|
|
| Kürt sorununa uzun metrajlı çözüm! |
| Yazan Tuba Özden | ||||||
| 24.05.2009 15:38 | ||||||
|
Kürt sorununun büyümesinde film ve dizilerdeki karikatürize karakterlerin etkisi azımsanmayacak kadar çok. Bu suni ve yanlış imajın tamiri için Kürt yönetmenler kamera başına geçti... Türkiye’de kim bilir kaç kuşak ‘Kürt sorunu’nun gölgesinde büyüdü. Memleketin doğusu ya da batısında, hemen her haneye bir şekilde uğradı bu soğuk mesele. Kimileri ete kemiğe bürünmüş acılar yaşadı, kimileri de ülkenin hassas dönemlerden geçtiği günlerde fondaki trajik öyküleri görmezden geldi. Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Kürt sorunu’na dönük stratejilerinin değiştiği görünür bir gerçek. En son Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “İster terör, ister Güneydoğu, ister Kürt meselesi deyin, bu Türkiye’nin birinci sorunudur. Halledilmesi lazımdır.” demesi, bu konuda iyi şeyler olacağını müjdelemesi, atılan son adım. Bir dönem Kürtçenin yasak olduğu ülkede, Başbakan’ın basının önünde Kürtçe cümle kurması, devlet televizyon kanalları arasına Kürtçe yayın yapan bir kanalın eklenmesi, üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümlerinin açılacağından söz edilmesi, bu dönüşümün geçtiğimiz aylarda zuhur eden işaretleri. Şüphesiz, siyasi arenadaki hareketlilik toplumda da yansımasını buluyor. Bu etkinin göründüğü alanlardan biri de sinema. Son bir yılda vizyona giren filmler bile Türk sinemasının Kürt sorununa artık kayıtsız kalamadığını gösteriyor.
Mart ayında vizyona giren Mahsun Kırmızıgül’ün filmi ‘Güneşi Gördüm’ meseleye kendi zaviyesinden bakan örneklerden biriydi. Yönetmen, ‘hepimiz kardeşiz’ sloganını mahzun bakışlarının çatısı altında sunuyordu izleyiciye. Sarıkamış’ta bir köyün boşaltılmasını; bir babanın oğlunun birini dağa, diğerini askere gönderişini; bir ailenin göçe maruz kaldıktan sonra başlarından geçenleri ‘Mahsunca’ bir lisanla acıta acıta sunuyordu yönetmen. Kürt sorununun sağından solundan gidiyor; ama içinden geçme cesaretini çok da gösteremiyordu film. Nihayetinde ‘bence sen de haklısın’ diyerek herkese bir selam gönderiyordu. 2008’in Kasım ayında, Kürtleri konu edinen iki film girdi vizyona. Bunlardan biri Hüseyin Karabey’e ait ‘Gitmek’ti. Bir film setinde âşık olduğu Kuzey Iraklı Hama Ali’nin, Irak’ta çıkan savaşa rağmen, peşinden giden Ayça Damgacı’nın gerçek hayat hikâyesinden uyarlanmıştı. Bir Türk kızının politik hiçbir kaygı gütmeden, sadece âşık olduğu bir Kürt adamın peşinden yollara düşmesi bazı kesimler tarafından hoş karşılanmadı. Film, T.C. Kültür Bakanlığı’nın İsviçre’de düzenlediği festivalde yine bakanlık tarafından programdan çıkarıldı. Bu uygulama, Türkiye’de vizyona girdiğinde filme izleyicinin daha çok alaka göstermesine yol açtı. Kasım ayında vizyona giren Fırtına, daha önceki filmlerinde de Kürtlerin yaşadığı sıkıntılara odaklanan yönetmen Kazım Öz’e aitti. 1990’lı yıllarda üniversiteli bir grup gencin siyasi fırtınaya maruz kalarak savrulmalarını anlatıyor film. Örgütün zihniyetini açığa çıkaran diyaloglar, ‘Neden dağa çıkılır?’ sorusunun cevabını kendi içinde veriyor. Son sahnede gençler için dağa çıkmaktan başka çıkar yol kalmaması filmin en tartışmalı bölümü. PERDEDE ‘KİMLİKSİZ’ KÜRTLER Yukarıda bahsettiklerimiz vizyona giren ve tartışılan filmler. Bunların dışında Kürt yönetmenlere ait özellikle Almanya’da gösterime giren, festivallerde dolaşan uzun ve kısa metrajlı bolca film ve belgesel var. En son 28. Uluslararası Film Festivali’nin programında da ileride sinemalara filmlerini taşımayı umut eden genç Kürt yönetmenlerin belgesel ve filmlerinden örnekler vardı. Müjde Arslan’ın ‘Ölüm Elbisesi: Kumalık’, Çayan Demirel’in Diyarbakır Cezaevi’ni anlattığı ‘5 No.lu Cezaevi’, Özgür Doğan’ın ‘İki Dil Bir Bavul’ belgeselleri bunlardan birkaçı. İran, Kürt yönetmenlerin en aktif olduğu ülke. Bahman Ghobadi gibi dünya çapında ismini duyuran, kendini bu konulara vakfetmiş yönetmenler İran’da çok. Yakın gelecekte Türkiye’de de ‘Kürt sorununu’ ele alan Kürt ya da Türk yönetmenlerin artacağını söylemek kehanet sayılmaz. Kısa filmler ve belgesellerde bu konulara ilginin arttığını şimdiden söyleyebiliriz. Siyasi ve toplumsal hayatta belirginleşen ve daha çok konuşulur hâle gelen bu meselelerin edebiyat, sinema gibi mecralarda dillendirilmesi de garip olmasa gerek. Bahsettiklerimiz, Türk sinemasında Kürt sorununu ele alan ilk filmler değil şüphesiz. Geçmişte de Kürtlerin hayatı, farklı yaklaşımlarla sinemaya çokça uğrar. 50’li yıllarda Kürtler, işçi sınıfının temsili ve göç ile perdeye yansır. Memleketlerinden ‘taşı toprağı altın’ İstanbul’a taşınan bu karakterler ya ‘gariban’ ya da ‘komik’tir. 60’larda Almanya’ya göçün başlaması bu konulara rağbeti artırır. 70’lerde Kürtler daha çok geri kalmışlığın, vahşi töre kanunlarının temsilcisidir sinemada. Kan davası, başlık parası, kuma, mayın, kaçakçılık gibi meseleler etrafında örülür senaryolar. Bu dönemde Yılmaz Güney Kürtlere gerçekçi bakış açısıyla yaklaşan filmleriyle ön plana çıkar. Onun filmlerinde daha ete kemiğe bürünmüştür Kürt karakterler. Yol, Umut, Sürü gibi filmleri bu dönemde çeker Güney. 1980 darbesinden sonra uzun bir sessizlik yaşanır sinemada, bu konulara pek de yaklaşamaz yönetmenler. 90’larda Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in Kürt realitesini tanımaları sinemada da karşılığını bulacaktır. 1999’da Yeşim Ustaoğlu, Kürt sorununa değinen ‘Güneşe Yolculuk’u tüm zorluklara rağmen vizyona sokmayı başarır; iki yıl sonra Handan İpekçi’nin ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ filmi, hayatları bir çatışmanın ardından kesişen emekli hâkim ile Türkçe konuşmayı bilmeyen küçük Hejar’ın hikâyesini anlatır. Film, ‘dil’ engeli ile nasıl bir iletişim sorunu içine düşüldüğüne vurgu yapar. O dönem Kürt edebiyatından da uyarlamalar yapılır. Mesela ‘Siyabend û Xece’ ve ‘Mem û Zin’. Doksanların sonlarında hareketlilik yaşansa da vizyonda bu konulara değinen filmlere uzun yıllar rastlamayız. Türk sinemasının duraklama devrinin bunda etkisi muhakkak vardır. Fakat geçtiğimiz yıl içerisinde Kürt sorununu konu edinen filmlerin sayısında artış var. Peki, neden? “Bu mesele çok tartışılır oldu. Kürtler siyasi, ekonomik ve toplumsal hayatın her alanında etkili artık.” sözleri ‘Fırtına’ filminin yönetmeni Kazım Öz’e ait. Günümüzdeki iletişim araçlarının etkisiyle artık Kürt sorununu ya da Kürtleri görmezden gelmek mümkün değil. Öz, sinemacıların politikacıları geriden takip ediyor olmasından rahatsız. Sanat eseri üretmenin cesaret gerektirdiğine inanıyor. Bu filmler 90’larda çekilebilseydi belki bu konular çok daha önce tartışılmaya başlanacaktı. Malatyalı işçi bir Kürt ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ‘Gitmek’ filminin yönetmeni Hüseyin Karabey, Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okuduğu dönemde yönetmen olmayı kafasına koyar. Onu bu karara sevk eden, kendini demokratik bir şekilde