JA slide show
Anasayfa
Vefa Apartmanı geliyor
Yazan ediTör   
02.02.2011 13:54

 Sadık Yalsızuçanlar’ın yeni romanı, Vefa Apartmanı Mart ayında Timaş Yayınları’nca okura sunulacak.

Romandan bir bölümü sunuyoruz :

‘Allah var. Büyük Allah var. Herşeyi görüyor, biliyor. Gördüğüne ve bildiğine inanıyorum. Gerisi laf u güzaf. Yapılacak tek şey tebessüm etmektir. Size mal, mülk, servet bırakmadım. Yalnız, size, şerefli, namuslu, erkek bir ad bırakabildim. Hiçbir zaman başınız yere bakmayacaktır. Bununla müteselliyim, siz de bununla iftihar edeceksiniz.’

Tevfik İleri

Kayseri Cezaevi Mektupları
‘Dünyadan, memleketinden, insandan/umudum kesik değil diye
İpe çekilmeyip de/Atılırsan içeriye
Yatarsan on yıl, on beş yıl/Daha da yatacağından başka
‘Sallansaydım ipin ucunda
Bir bayrak gibi keşke’
Demiyeceksin
Yaşamakta ayak direyeceksin/Belki bahtiyarlık değildir artık/Boynunun borcudur fakat
Düşmana inat/Bir gün fazla yaşamak.’

Nazım Hikmet

‘Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!

İnsanlar zindanda birer kemiyyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.’

Necip Fazıl Kısakürek

1.

Canan, ders bitiminde,
‘hocam’ diyor, ‘kitaptan fal açmayacak mısınız?’
Saatler Geyikler’e uzanıyorum.
‘Bu kez herkes için açalım’ diyorum.
Açıyorum :
‘bazen ama bir insanla bir şey olur
kısa süren bir şey
iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz.’

2.

Sadettin Hocanın çevresinde oturmuş, caddenin gürültüsüne rağmen yükseltmediği o dingin, sükunet dolu ve insanın kalbine işleyen sesinden son dizelerdeki gerçekçiliğe ilişkin imayı dinliyoruz. Kurmaca metin yazarlığı –ne demekse- dersi az önce bitti. Altunizade’deki cafenin bahçesindeyiz. Çınarın gölgesindeyiz. Hoca çınara benziyor.
‘Zola’dan daha gerçekçi bir tasvir’ diyor, ‘urbalarla kemik, mintanlarla et…’
Mesut, Fatma, Nuran, Aydın, Zeynep, İnci, adını anımsayamadığım birkaç arkadaş daha…Hoca konuştukça açık denizde yelken alıyormuş gibi oluyoruz. Sakin, alçakgönüllü, demlenmiş bir ses. Kendini aradan çıkarmış gibi. Anlattıklarını çehresinde seyrediyoruz.
‘Fethi bey, Necip Fazıl’a, ‘senin ödevin yıkmak, sen yeniden yapmakla yükümlü değilsin…’ derdi’ diyor. Cümle tam olarak böyle olmayabilir, belleğimde kalan bu.
Tekrar vurguluyor, ‘ne kadar sert bir natüralizm değil mi?’
Onaylamaktan başka bir şey elden gelir mi? Sadettin hoca konuşunca, bize sadece dinlemek düşüyor.
Onaylarken bile acaba edepsizlik mi yapıyoruz diye geçiyor aklımızdan. Hocayı ilk kez görenler var aramızda, hiç tanımayan. Buna rağmen birkaç dakika içinde herkes sanki yıllardır aşinaymış gibi, kelimelerinin gerisindeki o kıyısız denize dalmaya başlıyor.
Tevfik İleri’den söz açarken Necip Fazıl’ın üç beş ayını geçirdiği zindandan oğlu Mehmed’e yazdığı dizeleri bu yüzden anmış olabilirim. Çayını karıştırırken zamanı eritenlerden o da. Nazım Hikmet gibi.
Dostumun sözlerini hatırlıyorum, ‘dünyada okur yazarlar mekteplerden yetişir, bizde mapusaneden çıkıyor…’
Yusuf’un medresesinden.
Kalkmalıyım. 19.50’de Ataşehir’den Nilüfer turizmin Ankara Expres servisine bineceğim.

3.

Yol boyunca, Yassıada ve Kayseri Günlüklerini okuyorum.
Hüseyin bey başıma sardı bu işi. İyi ki de sarmış. İş diyorum ya, benimkisi bir keşif oldu. Şairin neden yaşam günlüğüne, ‘ne çok acı var’ diye başladığını şimdi daha iyi anlıyorum. Dünyanın geçen kısmı hayal, kalan kısmı hülya imiş.
Hüseyin bey, meslektaşı –eski Milli Eğitim bakanı- olarak Tevfik İleri’ye ilgi duymuş ama sonradan o da bir ada keşfettiğini fark ederek izini sürmüş. Halen hayatta olan karısı Vasfiye hanıma, kızları Cahide ve Ayşe hanımlara, damadı Ayhan ve oğlu Cahit beye ulaşmış.
Gaziosmanpaşa’da, bir film yapım bürosunda, Adnan Menderes’in görüntülerini izlerken son çıkan romanımı Hüseyin beye vermiştim.
Kitabı alıp biraz karıştırdıktan sonra, Menderes’e ilişkin bir nota rastlayınca, ‘Ali beycim’ demişti, ‘Tevfik İleri’nin mektuplarını okumuş muydunuz?’
Boş boş baktığımı görünce, bir saati aşkın bir süre İleri’den söz etmiş, ‘keşke öyküsünü yazsanız…’ eklemişti.
Tevfik İleri adına ilk kez, Bediüzzaman’ın bir mektubunda rastlamıştım. ‘Tevfik İleri'nin bu biçare Said'e bedel Risale-i Nur'a himayetkârâne sahip çıkmasını rahmet-i İlâhîden niyaz ediyorum’ diyordu. Hüseyin bey söz edince o diplerde kalmış ifade ve ilk izlenim belirginleşmeye başlamıştı.
‘Bilmem…’ dedim.
‘Cahide hanımla sizi tanıştırayım dilerseniz’
‘Memnun olurum…’
Nitekim sözünde durdu, iki gün sonra telefonla arayarak Cahide hanımla konuştuğunu, benim aramamı beklediğini söyledi.
Numarayı aldım. Aradım. Hafta sonu sözleştik.

