JA slide show
Şey'den
Yazan SadıK YalsıZuçanlaR   
31.08.2008 20:26
"http://www.sadikyalsizucanlar.net/eskisite/turkce/guzeran/images/sey02.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.Sonsuzluğun bir vaktinde henüz anılan bir şey değildim. Benim öyküm böyle başladı. O zamanlar henüz üzüm yaratılmamıştı ama ben sarhoştum. O zamanlar diyorum ya zaman bir andı. Anın sonsuzca bölünebilir olduğunu bilmiyordum o zamanlar. Rasathanede izlediğim yıldızın sıra dışı hareketlerinden ötürü geceyi orada geçirdiğim bir gece beni yalnız bırakmayan bir dostum söyledi. Ona haberci diyorum. Yıldız gibi. Bu bir haberdi benim için. An madem sonsuz bölünebiliyor demişti dostum, o halde iki insanın, birbirine doğru yürüyen iki insanın birleşmesi imkansızdır. Onu dinlerken gözlerimde tepedeki ufuk çizgisi belirdi. Bir kadın ve erkek birbirine doğru yürüyordu. Bu yürüyüş sonsuzca sürüyordu. Sonra birbirimize gelirken şey gibi bir belirsizliğe düştüğümüzü gördüm. Aramızdaki o muazzam boşluk bir anda her şeyi yuttu.
Şimdi buradan bakınca görüyorum uçuk kaçık bir delikanlı yanında sarışın, kıvırcık saçlı, kızıl tenli bir kadın havaalanında duty freede şarap bakıyorlar. Oraya girince nedense beni anıyorlar. Nedense diyorum ya bu da gereksiz bir şey...Çünkü biliyorum her şarap anıldığında, her şarap şişeşi görüldüğünde, her üzüm hasadı yapıldığında tuhaf bir biçimde ruhum ordaymış gibi beni anıyorlar. Ben o şarabın etkisiyle sarhoş olmadım. O şarabı hiç ağzıma sürmedim. Onun tadını bilmem ben. Kırmızı, beyaz, pembe, kızıl, eski, yeni, ne zaman, nasıl yapılırsa yapılsın, nasıl içilirse içilsin hiçbir şarapta benim bir izim bir gölgem yok. Ama herkes beni anıyor şarap denince. Şarabı ben sarhoş edici bir içki olarak hiç görmedim. Ama sarhoşluğum hep arttı. Öyle ki bir an geldi, ne kendimi ne gayrı bilemedim. Kendimi tümüyle aradan kaldırdığım an artık hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Şeylerin kendi başına bir anlam ifade etmediğini anladığım andı o ama bunu anlayacak, anlamanın keyfini çıkaracak beynim de kalmadı. Algımı tümüyle yitirmiştim. Bir sınır vardı önce.
 
Onu hep görürdüm. Kimileyin genişlerdi, büyürdü. Bakardım orada sınır bekçileri görürdüm. O bekçileri bazen bertaraf eder, sınırları genişletirdim. Onları sürerdim ve o mülkü talan ederdim. Orası hep benim olurdu. Sonra yeniden siperime çekilirdim. Siperimdeyken şarabın nerede ne zaman ne kadar üretildiğini de görürdüm. Yedi yüzyıl sonrasını görürdüm. Verona'da bir zamanlar bir yıl içinde ikiyüzyetmişiki milyon hektolitre şarap ürettiler.
 
Onu gördüm. Tırlar, tankerler, gemiler hep üzüm taşıdı kente. Siyah beyaz çekirdekli çekirdeksiz iri küçük ne çok üzüm getirildi. Onları dev kazanlara attılar. Üç dört insan boyundaki tanklarda yıkadılar, ezdiler, şırasını çıkardılar. Onlara bakarken şarabın oinos'lu halini düşündüm. Jain ve vain hallerini gördüm. En çok ozanlar içiyordu kızıl şarabı. Onların sarhoşluğu diğerlerine benzemiyordu. Onların zekasından daima korktum.
 
Bir gün iç ve dış evreni gördüm, birlikte, aynı anda. Bu yaşlı kürenin nice bilgisiyle kuşandım, donandım. Oysa gerçek bir cahildim ben, sarhoşluktan daha üstün bir şey sanıyordum bilgiyi. Bir şey var sanıyordum bilgide. Bilgiyi öte yanda sanıyordum. Bu sanılarıma gömülmüş, notlarımla baş başayken Sultan çıkageldi bir akşam rasathaneye.
Azid, aşura günü ölmüş, Selahaddin, soyundan gelen kim varsa çoluk çocuk demeyip öldürmüş, kökünü kazımıştı. Kazımak dedim de, içim kazınıyordu, bir şeyler yemek üzere kalktım ki kapı çaldı, açtım. Sultandı. Sultan-ı muazzamın veziriydi ama  ben ona sultan diyordum.. İslamın rüknü. Muzafferlerin babasıydı. Ona sadece sultanım, derdim. Başka bir ünvana sığmıyordu. O da bana cemalim diye seslenirdi. Onunla bir dönem medresede birlikteydik. Sonra babası çekip aldı ve sarayda özel hocaların gözetimine girdi. Babasının ölümüyle birlikte tahtın sahibi oluncaya değin görüşmedik. Tahta çıkışının üçüncü günü beni çağırdı. Gittim. Sarayda onlarca bilgin, şair ve düşünürle karşılaştım. Kalabalıktan fena halde sıkıldığım, dizelerimi süsleyen şarabı soluğumda aradıkları için fazla kalamadım. Sultan heyecanla düşlediklerini anlatıp duruyordu. Bilimsel çalışmalara hazineden yüklü bir tahsisat ayıracağını söyledi, yeni bir rasathane yaptıracaktı, şairler için haftanın iki günü bir panayır düzenleyecekti, kitaplık binasını yenileyecek, bunun için Şam'da yaşayan ünlü bir mimarı görevlendirecekti. Beni yanından ayırmadı. Haset dolu, öfkeli bakışlar arasında bir zaman kaldıktan sonra izin istedim ve ayrıldım. Aylarca yine görüşmedik. Benim her fırsatta inzivayı seçtiğimi bildiği için o da fazla rahatsız etmedi.
O sıralar gökteki düzenekle, yıldızlarla, seyyarelerle, kamerle, şemsle, göktaşlarıyla, onların kağıtlara düşürdüğü ihtimal hesaplarıyla, süratlerini belirleme çabalarıyla, şiirle ve şarapla meşguldüm. Gökte her şey yerli yerinde ve yolundaydı ama arz için aynını söylemek imkansızdı. Hasan ve Nizam ölmüş, ben çoktan ahirete göçmüştüm. Bizden sonra, haberleri gitmiş niceleri de geçip gitmişti. Baki olan ne vardı ki biz kalalım, o saltanat sürsün, feleğin çarkları çevrilmesin, dursun. Kimin için dururdu ki çarkı feleğin?
Hülagu dalgası kaleleri, evleri, çocukları, kadınları ve hayvanları yerle bir etmişti.
Sonra Alamut düşmüştü, onu da gördüm. Bu önceden görüşlerim beni semaya yöneltiyordu. Yerde olup bitenler insanların sonugelmez tutku ve ihtirasları yüzünden kanlı bir bilmeceye, kirli bir oyuna dönüştüğünde gözlerimi göğe çeviriyordum. Orada gördüklerimden sonra arza baktığımda Cengiz'in dokunduğu her şeyi bir anda eriten, üzerine zehirli bir asit dökmüşçesine yok eden, pelteleştiren, yırtıcı kuşlar gibi lime lime eden cüce askerleri gibi bana küçük, aşağılık ve bayağı geliyordu. Bu oyunlardan, bu küçük kavgalardan giderek tiksinmeye başladım ve beynimde uçuşan soruların uğultusundan her fırsatta rasathaneye ve meyhaneye sığındım. Meyhane benim kabemdi, orada pirimin sunduğu o ezeli kadehin çevresinde dönüp duruyordum. Onun feyizler kaynağı mübarek ağzından dökülen her söz Mesih gibi dirilticiydi. Orada zihnimdeki en çetrefil matematik soruları bir anda anlamsızlaşıyor, yerini bir yolcunun telaşıyla bir kayanın sakinliğinden karılmış anlatılması imkansız bir hale bırakıyordu. Şeyhim bir gün ellerim dizlerimde, başım öne eğik, sessizce dururken kendisine bakmam için sanki kalbime bir sözcükle dokundu. Başımı korku ve sadakat dolu bir gönlün gücüyle ağır ağır kaldırdım, ona baktım. Bana bakışlarıyla, 'aleme ha şimdi gelmiş ol ha eskiden' dedi, 'sonunda bir yolcusun sen, postunu düreceksin bir gün. Sana da tuhaf gelmiyor mu bu gidiş, bak kimse kalmıyor, gelen gidiyor, giden kalıyor, hiç düşünmüyor musun bu nasıl bir düzendir?' Uzun süre bakmaya dayanamayıp başımı eskisinden daha çok eğdim. Kalbim duracak gibiydi. Tatlı bir sarhoşluk başlıyordu yine. İşte buydu beni buraya, bu mey evine çeken. Şeyhimin dudaklarından dökülen bu kanlı şaraptı beni kendimden geçiren. Dilim susuyor ama gönlüm bir türlü susmak bilmiyordu. Ona, 'kuşkusuz' diyordum, 'bir gün yolum düşecek izine. İşte şimdiki gibi, belki bundan daha sarhoş cismim dizine yıkılacak. Sarığım başımdan, kadehim elimden uçacak, işte o zaman saçının zincirlerine vurulacağım.'
Yalancı bir tarih yazıcısı o sıralar hazine ve kitaplıklarda araştırma yapıyor ve Hülagu'nun çekirge afeti gibi geçtiği yerleri kurutan ve zehirleyen askerlerinin zaferini tebcil edercesine, Kutsal Kitab'ın, 'ölüden diri çıkarır' haberinin gerçekleştiğini yazıyordu. Yalancılar her zaman ve zeminde kendisine inanan ortaklar bulduğundan Hasan'ın babasının Yemen'den Kufe'ye, oradan Kum'a, Kum'dan da Rey kentine gelerek yerleştiğini yaymak güç olmadı. Bunu okuduğum günün gecesi defterime şu dizeleri not ettim: 'nerde şarabım a kuzum gelecek mi? Bana yakuttan dudakların bir gün değecek mi? Müslümansın, sakın şarap içme diyorsun. İçmedim, peki bu dine yetecek mi?' Bunu bir oyun olarak yapıyor ve sonsuz keyif alıyordum.
Hasan ve Nizam'la birlikteyken medresede buna benzer dizeler yazar herkesi şaşırtır, beyinciklerini hırpalar, bundan zevk duyardım. Benim keyfim de buydu. Matematik, cebir ve uzayla ilgili rakamlardan yorulan zihnimi de dinlendirirdim. Beynimi ödüllendirdiğimi düşünürdüm. Nizam, adının etkisiyle mi yoksa çocukluktan itibaren kendisini hazırladığından mı hep düzenliydi ve sınırlara büyük oranda riayet ederdi. Gökcisimlerini izlerken de ihtimal hesaplarıyla uğraşırken de aklı hep yönetmenin büyüsüyle doluydu. Hasan'ın ruhu taşkındı, bir şeyi son sınırına değin götürme çabasından asla yorulmazdı.
Kitaba göre yalancı bir tarihçinin bir cönkten aktardığı şiir şöyle diyordu: 'aslen Kayindensin, Kuşkek'te oturuyorsun. Ey acemi düzenbaz! O halde Kutlanda ne arıyorsun?' Hasan bu dizeleri okuduğunda hep güler, Kayin'i Merih'e, Kuşkek'i Mars'a ve Kuşkek'i Venüs'e benzeterek, 'orada her ne kadar Yusuf peygamber oturuyorsa da, ikinci sakini ben olacağım, Yusuf'a komşu olmayı yeryüzünde benden çok kim hak ediyor?' derdi. Güzelliğe meftun oluşuyla güzel bir peygamberin yuvasına göz dikişini ben dahil kimse yadırgamazdı.
Yalancı yazıcı kitabında Hasan'a olmadık iftiralar yöneltti. Onun başı daima afyonluydu. Onun da benim gibi sarhoşluğu ne şaraptan ne afyondan geliyordu. Benim başımı döndüren evrenin yatışmaz yapısı, onu sermest eden varlığın varolanca tehdit edilişiydi. Bu tehdidi püskürtmek için beynini kemiren sorularla boğuşup durdu.
Oniki imamın soyundan geliyordu, bir kezinde, Şaran tepesinde semayı seyrederken söyledi. Geceydi. Sırlarına ilişkin küçük bir işaret aramak için oraya gitmiştik. Beni cami veya havraya çağıranlara, 'bırakın bütün bunları' diyordum, 'onun gizlerine ermiyorsanız bu anlamsız yatıp kalkmak neden? Sonradan onu da gördüm. Bir mollayı, 'namaz yatıp kalkmak değildir, namaz Ali'ninki gibi kılınmadıkça namaz değildir' dedikleri için Sultan'a gammazladılar. 'Efendimiz, namazı tahkir ediyor bu kafir' dediler. Başını boynundan uçuran bu sözün son nefesine dek ardında durdu molla.