ifade etmek istediği hâlde karşılaştığı baskılardır. Bunun üzerine İstanbul’a sinema okumak üzere gelir. Aynı dönem içerisinde, Kazım Öz ve Özcan Alper gibi yönetmenlerin de yetişmesinde katkısı bulunan Mezopotamya Kültür Merkezi’nde sinema bölümünü kurar. İnsanlık suçlarının yaşandığı bir dönemde Karabey’i motive eden, mevcut sinemaya tepkisidir. Kürt kimliğinin doğru ifade edilmediğini düşündüğü için kendilerini anlatacak filmler yapmak ister. Birçok belgesele imza atar, bu esnada sıkıntılar da yaşar: “Bu filmlerin böyle bir döneme denk gelmesi, kendimizi ispat edebilmemiz için çok zaman geçmesinden kaynaklanıyor. Biz sınırları çok zorladık.” Hüseyin Karabey, Kürt sorununun büyümesinde sinema filmleri ve televizyon dizilerinin etkisinin büyük olduğuna inanıyor. Gerçekle uyuşmayan karikatürize edilmiş karakterler, garip şiveler, vahşi ve ilkel tasvirler… Bu sebeple Kürt sorununun çözülmesinde de sinemanın önemli bir araç olabileceğine dikkat çekiyor: “Kürt sorununda temel problem iki tarafın taleplerinin çok siyasallaştırılmasından dolayı insani tarafın ıskalanması. Mesela buradaki birinin o insanların neden ana dilinde eğitim istediğini anlaması zor. Çünkü filmlerde takır takır Türkçe konuşuyor o Kürtler.” Sorunlar politikacılar tarafından dile getirildiğinde bir taraf olmak da zaruri kılınıyor. Hâlbuki bölgedeki hayat şartları algılandığı takdirde problemin çözülmesinde çok daha etkili olabilir. Doğudaki hayatı sadece dizilerdeki ya da sinemaya konu olan mevzulardan ibaret sanan, kendi topraklarına oryantalist gözlükler ardından bakan, gidip o coğrafyada gezmekten korkan bir topluluğun varlığı ortada. Kürt sorununun daha çok toplumsal tarafını besleyen bu problemli yaklaşımda, tasarlanarak gösterilen Kürt hayatının etkisi büyük. Hüseyin Karabey açısından filmi ‘Gitmek’in en büyük başarısı, izleyiciye görmezden gelinen bu coğrafyaya bir yolculuk imkânı sunması. “Bu filmi izledikten sonra Kürtlerle ilgili kötü düşünemezsiniz.” diyor. Ona göre, sinema tek başına Kürt sorununun çözülmesinde muktedir değil; ama ciddi bir faydası olacağına da inanıyor. Yeşim Ustaoğlu, ‘Güneşe Yolculuk’ filmini 1999’da çekmişti. Ustaoğlu’na göre filmi Kürt sorunu değil, Kürt realitesiyle ilgiliydi. Tireli, esmer tenli Mehmet ile seyyar arabasında müzik kasetleri satan Berzan’ın kimlikleri ve görünüşlerinden ötürü başlarına gelenlere odaklanıyordu film. Ustaoğlu, Türkiye’nin seksen sonrası, kendi realitesini görmezden geldiği bir süreçte böyle bir filmi çekmenin çok da kolay olmadığına değiniyor. Onu bu filmi çekmeye motive eden, yaşadığı dönem içindeki sıkıntıyı görmezden gelememe hâli olmuş. Beraberinde bu ‘görmezden gelme’ hâlini filminde anlatmaya niyetlenmiş. Çekim esnasında da dağıtım sürecinde de zorluklar yaşamış yönetmen. Çekimlere mecburen üç ay ara verilmiş, dağıtımcılar cesur davranmayıp film vizyona giremeyince, sinemalarla kendileri anlaşma yapıp filmi gösterime sokmuşlar. Ustaoğlu da sanatın, sinemanın özlü bir eser ortaya koymak kaydıyla politikadan çok daha kuvvetli olduğuna inanıyor: “Sanat öyle bir güce sahiptir ki, filminizi bütün dünyaya izletebilirsiniz.” Ustaoğlu, Kürt sorununun çözülmesinde sinemanın etkili olabileceğine inanıyor, yalnız politika ile aynı misyonu üstlenemeyeceğinin de altını çiziyor. Sinemacının arayışı çözüm üretmekten ziyade meseleyi ortaya koymak, belgelemek, anlatmak. Durumu cesaretli, net bir şekilde ortaya koymadan, kaynağını, zihniyetini eleştirmeden