4.

Elli yıl önce yine bir yirmiyedi mayıs sabahı… DP’liler Meclis’in karşısındaki Harp Okulu’na  tıkılıyorlar. Bir şayia. Bulundukları mekân bombalanacak. Herkes panik halinde. Tevfik İleri namaz kılıyor bir köşede. Üniformalı bir albay içeri dalıyor. Ağzından köpükler saçarak,
‘Tevfik İleri nerde?’ diye bağırıyor.
Gösteriyorlar. Küfrediyor. Kıyamda tekme vuruyor. Rükuda tekmeliyor. Secdede tekmeliyor, küfürler ediyor.  Namazını tamamlıyor. Yakasından tutup ayağa kaldırıyor.
‘Seni öldüreceğim. Senin belalınım’ diyor.
İleri sakin bir sesle,
‘Asıl bela,  kendisini bela olarak gönderenin kim olduğunu bilmemektir’
diyor.

5.

Giydiğin buluzuna
İsmimi yazdırayım
Verane İstanbul'da
Sensiz nasıl durayım
Cahide hanımla konuştuktan sonra fark ettim görüşeceğimiz günün yirmiyedi mayıs olduğunu.
Şaka gibi.
Yol boyunca okuduklarım arasında yeni nişanlı iken eşi Vasfiye hanıma yazdığı iki mektup.
Yıl, bindokuzyüzotuz.
Hemşinli Tevfik diye imzalamış.
Hemşine, ilk kez bindokuzyüzdoksandokuzun nemli sıcağının üzerime yapıştığı ağustosunda Laz müziğine ilişkin bir belgeselin çekimleri vesilesiyle gitmiştim.
‘Vasfiye,
İstanbul' a geldin, birbirimizi ancak görebildik.  Üç satır birşey konuşamadık.  Sonra kalktın, gittin.   Niye gittin diyemiyorum.
Zaten gitmek için gelmiştin.  Fakat şunu söylemek istiyorum ki, birşey konuşamadık.  Halbuki birşeyler konuşmamız, birbirimize birçok şeyler söylememiz ve anlatmamız lazımdı, değil mi? Bunun  bir çaresi var.  Sen Siverek'de, ben İstanbul'da  mektepde.  Yine konuşabiliriz. Ben sana yazarım,  sen bana yazarın.  Biliyorum aklına geleni, fakat üzülme, beybabandan izin aldım.  Eğer izin almasaydım,  bu mektubu sen okuyamıyacaktın...  Senin Siverek'de olmanın ehemmiyeti yok.  Ben öyle zannediyorum ki,  sen şimdi tamamen benim yanımdasın.  Seni,  Sultan Ahmet Çeşmesi'nin parmaklığına yaslanmış,  siyah çarşaflı  Hemşin kızını yanımda hissediyorum.  Sultan Ahmet Çeşmesi.   Oraya yalnız da gideceğim ve siyah çarşaflı genç kızımla konuşacağım.  Parmağımdaki yüzükte ben seni görüyorum.  Senin bana çok yakın olan yüzünü, çok tatlı görünen gözlerini görüyorum.  Yüzüğümü çok seviyorum Vasfiye. Onu öyle seviyorum ki, gece yatarken daima elimi dışarı çıkarıp ışıkda yüzüğümü seyrediyorum.  Sen de yüzüğünü sev,  yüzüklerimizi ne kadar çok seversek,  birbirimizi o kadar çok seveceğiz.  Sen dua edersin değil mi? Ben de çalışıyorum, daha da çalışacağım. Nişanlım, şimdi aklıma Hemşin geldi.  Yayla yolları gözümün önünde. Ve o yollarda ben seni seyrediyorum.  Bilir misin, ben o gün ne tatlı hislerle doluydum.  Seni bilmem, fakat ben seni daha Elevit'te görmek istediğim dakikada benim biliyordum.  Yanlış düşünmemişim, Hemşin kızı artık tamamen Hemşin çocuğunun oldu.   Vasfiye, seni babam ne kadar çok seviyor bilir misin?  Adeta kıskanacağım geliyor ve onların sevgilerine hak veriyorum, Sen sevilecek bir kızsın.  Seni, göreceksin, ben de nasıl seveceğim,  senin her arzunu yerine getirmeğe nasıl çalışacağım.
Nişanlım, bu yazıları yazarken aklıma birden ne geldi bilir misin? Annem.   O da seni tanımadan severdi.  Bu işin olmasını istiyenlerdendi.  O da şimdi sağ olsaydı ne kadar memnun olacaktı bilsen.  O da seni çok sevecekti.  O da seni beni sevdiği kadar sevecekti.  Ve belki de o mezarında bile memnundur ve bizim mesut olmamız için dua ediyordur.  Diyebiliyorum ki, sen de o tanımadığın kadını benim kadar seveceksin, o daima yaşıyor gibi bizim aramızda olacak.   Sen onu seveceksin, ben her ikinizi de herşeyden çok seveceğim...
Vasfiye, sen benim yalnız karım olmayacaksın, gün gelecek ki benim anne şefkatine ihtiyacım olacak.  O zaman dizine başımı koyacağım...Yani sen benim sırasında annem, sırasında kardeşim,  sırasında kızım, sırasında karım ve eşim olacaksın.  Ben seni bütün bu hislerle seveceğim.  Sen beni bu hislerle seveceksin.  Yaa  böyle işte Hemşin kızı, böyle işte...  .
Şimdi senden birşey istiyorum,  mektubu okuduktan sonra derhal mektup yaz.  Bu sene dersler biraz uğraştırıcı, senin mektubun onları hafifletecek ve ben daha şevkle çalışacağım.   Düğünümüz Hemşin'de olacak.  Büyük bir düğün yapacağız,  sabahlara kadar tulum çaldıracağız.  Köyün en ihtiyarından en gencine kadar düğünümüzde herkes horon oynayacak...
Nişanlın, Hemşinli
Tevfik’
Okuduktan’ı, okudukdan biçiminde yazmış. Mektepde…Siverek’de…Okuyamıyacaktın…Bu imlayı niçin yadırgıyorum? Öncelikle imla neden dikkatimi çekiyor? Türkoloji öğrenimi görmüş olmanın zararları.
Ne tuhaf, Kayseri tutukevinde k(a)ederin kendisine armağan ettiği kanserle boğuşurken, Malatya’da dünyaya gelmişim ben. O sessiz belirsizliğe uğurlandıktan yirmi yıl sonra, İstanbul’a bir yayınevinde çalışmaya geldiğim yaz tanıştığım Hemşin’li bir kıza benzer mektuplar yazmıştım. Sözlendiğimin ertesi günü, parmağımdaki o tuhaf şeye, yüzüğe bakarak neredeyse aynı cümleleri söylemiştim ona. Benim de annem ölmüştü. Hemşinli Zeynep’e, ben de annemi tanıması halinde ne kadar çok seveceğini, hayatta olsaydı, bundan ne denli çok sevineceğini fısıldamıştım.
Mektupları ve güncesini okudukça, hayatın nasıl gizemli olduğuna ilişkim yargım pekişmişti.
Onun düşlediğini ben bizatihi yaşamıştım, Hemşinli Zeynep’le, ilk kez, Sultan Ahmet camiinin şadırvanında buluşmuştuk. Bir yıl sonra, yine aynı yerde ayrılmıştık. Buluşurken çarşaflı değildi ama ayrıldığımız gün çarşaf değilse de benzeri bir bollukta, siyah bir elbise giymişti.
Onun da gözleri yeşildi.
İkinci mektuba uzun süre boş bakışlarla baktım. Otobüs İzmit’e doğru deli gibi yol alıyordu. Tünellere girip çıktık. Muavin birkaç kez seslenmiş tepkisiz kaldığımı görünce, eğilerek, ‘beyefendi bir şey alacak mısınız?’ diye sormuştu.
‘Kahve’ dedim.
Üçü biraradayı verdiğini neden sonra fark ettim.
İade ederek,
‘sade lütfen’ diye ekledim.
Bir ‘la havle çekti’ belli etmeden, sade kahve getirdi. Bir yudum aldım. Acı, kekre bir şey damağıma sızdı.
Belli belirsiz bir tulum sesi pencereden geçen ağaçlara, evlere, dağlara eşlik etmeye başladı.
Ben bu hicranlara dayanamıyorum…
Elimde, Cahide hanımın elektronik postayla gönderdiği ikinci mektubun çıktısı. Yine nişanlısına yazmış. Vasfiye hanıma. Mektup, Tevfik beyin nasıl sevgi dolu, merhametli ve gençlik heyecanlarıyla kuşatılmış bir insan olduğunu yeterince anlatıyor. Ne ki, benim bu kırık dökük kalemim bunu yansıtamayacak diye kaygılanıyorum.
Şöyle diyordu :
‘Vasfiye,
Bu akşam mütalaasında şu satırları yazıyorum. Sana yollayamayacağım, okuyamayacaksın.  Belki de bir gün okursun.  Belki yırtar, belki saklarım.  Fakat bunu okuduğun zaman  ben de yanında olacağım.  Mesela şöyle düşünüyorum.  Anadolunun bir kasaba veya vilayet evinde akşam karanlığı çöktükden sonra lambamızı yakıp seninle pencerenin  kenarında otururuz.  O vakitlerde kasaba veya vilayet sokakları tenha ve sessizdir.  Bu sessizliği bozmadan yavaş yavaş o solgun ışığın altında başbaşa verir konuşuruz.  Taa Elevit yaylasında karşılaştığımız zamandan,  beraber  Goluna'ya kadar gelişimizden, İstanbul'da buluşmamızdan ve sonra Sultan Ahmet Çeşmesi kenarındaki konuşmalarımızdan bahsederiz, tatlı konuşuruz.  Bazen gülerek, bazen uzak günleri ve uzak yerleri hatırladığımızda gözlerimiz nemlenerek konuşuruz.  Sonra senin Diyarbakır' da, benim de İstanbul' da kalışımızdan bahsederiz.  Sen anlatırsın, ben dinlerim, ben anlatırım sen dinlersin.  Ve sonra eğer bu mektubu saklamışsan, sen okursun ben dinlerim, kimbilir...
İşte Vasfiye, bu akşam yazmak istedim.  Sen şimdi Hemşin'desin. Hemşin köyünün bu zaman ki halini hiç bilmiyorum.  Hep yazını gördüm, kışın güzel olduğunu tahmin ediyorum.  Ne tuhaf, köyde bu vakit herkes uyumuştur.  Eğer herhangi mühim bir sebep yoksa sen de şimdi uyuyorsun. İmkân verebilir miyim ki bu akşam bu vakitte sen beni düşünebilesin.  Bir kuruntu olur.  Sen şimdi uyuyorsun, ben aklım sende yazıyorum  işte.  En çok aklıma ne geliyor biliyor musun? Elevit'ten aşağıya Goluna'ya kadar gelişimiz...   Sen önde,  annenle beraber gidiyordun.  Siyah ve ipek çarşaf sana ne kadar yakışıyor.  Bu kıyafetin  sade Hemşin dağlarında değil, İstanbul sokaklarında da sana yakışır.  Müşterek hayatımızın muhtelif fasılalarında,  seni muhtelif kıyafetlerle görmek istiyorum.  Siyah ve ipek çarşafını unutmıyacağım. Ve muhakkak ki o gün sen de benim kıyafetimi uzun uzun süzdün, saçım sakalım birbirine karışmış, elimde bir yayla değneyi ve ağzımda bir düdük.  Kimbilir benim için neler düşündün.  Neler düşündün kimbilir? O düşüncelerini de vilayet veya kasabanın sessiz ve solgun ışıklı evinde başbaşa verdiğimiz zaman söylersin.  Bu hatıra güzel bir hatıradır.  Kimbilir belkide göreceğimiz günler bu hatıraları düşünmeye vakit ve lüzüm bırakmıyacak.  Kimbilir ne biçim günler göreceğiz.  Fakat ben öyle zannediyorum ki,  mesut olacağız...    Ben Hemşin çocuğu, sen  dağ kızısın.  Bir dağ çocuğu, bir dağ kızı mademki elele veriyor,  her engeli yıkıp aşacaklardır.   Seni mesut edeceğim. Vasfiye ve seninle mesut olacağım.  Gözlerimin önünde siyah ve ipek çarşafınla sen, gözlerimin önünde Sultan Ahmet  Çeşmesi'nin parmaklığına dayanmış ve akşamın alaca karanlığında elini benim elime bırakmış sen varsın.  Gözlerimin önündeki sen,  benim içimdesin, seni düşünüyorum...   İki köy çocuğu, aile için bir örnek olacağız. Görenler haset ve gıpta etmiyecekler.  Bizi sevecek ve bizim mesut olmamızı istiyecekler.  Her gittiğimiz yerde hürmet ve sevgi bulacağız.  İyi insanlar olacağız.  İyi işler yapmak için çalışacağız.  Sen elimin bayrağı olacaksın.  Ben nasıl her fırsat bulduğum zaman ve yerde köy insanının hakkında,  mahrumiyetlerinden bahsedeceksem,  sen de köy kızlarının temiz, tertemiz ve dertli köy kızlarının konuşan dilleri olacaksın.  İyi insanlar olacağız.   İyi işler yapmaya çalışacağız.  Her gittiğimiz yerde  muhabbet ve hürmet bulacağız.  Her gittiğimiz yere sevgi ve şefkat götüreceğiz.  Sevgi ve şefkat,  hürmet ve muhabbet toplayarak bütün  Anadolu'yu dolaşacağız.  Sen benim büyük dert ortağım, ve en iyi arkadaşım olacaksın.  Zaman olacak ki beraber Hemşin'e döneceğiz,  Hemşin bizi, bu iki yavrusunu göz yaşı döktürecek bir şefkatla bağrına basacak,  köy çocuklarının gözlerinden, köy delikanlılarının alınlarından, ve köy ihtiyarlarının ellerinden öpeceğiz...
Şimdi de aklıma annem geliyor.  O ne kadar  isterdi dağ başındaki evimizde düğünümüzü yaparken senin yanından ayrılmasın.  Belki de seni karım olacağın için severdi.  Şimdi onu düşünüyorum.  O ne kadar iyi bir kadınsa,  o kadar çok sıkıntı çekti.  İsterdim ki hayatta onu biraz olsun güldüreyim. .  Fakat o, çocuklarına o kadar vurgun bir anaydı ki, öldükten sonrada bizim mesut olmamız onu mesut edecek.  Onu güldürecek.  Onu mesut etmek için biz de Saadet'i  güldürmeye çalışmalıyız.  Saadet sana abla diyecek.  Ona senden başka kim abla olsun.  Ve ne yazık ki ben abla şefkatini ve sevgisini görmedim.  Gün olacak ki,  sende bu sevgiyi de bulacağım.  Sen banim bazen anam, bazan karım bazen de kardeşim olacaksın.  Gün olacak saçlarından,  gün olacak ellerinden öpeceğim...    Ve kimbilir, o zaman uzun saçlarım dökülecek,  parmakların dökülen saçlarımın arasında dolaşırken,  ben bütün yorgunluklarımı unutup mesut olacağım.  Yeniden kuvvet bulacağım.  Gözleri yaşlı  başım düşerse bile bil ki mesudum... Ben türküyü çok severim.  Seninle birlikte uzak memleketlerde bildiğimiz köy türkülerini söyleyerek dolaşacağız.  İstanbul'da söylemiştin, tulumu çok seviyorsun.  Ben onu söylemesen de bilirim. Yayla yollarında tulum sesinin verdiği kuvveti ve yaşamak kudretini kendim gördüm...   Seninle birlikde memleketimizin müşterek zevklerini tadarak dolaşacağız...
Hemşinli Tevfik’

6.

Yaylalar çiçeğinin
Honceciliktir başı
Ben bir güzel severim
Daha ufaktır yaşı
Hey gidi Hemşinli Tevfik… Kimbilirdi birkaç yıl sonra Erzurum’a idealist bir mühendis olarak, tutkuyla sevdiğin bu yayla kızıyla birlikte gideceğini, yoksulluğun kavurduğu köylere harcırah almadan geziler yapacağını, yörenin kalkınması için çırpınacağını, on yıl boyunca bakanlık yaptıktan sonra idamla yargılanacağını, cezanın ömür boyu hapse çevrilip Kayseri cezaevine konulacağını, kanser olacağını, üşüdüğün için battaniye veren hemşirenin kendisine  çıkışan askeri görevliye, ‘benim mesaimle size bağlıyım, vicdanımla değil’ diyeceğini, çocuklarına, ev, araba, para, arsa, hisse senedi, çek, bono, banka hesabı bırakmayacağını, Sıhhiye’de, Abdi İpekçi parkının yakınındaki evlerinin kirasını ödeyemeyeceklerini, küçük kızının ilk maaşını sana gönderdiğinde parayı öpüp, ona, sevgiyle sesleneceğini…kim bilebilirdi, damadın Ayhan beyin bana şu iletiyi yazacağını :
‘ Sevgili Ali bey,
Vefa apartmanının öyküsü şöyle :
Yaşar Karayalçın, kendisi için bir arsa satın alırken, bitişiğindeki arsanın yabancılara gitmesini istememesi sebebiyle, babamıza, Tevfik İleri’ye bu arsayı satın alması için öneride bulunmuştu. Böyle bir arsayı almak için maddi imkanımız olmadığından, babam kabul etmemişti. Dedemizin yakın arkadaşı, emekli hakim, Yaşar Karayalçın'ın babası Galip Karayalçın'ın beraber olmaktaki ısrarları üzerine, dayımız Necip Danışoğlu'nun arsa bedelini ödemesi ile arsa satın alındı. Teyzemizin eşi, müteahhit İdris Yamantürk, binanın temelini attı ve bodrum katını çıktı. Darbeden sonra ailemizin dostu, babamızın arkadaşı, Karayolları Genel Müdürü rahmetli Fevzi Ataç, henüz borçları ödenmemiş,  kiradaki bir kooperatif evimizi satarak ve piyasaya borçlanarak binanın kalan kısmını yaptırdık.
Ona olan minnetimiz ve vefa borcumuzun bir göstergesi olarak da, binaya Vefa Apartmanı adını koyduk. Borcumuzu, daireleri kiraya vererek ve çalışarak, zaman içinde ödedik…Bu vesileyle, tüm ailenizin gözlerinden öper, sevgilerimizi yollarız…
Ayhan Aksoy’

 7.

İkibinonun yirmiyedi mayıs günü, saat on.
Kocatepe camiinin cenaze merasimlerinin yapıldığı yerin karşısındayım. Buradan bakınca iki minare üst üste biniyor, üç minare varmış gibi görünüyor. Koca gövdeli, eski bir belediye otobüsü camiin yarısı kapatıyor. Alt kubbelerden itibaren görebiliyorum camii. Üç minareli sadece kubbelerden oluşan bir yapı. Üç şerefeli minareler, ince, kalem gibi göğe uzuyor.
Ankara’nın bir sonbaharı güzeldir, bir de ilkbaharın ilk günleri.
Avluya çıkan merdivenin sağında, solunda birkaç piramit çam. Sağda mavi, üç katlı bir bina. Yine bir otobüs, ardından birkaç otomobil geçiyor.
Burası Olgunlar sokak. Merdivenlerin tam karşısında, yüksekçe, biçimsiz bir istinat duvarı. Duvarı üstündeki parmaklıktan sarkan sarmaşık, tozdan, kükürtten boğulmuş bir halde. Belli ki zehirlenmiş. Şehrin kustuğu bu zehri, üniversitede okumak için geldiğim bindokuzyüzyetmişsekiz yılından itibaren ağır ağır içime çekmişim. Avına sinsice yaklaşan bir sırtlan gibi şehrin zehri. Duvarın kimi yerleri nemden çürüyor. Parmaklıklardan yukarı bakınca yine kendini korumak için direnen bir lavanta. Yanında kurumaya yüz tutmuş bir çam. Sarmaşık, yandaki binanın sınırından itibaren, üçüncü kata doğru tırmanmış. Yarısı kurumuş. Kuru çubuklara bakıyorum. Yeşil ile kurusu iç içe. Biri canlı, diğeri ölü gibi görünüyor. Balkon altlarındaki sıvalar dökülmüş. Kirden rengini yitirmiş beyaz balkon demirlerinden sarkıyor sarmaşık. Yan dalları budanmaktan hayli uzamış bir zerdali çiçeklenmiş.
Caddeden bakınca orta katın pencere demirlerine iliştirilmiş, eski taşıt pilakalarını andıran bir levha : VEFA 38
Dersim 38 der gibi.
Bir trajedi kokusu geliyor. Caddenin gürültüsünden bir an evvel kurtulmak istiyorum. 38’in 3’ü, 8’in ortadan bölünmüş hali. Ne sokak adını bulabiliyorum ne apartman. Nihayet VEFA’yı görüyorum.
Ana giriş alüminyum doğrama, geniş, üç kanatlı. Hapishane penceresi gibi tümü, boydan boya demirli. Demir, beton ve gürültü deryası. Hah, nihayet bir Japon gülü. Bu renk insanı öldürür. Onlar da kuru çubuktan fışkırmış kırmızı, pembe bir cümbüş. Küüüttt! Park yasağı levhasına çarpıyorum. Yıllar önce geçirdiğim kazadan kalma alnımdaki dikiş izi yanıyor. Muhtemelen kızarma, şişik…dikkat, aracınız çekilebilir. Zaten karşıda Beğendik’in otoparkı var. Bırakmayın araçlarınızı. Efendim benim zaten aracım yok. O kadar param hiç olmadı. Beş çocuklu bir ailenin ‘reisiyim’, çiçeği burnunda bir emekli. Maaşım ne öldürüyor ne onduruyor. Memuriyette çalıp çırpmayınca zaten ne araba ne ev alabilirsiniz. Nerdee memurun o kral zamanları. Cumhuriyet Halk Fırkamızın ali kıran baş kesen memurları.
Levhanın örttüğü öncekinden daha büyük ve daha çiçekli bir kayısı…Gövdesi, şehrin zehrinden daha çok nasiplenmiş olduğunu yeterince yansıtıyor. Bu şehirde zaten her şey bir örtü gibi üzerimize seriliyor. Bir perde daha…bir adım…bir perde daha…her adım bir perde…kör gibi, baktığımı görmez bir halde, Vefa Apartmanını güçlükle buluyorum. Oysa, Kocatepe camiinin karşısında, biri ana girişte diğeri pencerede iki levhası var. Kayısının ne rengi ne sesi duyuluyor. İki genç kız geçiyor. Kaldırımda dikelince, ‘pardon’ diye uyararak haliyle. Diğeri fısıltıyla bir şeyler söylüyor. Ardından saçlarını örmüş de başına dolamış gibi bir genç kız daha. Karşıda Kocatepe Nikah Salonu levhası bütün çirkinliğiyle, Kültür Merkezi’nin duvarını süslüyor. Giriş kat, boydan boya Soykan Market. O da ne, Kocatepe Nikah Salonu’nun O’su yarısı koyu yarısı açık renkte boyanmış hilal biçiminde. Bu nikah salonunun gerisinde bir hilal var. Mesajı aldık efendim. Burada nikahla hilal arasında bir ilişki olduğu kesin, ama nedir, anlamak bizi aşıyor… Soykan’ın rengi de kırmızı. Bugün mavi, kırmızı, sarı günü…Oysa içte her şey fazlasıyla gri. Ah bu otobüsler...Eski zaman yaratıkları gibi, nasıl ürkünç, soğuk görünüyorlar…Yaydıkları zehir ve gürültü nasıl tahammül edilemez bir şey. Şimdi hava biraz serince, hele bir yaz gelsin, ağustos sıcağında, sıkışık trafikte, kalabalık kaldırımlarda bir yere yetişmek zorunda olmayagörün. Sola dönülemez. Ama sağda da sağa dönülemez. Dönelim o halde. Kocatepe Park Restaurant’ın O’su da hilal biçiminde. Camii, biraz daha yüksekten bakıyor.
Dönüyorum. Ana girişe yönelerek, merdivenleri çıkıyorum. Üzerindeki yama sıva çatlamış. Eciş bücüş yazılar okunmuyor. Sıvasız yerler mozaik. Köşesi çatlamış. Otlar çıkmış. Sütlü kahverenginde demirden bahçe kapısı. Yine sarmaşık. Öğrencilik yıllarımda yürürken en çok aşina olduklarımdan. Adını hala bilmiyorum. Bu yeşil, şehrin pasına rağmen diriliğini yitirmemiş. Beyaz damarları var. Belli ki onlardan besleniyor. Mozaik bitti, hayli eprimiş, yer taşları…Sonunda kapıdayım. Ahmet Midhat Efendi’nin roman tefrikasını anımsıyorum. Çıkardığı gazetenin başyazarı, dizgicisi, düzeltmeni, dağıtıcısı, yayıncısı. Bir de roman tefrika ediyor. Hikayenin en heyecanlı yerinde, hırsız pencereden girmek üzereyken, başlıyor pencerenin pervazlarını anlatmaya. Efendim bu doğrama filan ağaçtan yapılır. Bu ağaçlar filan yerde yetişir. Özelikleri şudur budur… Bir gün iki gün üç gün…Bir sabah, matbaanın önünde bağırtılar…Pencereden bakıyor, ellerinde pankartlar, okurlar nümayiş yapıyor, ‘ya o hırsız yarınki nüshada pencereden içeri girer veya bu matbaanı başına yıkarız!’
Hüseyin bey, ‘Vefa Apartmanın öyküsü, Tevfik beyin hikayesinin en canalıcı yeridir’ demişti.
Olgunlar sokağa, yıllar önce, bindokuzyüzyetmişsekiz yılı eylülünde üniversitede okumak üzere gelmiştim. Attila İlhan’ın anlattığı Ankara sonbaharıyla karşılaşmıştım. Herşey sarı idi. Ağaçlar altın sarı. Kimi yapraklar mor. Koyu vişne renginde. Sabah erken ve gün batımından sonra serinlerdi. Sokaklarda gösterilerin, çatışmaların yaşandığı günlerdi. Sivas öğrenci yurdundan sonra, Olgunlar’ı kesen Belkıs sokağa girerdim, sokağın başındaydı ev. Huzur apartmanı, iki numara. Girişte, sağdan ikinci daire. Bir numarada Dev-Yolcu öğrenciler kalırdı. Darbe sabahı onları götürdüler. Kimisi işkencede yitip gitti. Kimisi idam edildi. Geldiğim günlerden belki iki hafta sonra oniki eylül sabahı, Ankara’nın sonbaharının hiç de güzel olmadığını gördüm. O gün bugündür bu şehrin hazan mevsimini sevmem. Kırlangıç fırtınası esmiş, fidanlar kırılmıştı. Bir korku bulutu gökten hiç eksik olmadı. Karardı, söndü gitti. Olgunlar sokağa, yıllar sonra böylesi bir şey için geleceğimi nereden bilirdim? Hayal gibi. Geri kalanın hülya olduğunu fark edebilsem. İşte yine aynı sokaktayım diyorum ya, sokak aynı olur mu? Aynı ırmakta iki kez yıkanılmazmış. Köprünün altından ne sular akmış. Cami inşaatı sürüyordu o zamanlar. Sokaklar bu denli kalabalık değildi. Hilal biçiminde O’su olan restaurant yoktu burada. Burada ağaçlar vardı. Düğün salonu da yoktu. Vefa apartmanı buradaydı, değişmemişti. Önünden her gün geçmeme rağmen, ne adı dikkatimi çekmişti, ne orta kattaki dairede yaşayanlardan haberim vardı. Sabah, evden erken çıkar, kurtuluş parkına gider bir ağacı gözüme kestirir, altına oturur, Münacaat Risalesini okurdum. Servis saatine yarım saat kala, Vakıflar Genel Müdürlüğünün arkasındaki pastanede su böreği-çay ile kahvaltı yapardım. Hacettepe merkezden kalkan eski model servis otobüslerine biner, uzun bir yolculuktan sonra Beytepe kampüsüne ulaşırdım. Bir yıl böyle sürdü, sonrasında Olgunlar sokağı boydan boya geçerek, Bakanlıklara iner, yarım gün çalıştığım Cinnah caddesindeki kooperatif ofisine giderdim.
Otuz yıl sonra, her gün önünden geçtiğim apartmanın girişindeydim.
Burası zil. Alttan üçüncüsünde, ‘İleri’ yazıyor.
Kapı hemen açılıyor. Otomata basmak için bekliyor olmalı Cahide hanım.
Duvarlarda göğü hizasına kadar damarlı, gri, açık kahve mermerler. Beşli bir posta kutusu. Yine adını bilmediğim bir çiçek. Yanında bir tane daha. Botanik bahçesi gibi. Sağda birkaçı daha. Koridor hayli ferah…Eşikten geçip içeri girince gürültü bir anda diniyor. Ayak seslerim yankılanıyor. Sorun eşikten geçebilmekte. Ruhu törpüleyen o kakafoni, o karmaşa dindi. Başka bir dünyaya geçtim sanıyorum, oysa bir eşik. Burası da o dünyanın bir parçası. Burada da kirlenmiş çiçekler…Merdivenler mozaik. Yarım yüzyıllık olmasına rağmen, bakımlı, temiz…Çok ışıklı ayrıca. Yukarı doğru, merdiven boyunca pencereler…Bu çiçeğin de adını bilmiyorum. Gittikçe çoğalıyorlar. İkinci kata geliyorum. Bu kez pencere çiçeklerden görünmüyor.
Cahide hanım kapıda bekliyor.
‘Ali beycim hoş geldiniz…’
Elimdeki çiçeği uzatıyorum.
‘Aman Allahım en çok sevdiğimden…Çok teşekkür ederim.’
Cahide hanımın üzerinde lacivert bir giysi. Gülümsüyor. Yüz çizgileri, bunu yıllardır yaptığını gösteriyor.
Ayakkabımı çıkarmak için davranıyorum.
‘Allah aşkına! Sakın ha!’
Ecevit mavisi gömleği, lacivert süveteri, gri pantolonu ile Ayhan bey. Cahide hanımın kocası.
‘Çıkarırsam daha rahat edeceğim.’
‘Allah aşkına, Allah aşkına!’
Güneşli, ferah bir salona geçiyoruz. Tevfik İleri’ye ilişkin fotoğraflar dikkati çekiyor. Salonun girişinde, solda duvarda ilki karşılıyor. Tevfik bey solda, Vasfiye hanım sağda. İkisi de gülümsüyor. Vasfiye hanımın önden beyazlamış saçları. Zarif bir kolye boynunda. İri düğmeleri sağa doğru inen siyah bir elbise üzerinde. Tevfik bey her zamanki gibi şık. Alnı açık. Saçları geriye taralı. Bayındırlık bakanlığı yılları. Cahide hanım babasının hemen önünde. Kısa kollu bir okul gömleği, askılı bir sütlükahve elbise. Gözlerinin içi gülüyor. Dişleri inci gibi. Annesinin kolyesine benziyor. Ortada Cahit bey. Hafif kıvırcık saçları. O da okul kıyafetiyle. Babasına benziyor. Ayşe hanım annesinin önünde. Az sonra o da gelecek. Cahide hanım, ‘kız kardeşime de söyledim. O da aşağıda oturuyor. Ona bir haber vereyim’ diye kalkıyor.
Bej bir üçlü koltuğa oturuyorum. Yerde küçük bir Afyon kilimi. Ortada siyah, eski bir sehpa. Seccade kilimler, fotoğraflar, çiçekler, kristal vazolar, sehpalar, beyaz, pembe, vişneçürüğü kırlentler, vitrin, bakır küllükler, gümüş şamdanlar…
‘Hoş geldiniz! Nasılsınız?’
‘Teşekkür ederim Cahide hanım, sizler de iyisiniz umarım?’
‘Çok sağolun efendim.’
‘Kabul ettiğiniz için ayrıca müteşekkirim…’
‘Aman efendim, asıl biz çok duygulandık, Bakan bey sizi anlattıkça aşinaymışız gibi hissettik.’
Ayhan bey, saygılı, alçakgönüllü bir eda ile,
‘Bakan bey sizin romanınızı armağan etmişti. Okumaya başladım. Fakat gözümde katarakt var, uzun zaman okuyamıyorum. Rahatsız oluyorum. Biraz da dikkatli okumak lazım çünkü çok güzel. Her bir cümlesi böyle bir sanat eseri. Maşallah. Elinize sağlık…’ diyor.
‘…’
‘Bu-şeyin romanı gibi- işte şu şöyle oldu, bu böyle oldu falan değil. Şöyle zevkle okunacak bir şey. Onun için on sayfa falan okuyabildim sonra gözlerim şey oldu.’
‘Geçmiş olsun…’
‘Ama bitireceğim tabiî ki memnuniyetle. Çok etkileyici bir hikaye…Kelimeler insanı kalbinden kavrıyor…’
‘…’
‘Sizi televizyonda da seyretmeye başladık, programlara çıkıyorsunuz’
Zil çalıyor. Cahide hanım kalkıyor,
‘Ay neydi o programın adı?’
 Tevfik beyin küçük kızı Ayşe hanım içeri giriyor.
‘Ayşecim, Ali bey…Dün söz etmiştim.’
‘Hoş geldiniz. Nasılsınız?’
Ayşe hanımın sesi biraz buğulu. Sonradan sigara içtiğini öğrenince seviniyorum. Uzun sürecek olan görüşmede nikotin krizine girme korkum azalıyor. Küllüklerin çokluğundan umutlanmıştım gerçi.
Cahide hanım, yaşından umulmadık bir belleğe sahip. Coşku dolu, yerinde duramıyor. Konuşurken kelimeler yüreğinden akıyor, peşpeşe sıralanıyor…

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 2066

Yorumlar (4)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 15-06-2011 20:56 - Misafir
 
 
Fevkalade
Sadık beyin eline, kalemine ruhuna sağlık. Hem yakın tarihimize hemde kendi içimize baktıran fevkalade bir kitap.
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 17-02-2011 13:39 - Misafir
 
 
TEŞEKKÜR
Hocam eserinizi dörtgözle bekilyorum. Cumartesi akşamları en büyük zevkim sizin programınız oluyor. Önceki Hafta Şaban-ı Veli Hazretlerini gündeme almıştınız; Size ve Tatçı Hocama teşekkür ederim. Ayrıca programın Kastamonu Tv"de yayımı için sizlere ulaşmaya çalıştık. İzin verdiğiniz için teşekkür ederim.
 
3. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 09-02-2011 20:43 - Misafir
 
 
Vefaya ne kadar muhtacız.
Bendeniz Ankara Tevfik İleri İmam-Hatip Lisesi mezunu emekli bir İmam olarak,"Vefa"yı hatırlattığı için değerli yazarımıza teşekkür ediyorum.
 
4. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 02-02-2011 23:24 - Misafir
 
 
vefa apartmanı
kıymetli Hocamızın kitabını dört gözle bekliyorum. kaleme alınan bu tarz eserlerin, biz gençlerin yakın tarih okumalarında rehberlik işlevi göreceği kanaatindeyim.
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

Facebook

Son yorumlar

Denizlili Mehmet Emin Efendi
Can kardeşim
Engin yüreklere dolan böylesi hakikat böylesi hakikati yansı...
09/05/12 16:24 Dahası...
@ NİLGÜN AYTAMAN

Hiç yayınlandı
hiç
kitap çok güzel 20 nisan da okulumuza geldiğinizde de söyliy...
09/05/12 16:24 Dahası...
@ cafer mert

Niyazî-i Mısri'nin izinde
ANKA
amaki hayaldeki anka ile misrinin ankasini birlestirmeye cal...
09/05/12 16:24 Dahası...
@ baise

Modern zaman dervişi Sadık Yal...
RABBİM BENİ AFFETSE DE, diğerine dilim varmıyor. Onu sevmek ...
09/05/12 16:27 Dahası...
@ Sefa güveloğlu

Cumhuriyetin Gözü Yaşlı Çocukl...
tek adam
tek adami enaz 60 yil hep sag görüslü parti yönetti tek ada...
21/03/12 15:12 Dahası...
@ kemal

ÇİZMECE

BİRLİK


Son Okuduklarım

Arama motorları akla zarar mı?
18.07.2011 20:06
Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız makalede vermeye çalıştığım mesajla bilgisayar başında yaşadığım durum çelişiyor olsa da,... Devamını oku...
Imam 'Ali in der islamischen Gnosis - Teil 4 | Über die Liebe und Gefolgschaft
29.04.2011 17:35
Verehrte Leser, lange haben wir unseren Blog nicht angefasst. Es waren äussere Umstände die unsere lange Abstinenz veranlasst haben.... Devamını oku...
Anadolu Nefesi
29.04.2011 17:27
Ondörtbin yıl gezdim pervanelikteSıtkı ismin duydum divanelikteİçtim şarabını mestanelikteKırkların cem'inde dara düş... Devamını oku...
Haktır Allahım Muhammed mahım
29.04.2011 17:24
Haktır Allahım Muhammed mahım Ali'dir şahım efendim Allah eyvallah Fatıma Zehra Hatice Kübra Nuri kibriya efendim Allah eyvallah ... Devamını oku...
Devriyye
29.04.2011 17:21
(18) Âşık, gel, cân kulağıyla bu sözleri duy. Gel, insanın aslı nedir anla. Sırları ulu orta yerde anlatma.... Devamını oku...
Denizlili Mehmet Emin Efendi
05.04.2011 21:54
Hakk’ın insâna gelinceye kadar girmediği hiçbir şekil ve bir sûret ve bir renk kalmamıştır. Çünki bir ağacın... Devamını oku...
Su Uğultusu
02.03.2011 22:12
Öğleyi hızla geçerek bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman. Yaşlı ve yorgun ruhum vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan ... Devamını oku...

YENİ ALBÜM

Haberdar ol

E-Bülten'e abone ol

ÜYE GİRİŞİ






Şifrenizi mi kaybettiniz?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Şuanda 23 konuk çevrimiçi

Konan, göçen

mod_vvisit_counterBugün33
mod_vvisit_counterDün208
mod_vvisit_counterBu hafta241
mod_vvisit_counterBu ay4091
mod_vvisit_counter[07.08.08'den]377261