Başbakan Erdoğan Tunceli Valisi’nin yoksul halka dağıttığı beyaz eşyaları hükümetin seçim yatırımı olarak değerlendiren muhaliflerini şu soruyla eleştirmişti: “Siz hiç Tunceli’ye gittiniz mi?” Bu yalın soru aslında ülkemize özgü büyük bir gerçeği ifade ediyor: Tunceli Türkiye’de gidilmesi kolay olmayan şehirlerden biri, Tunceli adeta Türkiye’nin bağrında bir kara delik. Türkiye’nin öteki vilayetlerinden herhangi biri için böyle bir soru sorulmaz.
Mesafe şehirden mi kaynaklanıyor, bastırılmış bir tarihi imleyen isminden mi? Şehrin adının Dersim’den Tunceli’ye çevrilmesine sebep olan kara sayfalar aslında kimlerin eseri? Kimse sorumluluk üstlenmek istemiyor. Verilen cevaplarda bahsi geçen isimler çoktan ölmüşler. Şehir isimleri, köy isimleri değiştirilmiş. İsim değişikliği ile amaçlanan yeniden doğum da bir türlü gerçekleşmemiş. Sonuçta Tunceli gidilmesi kolay olmayan bir şehir olmuş. Yıllarca... Her türlü idealizmin zirvelerde gezindiği 70’li yıllarda dahi niçin solcu bir öğretmen bile Tunceli’ye tayini çıktığında bu tayini durdurmanın yollarını arardı? Babası öğretmen olan bir arkadaşım, nüfus cüzdanında Tunceli yazılı olduğu için kapısından döndürüldüğü öğretmen evlerinden söz ederdi. 90’ların sonuna kadar mevcut olduğu söylenebilecek bir tuhaflık. Bizi biraraya getiren belki de görünen ve görünmeyen damgalarımızdı. Başörtülü olduğum için döndürüldüğüm kapıları anlatırdım ben de. 80’li yıllarda, hatta 28 Şubat’tan sonra İstanbul’da başörtülü olarak adım atmanın zorlaştığı semtler vardı. Ama farklı katmanlarda süren bir gelişme de var bu ülkede. Büyük şehirlerde yaşanan kaynaşmadan söz ediyorum. Uzun zaman geçmedi aradan, dindar Sünni bir ailenin çok iyi yetiştirilmiş kızı, Tuncelili Kürt ve Alevi bir ailenin bürokrasinin merdivenlerini hızla tırmanan zeki oğluyla evlendi. Nikâh şahitleri ise İstanbul’un büyük camilerinden birinin imamının oğluydu. Kına gecesinde biraraya gelmiştik. Örtük bir şekilde de olsa ‘öteki’nin yüzüne hayattan gelen eleştiriyle, yeni bir duyarlılıkla bakılma fırsatını sunan bir karşılaşmaydı bu. Yüzyıllar sonra, onyılların ardından bu ülke, bütün vatandaşlarının eşit olduğu kabulünü ders kitaplarından çıkartarak hayata geçireceği bir dönemin eşiğinde. Ergenekon soruşturmaları, böyle bir fırsat sunuyor işte. Gizli kapaklı yollarla bu ülkede bazı vatandaşların daha fazla eşit olduğu kabulünü yerleştirmeye çalışanlar, bunu yaparken bu vatandaşları kimliklerini gizleyerek yaşamaya mecbur etmemişler midir? Küçük şehrin, kasabanın damgalısı, bu damgayı veraseten taşıdığı varsayılan hükümlüsü, büyük şehirde kaybolmaya çalışırken ikinci bir kimlik, anonim bir vatandaş kimliği edinmeye çalışır. Yüz ifadelerinin sahiciliğini, içtenliğini yitirmeye başlaması tabii değil midir bu durumda? Çocuklar tembihli olarak yetişirler. Oyunlar bir yere kadar sahici olabilir. Kahkahalar denetimli, kelimeler kısıtlı, gözyaşları ölçülü olacaktır. Evlerin kapıları herkese açılmaz. Toplumun bir kesimi kendini elinde olmadan gizlerken, bunun getirdiği acılar kabararak başka bir yerde, hesabı yapılamamış bir uzaklıkta yeni bir kara delik açmak üzere patlak verecektir. Kimliğini gizleyerek yaşayan insanların iki ağır hayatı üstlenmiş olduğunu düşünürüm hep. Her bir hayat yarım olduğu ölçüde ağırdır, melankoliye sürükler. Bu melankolinin bastırılmasının imkânsızlığı, Ergenekon soruşturmaları kapsamında açığa çıkan ölüm kuyularında kendini bir kez daha gösterdi. Kimi insanlar bu kuyuların temsil ettiği belirsiz bir umuda/umutsuzluğa asılı olarak yaşıyorlar yıllardır. “İlk Kürkçe dil yasağının (gerçi bunun kapsamı geniştir; Arapça, Ermenice, Rumca, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Çerkezce vd. dilleri de kapsar) başladığı 1913 yılından bugüne, yani İttihat Terakki’nin ilk Şark Islah Planı’ndan itibaren, Kürtlerin insani, doğal ve hukuki hakları sürekli gaspedilmiştir. Sadece Dersim’de, 60 bini aşkın insan öldürülmüştür”, diye yazıyor Sadık Yalsızuçanlar, Bilge Adam dergisinin Aralık 2008 sayısında yayınlanan “Cümle Varlığın Birliği ve Kardeşliği” başlıklı yazısında. Öldürülme ya da manen öldürülme korkusunun bir sonucudur, gizli-kapaklı yaşantılar. İsim ve adres değişikliklerine yol açan bir tedhiş, bir dehşet! İsmi değiştirilen şehri uzak mı uzak bir diyara dönüştüren söylentiler... Kuyular açılırsa Türkiye bunun altından kalkamaz, demişti Mahir Kaynak. Bana ise tam tersi doğru görünüyor. Kuyular açıldıkça, Türkiye gizli-kapaklı yaşantılarından kurtulacak. İsimler, kimlikler, yüz ifadeleri yerli yerine oturacak. Çocuklar özgürce, kelimelerini ve gülüşlerini sakınmaksızın oynayacak sokaklarda ve yeni oyunlar keşfedecek. Bazı şehirler girilmez, bazı tarih sayfaları anlaşılmaz, bazı nüfus cüzdanları yasaklı olmaktan çıkacak.
Taraf, 23.02.2009 Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 657
|