çözüme bir katkıda bulunmak mümkün değil Kazım Öz’e göre. Soyut bir kardeşlik sloganının faydası olmayacağına inanıyor. Mahsun Kırmızıgül’ün filmi ‘Güneşi Gördüm’ en çok bu açıdan tenkit ediliyor. Film, herkesten onay ve ilgi görme beklentisi içinde olmakla eleştiriliyor. ‘Türk Sinemasında Kürt Meselesi’ kitabının yazarı Müslüm Yücel filmi sert eleştiren isimlerden biri: “Mahsun Kırmızıgül, Kürt sineması adına yola çıkmıyor, Kürt ve Zaza imgelerini kullanıyor sadece.” Yücel’e göre son dönem çekilen filmlerde Kürt karakterleri eskisinden de kötü ele alınıyor. Serbestlik Kürtlere hakareti de beraberinde getiriyor. Televizyonlar aracılığıyla bu zararın katmerleştiğini düşünüyor ve Kurtlar Vadisi’ndeki Muro karakterini örnek gösteriyor: “Kürt; ama soytarı.” Bu eleştiri sorunu büyüten alınganlıkların bir tezahürü gibi. Aynı dizideki ‘Deli Hüsnü’ karakteri için kimse çıkıp “bir Türkü nasıl böyle gösterirsiniz.” demiyor. Kürt sorunu, aşırı biçimde gerilimli bir sorun. Deyim yerindeyse ateşten bir gömlek. Tümüyle gerçekçi bakıldığı takdirde başa çok iş açabilir. Belalı bir şey yani. “Kırmızıgül, ‘şehit’ ile ‘ölü ele geçirildi’ arasına sıkışmış bu soruna, İstanbul’da tutunmuş taşralı bir ‘Kürt’ olarak bakıyor.” sözlerinin sahibi yazar Sadık Yalsızuçanlar’a göre, soruna tümüyle doğru, sahici, sağlıklı bakmak için henüz erken. Çünkü Kürtçe aşırı biçimde siyasileşmiş bir dil. Başka hiçbir dil aynı kaderi yaşamıyor. Kürt sorununun içinde müthiş bir gerilim var. Dağda çocuğu ölenler, örgüt veya ordu; hangi kesim olursa olsun benzer acılar içinde. “Böylesine gerilimli bir dilin içinden konuşurken Kırmızıgül gibi tanımlanması güç bir ‘yer’de konumlanıyor insan. Güneşi Gördüm, tipik bir film bu bakımdan.” diyor Yalsızuçanlar. KÜRT SİNEMASI HAMİLE KADIN GİBİDİR Kürt sorununun yıllardır hayatımızın ortasına külçe gibi yerleşmiş olması, bu meseleyi ele almak isteyen ya da bu sıkıntıları derinden yaşamış yönetmenler açısından da bir nevi handikap. Ortada bu kadar kronik bir kriz varken Kürt toplumunun destanlarını, aşklarını, modernleşme ile beraber yaşadığı sancıları vs. anlatmaya bir türlü sıra gelmiyor. Bu eleştiriyi yapmak için belki erken, zira daha yeni yeni örnekler perdede arz-ı endam ediyor. Fakat genç yönetmenlerle konuştuğumuzda da benzer kaygıları işitiyoruz. Fakat tam tersi yönden bakıldığında yanlış bir algının hâkim olduğu da ortada. Kazım Öz, Kürtlerle ilgili tüm filmlerin ‘Kürt sorununu dillendiriyor’ şeklinde algılanmasından rahatsız: “Acılarımızı, sevinçlerimizi anlatmaya çalışıyoruz. Ben Kürt sorununu yaşadım; dil problemi olsun, bölgesel sorunlar olsun, doğal olarak bu konuları filme çekiyorum. Yoksa politik sinema yapayım ya da her filmimde Kürt sorununu ele alayım diye bir tavrım yok.” Yıllardır birikmiş bu acıların dillendirilebileceği önemli mecralardan biri sinema. Kürt yönetmenler için bir ifade alanı, kendilerini anlatabilme şansı. İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi bu sıkıntılı hâli şu cümle ile dile getiriyor: “Kürt sineması hamile bir kadın gibidir. Onun doğum yapmasına yardımcı olunmalıdır.” Belki de bu ifade alanının açılmış olması hasebiyle son dönemlerde üzeri örtülmüş yaralar perdede izleyiciye sunuluyor. Sinemanın en önemli özelliği insanlara kendini anlatabilme imkânı sunması. “Beğenmek zorunda değiliz ama bırakalım da insanlar kendilerini anlatsınlar. Beni başkası anlatmasın.” diyen Karabey’e göre, şimdiye kadar çekilen filmlerde Kürt yönetmenler henüz bir şey söylemiş değil. Boşaltılmış köyler, yargısız infazlar, kitlesel katliamlar, Diyarbakır Cezaevi gibi o kadar çok konu var ki dillendirilmeyen. “Birileri beğenmese de bunları sinemada izlemeleri çok daha iyi sonuç verecek. Bunların sinemada anlatılabilmesi Türkiye için bir şans olacaktır. Çünkü bu insanlar yaşıyorlar, aramızdalar ve kendilerini anlatamadıkları için birikmiş öfkeleri var. Sinema acıları sağaltıyor, başka şeylere dönüştürüyor. Aksi takdirde belki sebepsiz şiddetlere maruz kalacağız.” Bu konuların dillendirilmesi için politikanın çatışmacı ortamına kıyasla naif bir zemin sunuyor sinema. Fakat izleyici yahut sektör bu ortamı sağlıyor mu yeterince. Sansür ya da otosansür mekanizması işlemekte mi? On yıl öncesine nazaran çok daha iç açıcı bir ortamda olduğumuzu, bu sıkıntıları tecrübe eden Yeşim Ustaoğlu kabul ediyor. Her ne kadar Gitmek filmi küçük bir sansür krizi yaşasa da yönetmenler devlet sansüründen ziyade çevrelerinden maruz kaldıkları sansürden şikâyetçi. Filmlerini dağıtırken problem yaşamaları, sinema eleştirmenleri tarafından kimi zaman görmezden gelinmeleri, birçok uluslararası festivalden ödül aldıkları hâlde filmlerinin haklarının televizyonlar tarafından satın alınmaması, Türkiye’deki bazı festivaller tarafından görmezden gelinmeleri... Bunlar her ne kadar yasal engellere maruz kalınmasa da zihniyet yapılarında sansür mekanizmasının işlediğini gösteriyor. Türkiye’de özellikle 80 ihtilalinden sonra hiçbir sanat dalı üzerinde olmadığı kadar sinema üzerinde otosansürün hâkim olduğunda hemfikir yönetmenler. Peki, geçmişte ‘Kürt sineması’nın varlığından söz edilebilir mi? Ya da günümüzde ‘Kürt sineması’nın temelleri atılıyor demek ne kadar doğru? ‘Kürt sineması’ tabirini kullanmak ne kadar yerinde? Yazar Müslüm Yücel Kürt sorunu çözülürse, Kürtlerin de bir sinemasının olacağını dillendiriyor. Aksi takdirde Kürtlerin Türk sinemasında bir hammadde olmaktan öteye gidemeyeceğini düşünüyor. Fakat yönetmen Hüseyin Karabey’e göre bu çok da doğru bir tanım değil. “Ben Türk sineması ya da Kürt sineması denmesine karşıyım. Türkiye sineması en doğru ifade. Kürt sineması olması için, Kürdistan’da çekilmesi lazım, Kürtler oynamalı, Kürt hikâyesi anlatılmalı. Ben kendi kimliğimin hâkim unsur olmasını değil, sadece anlaşılmasını istiyorum. Çeşitliliği zenginlik olarak algılıyorum. Kendi sinemamı da Türkiye sineması olarak görüyorum. Benim için tek bir sinema var.” Vizyona filmleri giren Kürt yönetmenlerin en büyük derdi kendilerini beyaz perdede anlatabilmek. Empati duyulmasını, tolerans gösterilmesini değil, sadece yaşadıkları coğrafyanın anlaşılmasını bekliyorlar. Seksenli yılların ikinci yarısına kadar Kürt olmayan ve kimliğinden dolayı acı çekmeyenler açısından ‘Kürt sorunu’ diye bir şey yoktu. Dili üzerinden kimliği inkâr edilmiş ve yasaklanmış bir toplumun sancıları yansıyor son dönemlerde perdeye. Muhakkak dilin normalleşmesi, siyasal yükten kurtulması hâlinde sinemada çok daha zengin ifadeler çıkacak karşımıza. Kürt sorununun üst makamlardaki siyasiler tarafından bu derece cesur dillendirilmesi somut çözümlere ne zaman dönüşür bilinmez ama sinema dili, buluşmak, konuşmak, tartışmak adına harekete çoktan geçti. Yıllardır aşılamayan sorunlara ne kadar ilaç olacak, zaman gösterecek.
Aksiyon, 18-25 Mayıs, 2009
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 767
Yorum yaz
|
||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |