sürecinden istifade edemeyen kesim kadınlardı. "Örtülerinden dolayı hem laik kesim tarafından dışlanıyorlar hem de İslami kesim tarafından ev içi rollerle tanımlanıyorlardı" diyor Çayır. Halkaların Ezgisi'nde, örtünerek İslami hayat tarzını seçen ama iç sorgulamalar sonucunda bir süre sonra örtüsünü çıkaran Nisa karakterinin ağzından 90'ların anlatıldığı şu satırlar dikkat çekici: "Özel sektör Müslümanları, bacılarının namuslarına halel gelmesin diye onları işe almazlardı. Kamu sektörü Müslümanları da onları en dip odalara iter, sonra güzel kızlarla, şık bayanlarla sabah kahvesi içerlerdi... Yine de bacılarına selam vermeyi ihmal etmezlerdi."

Bu söylem, İslami burjuvaziyi homojen bir yapı olarak algılamanın yanlışlığını gösteriyor olabilir. İslami-muhafazakâr insanları birarada tutan şeyin yasaklar -özellikle de türbanda- olduğunu söyleyen Çayır, Nisa karakteri gibi dindar kadınların diğer kadınlarla etkileşebildiği sürece çok yeni bir dil geliştirdiklerini, gelecekte İslami dünyada dönüştürücü aktörlerin onlar olacağını düşünüyor.

Herşeye rağmen, burjuvazinin ürünü modern romana yaklaşan "özeleştirel İslami roman'dan yola çıkıp İslami kesimde net bir "muhafazakâr burjuva romanı"nın geliştiğini söylemek zor. Hidayet romanları ve özeleştirel romanlar arasındaki satış farkı da bunun göstergesi. Türkeş, İslami kesimde tam olarak İslam'ın burjuvazisini yani sanayi, ticaret yapan burjuva dünyasındaki ilişkileri anlatan romanın henüz olmadığını söylüyor: "İslami romanlar zenginliğin görüntüleriyle uğraşıyor, dinamiklerine bakmıyor." Yine de haksızlık etmemek lâzım. "Muhafazakâr olmayan Türk romanı da uzun süre bu dinamiklere bakmadı. Para izleği Türk romanına uzun süre girmedi. İslami roman zaten çok geç geliştiği için henüz kendi zenginlerine bakışı yok. Üstelik cemaat ilişkileri buna izin vermiyor" diyor Türkeş. Lekesiz ise "zaten şu ana kadar Müslümanlar'ın roman yazmadıkları ve yazamayacakları" fikrinde: "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da söylediği gibi romanın çıkış yeri günah çıkarma odalarıdır. Müslümanlar'ın böyle bir şey yapmaları mümkün değil, çünkü dünyalarında günah çıkarma yok.
Varolanlar da roman değil roman taklidi."

Muhafazakâr kesim kendi burjuvasına henüz bakmazken karşı kesimin romanlarının da muhafazakâr burjuvaziyi gördüğü söylenemez. Bunun ilk örneği belki de Cüneyt Ülsever'in "Hacı" (Om Yayınevi - 2002) romanıydı. Ülsever, 1990'ların sonunda Kayseri kökenli bir İslami sermaye grubunu ve siyasetle girift ilişkilerini anlatıyordu. Bu konuya el atan ikinci örnek, geçen hafta kitapçı raflarında yerini aldı. Mehmet Eroğlu, "Fay Kırığı" adlı üçlemesinin ilk kitabı "Mehmet"te, yine Kayseri kökenli bir İslami sermaye grubunun, "İslamcı" hükümete yakınlığını kullanarak İstanbul burjuvazisine giriş ve taşralılıktan kurtulma çabalarını anlatıyor. Ancak bu kez roman, AKP iktidarı döneminde, 2005'te geçiyor. Muhafazakâr Kadıoğulları Grubu'nun, 2001 ekonomik krizinde batma noktasına gelen İstanbul'un en eski ve tanınmış şirketlerinden Plevne Holding'i ele geçirme serüveninde, Müslüman bir burjuva sınıfının yaratılmasının İslamiyet'e uygun düşüp düşmeyeceği, Kuran'ın ahlâkının kapitalizmle bağdaşıp bağdaşmayacağı tartışılıyor. Romanın duygusal kısmında ise ana kahraman Mehmet Esen, Plevne Holding'den haz ve günaha yakın Simin ile Kadıoğulları Grubu'nun başındaki Yakup'un türbanlı olduğu için üniversite eğitimini bırakan güzel kız kardeşi Emine arasında kalıyor.

Eroğlu, romanının arka planını anlatırken Özal döneminde belirtileri ortaya çıkan Anadolu kaynaklı yeni -çoğu muhafazakâr- gruplara dikkat çekiyor. Ona göre bugün bu gruplar tamamen AKP'yi destekliyor. Bu muhafazakâr grupların en belirgin özellikleri ise daha önceki reflekslerinin aksine Batı'ya yakın durmaları, hatta Batı'ya hizmet sunmaları. "Artık kimse milli sanayi falan demiyor." Peki gelecekte ne olabilir? Zenginlik arttıkça kişiler ve aileler, kültürel İslam'a kayabilir; din kutsallığından soyunup büyük ölçüde gelenek ve göreneklere dönüşebilir. "Teorik olarak zengin Müslüman, daha demokrat Müslüman demek" diyor Eroğlu. "Müslüman sermayenin yeşilinin bir süre sonra solması ve bilinen rengini -renksizliğini- alması kuvvetle muhtemel."

Ancak tam bir Müslüman burjuvazinin oluşması için yeni muhafazakâr zenginlerin Anadolu şehirlerinde edindikleri zenginliğin onaylanması gerekiyor. "Bunun için de bir tek sahne var" Eroğlu'na göre: İstanbul. "Mehmet" romanının kahramanlarından Simin, bir bölümde muhafazakâr burjuvalardan şöyle bahsediyor: "Her çok zengin gibi onlar da sadece zenginlikle yetinmiyor. İtibar peşindeler; yurtiçinde, yurtdışında tanınmak ve kabul görmek istiyorlar. Bu ülkenin en zengin ailelerinin çok değil, iki kuşak önce kendileri gibi taşradan geldiğini bilmelerine rağmen yine de İstanbul'un taçlandırmadığı bir servetin önemsizliğinin farkındalar."

Tam bir muhafazakâr burjuva romanından bahsetmek için de en önemli kıstas bu olabilir. Bu tarzın doğacağına inanan Türkeş, "İslami roman türban etrafında daha ne kadar dönebilir ki" diye soruyor. Cevap basit: Bir gün bir romanda "Halkaların Ezgisi"ndeki Nisa'nın ağzından Simin'inkine benzer sözler döküldüğünde, "olmuş" demektir.

 http://www.newsweekturkiye.com/haberler/print_page/27771

ayrıca ilgili link için bkz :

 http://www.yagmurdergisi.com.tr

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 7224

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç