JA slide show
Anasayfa arrow Günlük arrow Lisân-ı hâlden edebî hâle inhitat rönesansı
Lisân-ı hâlden edebî hâle inhitat rönesansı
Yazan Mustafa ALDI   
10.01.2009 17:40
 “Batı mistisizmi, son yıllarda İslam dünyası ile çıkan çatışmaya bir çözüm olarak ihraç edilmektedir. Sûfîlik ve özellikle Mevlevîlik öğretisi, yaratılmaya çalışılan Light(!) İslâm’ın temel taşı olmak üzere Amerika’da ve Avrupa’da yeniden üretilmekte ve Türkiye’ye satılmaktadır.”

Kudsi Ergüner1

“Her edebiyat kendi çağının aynasıdır. Edebiyat bence bir arz-talep dengesidir.”

İskender Pala2

 

 

Kapitalizmin dinselleştirilmiş versiyonunun yeni adı olarak da okunabilecek küreselleşme süreci; baş döndürücü hız ve haz kültürünün küre ölçeğinde yaygınlaşmasına neden oluyor. Bütün insanlara ulaşabilmek amacıyla da sembolik değeri yüksek olan kişilere, görsellere ve ritüellere hemen her fırsatta başvuruyor. Kültür turizmi, gelenek mirasçılığı, hoşgörü ve diyalog vb. söylemlerle sahiplenilen ve metalar dünyasında epeydir dolaşımda bulunan unsurlardan birini Mevlana ve Mevlevilik kültürü oluşturuyor. Türk toplumunun zihinsel arkeolojisinin ana damarlarından birini oluşturan mistik akımların dini bir eleştirisini yapmaktan ziyade; bu yönelişin “kullanılışın” kendi argümanlarıyla çelişme ve tutarsızlaşma noktasına dikkatleri çekmek gerekli.

 Tarihin “ilk postmodern çağı”ında3 yaşayan Mevlana’yı anma etkinlikleri bu yıl AB ile ilişkilerin doruk noktasını oluşturan müzakere tarihiyle çakıştı. Bu denk düşme hali üzerinden farklı “Şeb-i Arûs” okumaları yapılabilir kuşkusuz. Avrupalılar Mevlana ve Mevlevilik kültürünü uzunca sayılabilecek bir zamandan beri tanıyorlar. Onların bu tanıyışı mistik bir sahiplenişten öteye gitmiyor. Avrupalı Batılılar Mevlana’yı “Mevlevi olmak - din değiştirmek gibi bir davranışa girmeden, (...) kendi anlayabildikleri şekil ile kendi dünyalarına sokmuşlardır.”4 Bugünlerde ise Amerikalı Batılılar Mevlana ile furya derecesinde ilgileniyorlar. Mevlana’ya yüklenen “öz” anlamla uyuşan yönleri kadar çelişen yönleri de var ABD’deki “Mevlana furyası”nın. Amerika’daki popüler Mevlana ilgisinin “bir yayıncılık fenomeni” olduğunu belirten Coleman Barks “Mevlana’nın dünya dinleri arasındaki sınırları yok eden” düşünsel boyutunu da hatırlatmadan edemiyor.5 ABD’de sanatın çeşitli alanlarında yaygın biçimde Mevlana ve Mevlevi kültürü imgeleri kullanılıyor. Mevlana’dan yapılan şiir seçkileri yok satıyor Amerika’da. Bu sebeple Los Angles Times “Rumi, ABD’de en fazla satan şair” yorumuna yer verdi. Mevlevi kültürünün popülaritesini şu örneklerle daha iyi anlamak mümkün: “Peter Brook’un bir filmi, Maurice Bejart’ın balesi, Robert Wilson’un birkaç oyunu, Madonna’nın Mevlana’nın dizelerinden esinlenerek şarkı yapması, Donna Karan’ın New York defilesinde Mevlevi müziğini kullanması.”6 Yukarıda sayılan örnekler Mevlana ve Mevlevi kültürü imgesinin ABD’deki yaygınlığının piyasa fenomeni içindeki göstergeleri. Bir de zihniyet yapılarının oluşumunda ya da dönüştürülmesi boyutundaki etkileri var. Şeyh Guru, Üstad, Yogi, Lama gibi önderlerin yaygınlaştırdıkları mistik düşünceler politik kullanıma elverişli unsurlar taşımaktadır. Kişisel gelişim kitaplarına konu olabilecek feng shui ya da mistik rahatsızlıklara deva olabilecek beklentiler deryasının kabarmasına neden olmaktadır.

Ülkemizdeki popüler kültür ikonlarının kendileriyle yapılan söyleşilerde “Tasavvufla ilgileniyorum” cümlesini sıkça tekrarladıklarını okuyoruz. Deniz Arcak, Cemil İpekçi, Sezen Aksu, Harun Kolçak, Zara, Tuluyhan Uğurlu, Mazhar Alanson tasavvufla ilgilenen popüler isimlerden sadece bir kaçı.7 Postmodern ağa Seymen Ağa’yı canlandıran Özcan Deniz, kendisiyle yapılan bir söyleşide Mevlevi felsefesine vurgu yapmadan edemiyor, Mercan Dede (DJ Arkın Allen) verdiği söyleşilerde yaptığı konuşmalarda Mesnevi vurgusunu dilinden düşürmüyor. Bu kadar yoğun bir ilginin zihni arkeolojimizle ilgisi yadsınamaz ama yaygınlığın oturduğu, geliştiği tarihi bağlam gözardı edilmemelidir. Tasavvufun olma, iç derinlik gibi süreç eksenli okumasının yerini piyasacı popüler ve postmodern bir kimliğin kurucu ögesi olarak işlevselleştirilebilir okumasının almasıdır. Batılı düşünürlerin “otantikliğini kaybetmemiş yegane hikmet okulu”8 nitelemesini yaptıkları tasavvuf’un “aşkın boyutunu yitirmiş, dünyevi mistik bir dil”9 konumuna düşerek kültür ve gösteri dünyasında dolaşıma girmesi “Batı’dan devşirilen kültürden” kaynaklanıyor. New age dinleri, doğu anlatıları arasına sufizm de eklenince otantisitenin yozlaşması açısından kültürel bir kistch durumu yaşanıyor.

Batı dünyasının Hinduizm ve Budizm’i metalaştırarak yağmalaması eyleminin günümüzde sufizm üzerinden yürütülmeye çalışıldığını hatırda tutarak, İslam’sız bir sufizm akımının edebiyat dünyasına yansımalarını genel hatları ile birkaç isim üzerinden sürdürmek gerekli. Dünyaya bakışları, yorumları, anlam dünyaları Batılı olan yazarların gündemindeki tasavvuf kuşa döndürülmüş bir tasavvuf. Tasavvufla bir disiplin olarak ilgilenen Orhan Pamuk ya da İbn Arabi felsefesiyle ilgilenen Bejan Matur, Elif Şafak, Cem Sancak budanmış tasavvufla ilgilenen ve bunu yaygınlaştıran yazarlar arasında sayılabilir.

Modernlik geleneklere karşı başlattığı ödünsüz savaşla belirginleşir. Farklı ve yeni bir gelenek oluşturmayı hedefleyen karşı-gelenekçi modernlikle tasavvuf ilişkisinin mahiyetini sorgulayan ve tasavvufu ön plana çıkartan bir yığın söz ustası var ortalıkta. Alacakaranlık yıllarında islamcı zihin entellektüel bagajına doldurulan “elit sufizm”in de modernite ve tasavvuf ilişkisinin eleştirel okumasına yaptığı katkılar unutulur gibi değil. Geç-modern zamanlarda ise artık bu zihinsel tortu oluşturucu tartışma aşılmalıdır. Tasavvuf ve postmodern zihni yapının ilişkisinin mahiyetini ve bu durumun başta teolojik yorumlar olmak üzere kültür, sanat ve tahayyül dünyasına etkileri tartışma konusu yapılmalıdır. Tasavvufla yakından ilgilenen ve onun imgesel dünyasından edebi metinlerinde yararlanan Elif Şafak’ın “Elimi Sıkmayan Adam”10 yazısı, karşı cinsle tokalaşmayan Müslüman erkeklerin sözkonusu tercihlerini sorgulayan bir yazıdır. Bu tavrı “ay-rım-cı-lık” olarak değerlendiren Şafak, yazısının sonlarında sufi geleneğin çok boyutlu yorumcu dünyasına dikkatleri çekiyordu. Kendi sahiplendiği hayata müdahale etmeyen yorumlar karşısındaki basit bir tercihi ayrımcılık kategorisine yerleştirmekte acele ediyordu. İki kapılı bir yaşam dünyası olduğunu ve bunu da İbn Arabi’den öğrendiğini belirten Elif Şafak, romanlarında simgecilik, hurufilik, heterodoks sufilik genişçe yer tutar. Dinle som materyalizm arasında gidip gelen Elif Şafak’ın anlam dünyasında tasavvufun yerini anlamak için Eleştirel Kuramcılar’a bakmak gerekiyor. Ârâf yazarı Walter Benjamin’i ârâfta bir kişi olarak tanımlar. Din ve materyalizm dışında üçüncü bir yol peşinde olan Şafak, bu yolun tasavvufla açılabileceğini düşünür. “Din ile bütün bunları reddeden som materyalizm arasında gidip gelen bir kurgu var. Oysa bunun tamamen dışına çıkıp üçüncü bir saha açmak mümkün. Yani sen agnostik olabilirsin, hatta ateist olabilirsin. ama bir o kadar da tasavvufun diliyle konuşabilirsin.”11 Ârâf’taki Ömer tiplemesi küresel agnostizmi gündeme taşıyor. Şafak, Ömer’i “ne İslam’la ne de başka bir dinle alakası olsun istemeyen bir doğuştan Müslüman. Tanrı’nın bilinebilirliğine değil, Tanrı’nın kendisini bilmesine karşı çıkan bir bilinmezci” olarak tanımlıyor. Eleştirel Kuramcılar’ın Yahudi mistisizmi(Kabalah)’nin diline vakıf oluşlarıyla kendisinin sufizmin diline vakıf oluşu arasında bağ kuruyor ve ârâf’ı inşa etme yolu olarak sufizmi ârâfsallaştırıyor.12 Elif Şafak, tasavvufu sevme gerekçelerini sıralarken “birbirinden ayrı ayrı duran parçaları eklemleyebilme imkanı sunduğundan hareketle; romanlarındaki hermafrodit heterodoks derviş (Pinhan), dinsiz Musevi (Şehrin Aynaları) ile kendisi arasında bağ kuruyor. Akışkanlığa vurgu yaparak “su gibi akışkan olmayı” salık veriyor.13 Şafak’ın argümanları fizikötesiyle ilişkileri olmayan Türk toplumunun nomosu İslam’ı algılayamayan Türk solundan ve Kemalist seçkinlerden bir kopuşu temsil ediyor. İkircikliği aşamadığı için “aşamayan kopuş” nitelemesini yapmaya imkan sunuyor. Küreselleşme süreciyle birlikte popüler kılınan İbn Arabi atıfları sayı ve harf simgeciliği gibi unsurlar tasavvufi bağlamından koparılarak sekülerleştiriliyor. Teolojik anlamda bu sürecin tekil bir süreç olmadığını, farklı yazı denemelerinin de olduğunu hatırlamak gerekiyor.14 Ancak bu durumda mevcut popülariteye destek sunmanın dışında hatta bazen söylemsel destek vermenin ötesine geçmiyor. Örneğin Gezgin yazarı, günümüz koşullarında kurucu bir paradigmaya gereksinim olduğunu haklı olarak vurguluyor. Ancak sufi anlatılarda ötekileştirilen fakih ve fıkıh kavramlarına yükleniyor. “Modern yaşamın sorunlarına asıl cevabı İbn Arabi, Bediuzzaman gibi âriflerde bulabiliyoruz.”15 diyor. Fıkhın ötekileştirilmesi argümanının yaşadığımız tarihi anla, süreçle ilişkisi sahih bir düzlemde konuşulmalıdır. Kuralların başka kurallar adına sürekli olarak eleştirilmesi bir süre sonra kuralsızlığı, karmaşayı ve nihilist bir savrulmayı oluşturuyor. Gezgin’i yazma ve evliya menkıbelerini bir edebiyat imkanı olarak kullanmasının gerekçelerini şu şekilde açıklıyor Yalsızuçanlar: “Romanda seksenli yılların ilk yarısında bir kırılma yaşandı. Bireysel perspektifin kırılmasına özellikle Latin Amerika yazarları öncülük etti. Marquez gibi yazarlar, romanda yirminci yüzyılın başlarından itibaren güçlenerek gelmiş olan bireysel perspektifi kırdılar. Böylece roman, geleneksel anlatı damarlarına yeniden uzandı. Yani daha anonim bir gönderme alanına doğru yürüdü. Gezgin (...) doğrudan bizim menakıp kitaplarımızın diline gönderme yapıyor.”16 Menakıp kitaplarının imgesel kabızlık yaşayan edebiyat dünyasını yeniden doğurabileceğine yönelik farklı bir yazı için “Hikaye Bitti”17 denemesini hatırla(t)mak gerekli.

Edebiyat dünyasının seküler bir tasavvuf anlayışıyla yüz yüze gelmesi noktasında, Batı’daki trendleri iyi takip eden Orhan Pamuk adı önemlidir. Kendisiyle son kitabı İstanbul üzerine yapılan bir söyleşide “Ben tasavvufi metinleri son derece din dışı edebi bir tutkuyla okudum. Onların manevi kısmından az edebi kısmından çok etilendim”18 der. Tasavvufu “ince bir kültür” olarak gören Pamuk, “Mevlana’dan ve tasavvufun incelikleri”nden haberdar olmadığı zamanlar için hayıflanır.19 Tasavvufla salt edebi bir tutkuyla ilgilenen Orhan Pamuk zihni bir bölünme halini sürekli kılar. Susan Sontag’ın “köktenci strateji” olarak adlandırdığı bir metni farklı amaçlar için kullanma tarzının en somut örneklerini verir. “Tasavvufla bir edebi kaynak olarak ilgileniyorum. Ruhumu terbiye edecek bir tutumlar ve davranışlar disiplini olarak tasavvufa giremedim. Tasavvuf edebiyatına bir edebi hazine olarak bakıyorum. Cumhuriyetçi bir aileden gelmiş biri olarak masamda otururken son derece Kartezyen, Batı rasyonalizminden etkilenmiş biri gibi yaşıyorum. Varoluşumun merkezinde bu akılcılık vardır. (...) Haz olduğu yerde ruh etkilenir. Ruhun etkilendiği yerde de benim akılcı denetimim var. Kitaplarım belki bu iki merkez arasındaki çekişme ve itişmeden oluşuyor..”20 Orhan Pamuk’un Kara Kitap romanı Bernt Brendemoen’in dediği gibi “belli bir düzeyde tasavvuf hikayesi olarak okunabilir.”21 Brendemoen Mark Kirchner’den yaptığı bir alıntıyla Pamuk’un tasavvufla ilişkisinin mahiyetini açıklar. Pamuk tasavvufi düşüncelere inanmadığını anlatır bu alıntıda. Orhan Pamuk’un bu tavrını tasavvuftan edebi bir imkan olarak yararlanan Mustafa Kutlu eleştirir: “Orhan Pamuk da başta ‘hurufilik’ işi olmak üzere zaten esrarlı bir şey anlatmak isteyen herkes buna başvuruyor. (...) Attar’ın eserlerinden, Mevlana’dan, Şemş’ten hasılı sayamayacağımız kadar çok ayrıntıdan yararlanmaya çalışmış. Tasavvuf düşüncesinin ifade imkanlarını sonuna kadar kullanmış. Kullanmış da ne olmuş? (...) Güzel, evet; hatta eğlendirici, bizi oyalıyor. Ama içimizde Yunus Emre’nin bir tek mısrası gibi bir tele dokunuyor mu?”22 

Her çeşit söze bir yorum getiren tasavvuf başta klasik edebiyatımız olmak üzere musiki, folklor gibi sanat dallarını etkilemiştir. Bu etkinin boyutlarını tespit etmek için Nedim’i hatırlamak yeterli. Şen, şuh ve şakrak bir dünya şairi olarak anılan Nedim aynı zamanda Hamzevilik tarikatıyla ilişki içindedir.23 Günümüzde neden tasavvufi imgeler başta batılılaşmış edebiyatçılar da olmak üzere yaygınlaşmaktadır? Bu sorunun cevabını başka bir soruyla Abdülbaki Gölpınarlı’dan almak mümkün. “Tasavvufun edebiyata tesirleri hakkındaki fikriniz nedir?” sorusuna Gölpınarlı; tasavvufun düşüncenin sınırlarını genişlettiğini ve dili zenginleştirdiğini belirten bir cevap verir ve tasavvufun yorum kabiliyetine dikkatleri çeker.24 Düşüncenin sınırlarının genişlemesi günümüz koşullarında ya zihni kireçlenme ya da zihni kuralsızlaşmayı çağrıştırıyor. Yapısalcılık sonrasında ve postmodern durumla birlikte yaygınlaşan yorum, hakikate dair kuşkuları, nesnel anlamı vb. sorunsallaştırmanın gerekçesi olmuştur. Dilin sınırları hakikati ifade etme kudretinin yetersizliği sufizmde öteden beri bilinir. (Hallac-ı Mansur ya da Nesimi’yi bu konuda hatırlamak yeterli.) Sufilik ve edebiyat ilişkisi de aslında sorunlu bir alandır. Dilin hakikati veremeyeceğinden hareket eden bir kısım yazarlar “hem şair hem mutasavvıf olun”amayacağını belirtirler.25 Ama bütün bu yorumlara karşın tasavvufun ve edebiyat ilişkisi gelişerek, popülerleşerek ve metalaşarak sürmektedir. “Modernitenin getirdiği iç bulantısından kaçış yolu arayanlara pazarlanan (...) dinginlik metotlarının yeni bir dinin yepyeni aforizmaları gibi algılandığını ve mistisizm satanların sattıkları malın ruhuna ters bir şekilde çok popüler, çok zengin olduklarını biliyorum.”26 tespiti mal üreten, arzu yaratan ve çelişkilerle varolan bu dünyayı çok iyi bir şekilde özetlemekte. Popüler kültür içindeki sufizm anlatısının yaygınlaşmasının bir başka ve belki de temel sebebi modernitenin kuru, pozitivist ve ruhsuz dünyasıdır. Ama bu ruhsuz dünya bu anlatıları kullanırken ruhsuzluğundan ödün vermez. “Batı’nın tinden arındırılmış, çorak toprağında yaşayanlar Doğu’ya tinsel malzemenin yığıldığı bir tür depo olarak bakıyor yıllardır. Gerçekte bir yaşam biçimi olan tinsel anlayışları bu depodan derleyip, bir teknik olarak sunuyorlar bize. Ve Batı bunlara, tüketim toplumu içindeki herhangi bir tüketim malzemesine dönüşebildiği ölçüde tahammül edebiliyor.”27 

Yaşama sanatından uzaklaşmış, köklerinden kopmuş popüler sufi trendinin geleceğinin ne olacağını kestirebilmek güç. Bu yazıda özgül anlamıyla yazınsal bir eleştiri gerçekleştirilmedi. Halin tasviriyle yetinildi. Bir başkasının söylemi üstüne ikinci bir dil olarak derinlikli bir eleştiriyi Elif Şafak romanları üzerinde deneyeceğim. Kusurların ilmihali olarak da nitelenebilecek eleştirinin kısmi imkanlarından faydalanarak son dönemde popülerleşen ve kendi referanslarıyla çelişkiye düşen tasavvuf anlatısının sorunsallaştırıldığı bir yazı oldu bu yazı. Dinin bütüncül ve kök algısının kaybolduğu, kırıldığı bir ortamda romancılardan “tasavvufi fetva” sorulması pek yadırgatıcı olmasa gerek.

 

 

 

Dipnotlar

 

1- Kudsi Ergüner, “Mevlana’yı Düzeltip Bize Satıyorlar”, Vatan Kitap, 22.12.2004.

2- İskender Pala, “Divan Edebiyatı Aşkın Has Bahçesidir”, Yalçın Çetinkaya, Memleket Meseleleri, s. 259.

 3- Kerim Balcı, “Dinle Ney’i Neden İntizar Ediyor?”, Zaman, 4.10.2004.

 4- Kudsi Ergüner, a.g.y.

 5- Coleman Barks, “Mevlana Evrensel Bir Şairdir”, Vatan Kitap, 22.12.2004.

 6- Avni Özgürel, “Mevlana ile Batı’ya Açılma”, Radikal, 19.12.2004.

 7- Burhan Eren, “Tasavvuf Akımının Voltu Yükseliyor”, Turkuaz, 26.09.2004.

 8- Mahmut Erol Kılıç, Sufi ve Şiir, s.13, İnsan yay, 2004.

 9- Burhan Eren, a.g.y.

 10- Elif Şafak, “Elimi Sıkmayan Adam”, Turkuaz, 31.10.2004.

 11- Elif Şafak, “Hep Deliliğe Yakın Oldum”, Zaman, 16.5.2004.

 12- Elif Şafak, “Beni Anlatmak Değildir Edebiyat, Ben Olmaktan Çıkmaktır”, Cumhuriyet Kitap, sayı: 752.

13- Feridun Andaç, Edebiyatımızın Kadınları, s. 273, Dünya Kitapları, 2004.

14- İbn Arabi’ye odaklanan Gezgin (Timaş, 2004), Endülüs’ün Son Zügüdar’ı (Beyan) farklı okumalara örnek teşkil edebilir. Nefes (Doğan Kitap, 2004) tasavvufi algıyla şekillenen bir romandır.

 15- Sadık Yalsızuçanlar, “Modern İnsanın İbni Arabi...” Zaman, Nuriye Akman’la söyleşi, 3.10.2004.

 16- Sadık Yalsızuçanlar, “Gezgin: Çağdaş Menkıbe”, Ender Yılmaz Söyleşisi, Yeni Şafak.

 17- Hasanali Yıldırım, “Hikaye Bitti”, Umran Temmuz, 2002, s. 77-79.

 18- Orhan Pamuk, “Benim Maneviyatım Edebiyattır”, Nuriye Akman söyleşisi, Zaman, 22.12.2004.

 19- Orhan Pamuk, İstanbul, s. 175, YKY, İst., 2003.

 20- Orhan Pamuk, Öteki Renkler, s. 192, İletişim yay., İst., 1999.

 21- Brent Brendemoen, “Bir Sufi Romanı Olarak Kara Kitap”, Orhan Pamuk’u Anlamak içinde, s. 2009-223, İletişim yay., 1999.

 22- Akt: Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, cilt: V, s. 919, Türk Edebiyatı Vakfı yay., 1994.

 23- Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek yay.

 24- Abdülbaki Gölpınarlı a.g.e, sh. 173.

 25- Hilmi Yavuz, “Hem Şair Hem Mutasavvıf Olunmaz”, Memleket Meseleleri içinde, s. 50-51. Yalçın Çetinkaya, Kaknüs yay., 2000.

 26- Nuriye Akman, “Martıların Dansı”, Turkuaz, 12.12.2004.

 27- Rahmi G. Öğdül, “Tinsel Temrinler”, Varlık, Ağustos 2004.


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 836

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


YENİ ALBÜM