 
Onu da bir gece yalnızken, yine yıldızımı izliyorken semada gördüm. Başı gövdesine bitişikti, alnından bir ışık vuruyordu. Onu ilkin bir yıldız sandım. Sonra yanıp sönmediğini gördüm. Sonra sürekli ışıdığına göre bu benim gibi, ne cenneti ne cehennemi umursayan bir yiğit diye düşündüm. Sonra yaklaşmaya başladı. Yakınlaştıkça çehresi belirginleşiyordu. Sonra bir arşın kadar yaklaştı ve bana gülümseyerek, 'gözünü semaya dikmiş, işin aslını anlamaya çalışan kederi ve ıstırabı bir yana fırlatıp atmış olan bu çılgın da kim?' diye sordu. Ona, 'feleğin bir oyuncağıyız biz' dedim. 'O halde' dedi, 'her soluğu keyif çatarak geçirmeli.' 'Bak' dedi bana, gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmaksızın, 'gündüz masmavi olan göğü şimdi kapkara görüyorsun. Oysa aynı gözlerle bakıyorsun ona. Çaban boşa çıkmasın istiyorsan, göğü gece gündüz aynı aydınlıkta görebilecek gözler edin.' Ve gözden yitip gitti. Onu gördüğümü kimseye söylemedim.
Ertesi gün Hasan'ı aradım. Medresede yoktu. Rey'e gitmişti. Meğer Emire Zerrab'la buluşmuş, sık sık yaptığı ateşli tartışmaların birini daha tekrarlamıştı. Zerrab zeki ve düşüncelerini olağanüstü tutarlı, sağlam bir biçimde savunan, cerbezesi güçlü biriydi. Hasan, onunla giriştiği tartışmaların sonunda hep yenik düşer, düşüncelerinin çürüdüğünü görür fakat asla inancı sarsılmazdı. Mezheplerindeki farklılık ikisini ateşli kavgalarda buluşturur, Hasan, yenilginin acısıyla döner, Zerrab'ın beynine yönelttiği kuşkuların kalbine girmesine izin vermezdi. Böylesi bir tartışmadan sonra düştüğü amansız hastalık sırasında, onun mezhebinin daha doğru olduğunu fısıldamıştı kendi kendine. Hastalığın verdiği yüksek ateşle sayıklamıştı, yoksa fısıltısı yüreğinden gelen inançtan değildi. Ateşi düşünce anımsadı ve , 'eyvah' diye ünledi, 'ne yaptım ben! Bu halde ecel pençesini bedenime çalarsa, kuşkulara batmış bir halde gidecek, gerçeğe ulaşmadan göçeceğim.' Haftalarca yakaza halinde yattı, berzahta kaldı, dünya ile ahiret arasında, herhangi birinin, bir hekimin yardımı olmaksızın hastalığı savuşturdu. Ayaklanınca doğruca Necm Sarrac'a gitti. Batınilerin inançlarına ilişkin bilgiler istedi. Sarrac sayesinde Batınilerin sırlarını öğrendi. Dönüp geldi ve Mümin'den biat andını kabul etmesini diledi. Mümin, 'sen' dedi, 'benden üstünsün nasıl benden yeminini benimsememi istersin?' Hasan dinlemiyordu, 'bırak bunu şimdi' dedi, 'dinle' Mümin çaresiz kabul etti ve andını dinleyerek benimsediğine tanık oldu. Abdulmelik'in Rey'e gelişiyle birlikte Hasan, iktidar çevresine ilk adımını attı, melik onu dailik naipliğine atadı.
Bu atama, Hasan'la aramızdaki mesafeyi büyüttü, çok az görüşür olduk. Tayinden sonraki ilk görüşmemizde, onu, sarayın en geniş odasında, onlarca komutana, arma, çetr ve nevbette yapılacak değişikliği anlatırken buldum. 'Kuzum' dedim, 'senin afyonun başına vurmuş. Nedir bu çetr telaşı?' 'Yapma çadırcı' dedi, gözleri parlıyordu. Hastalığın yıprattığı bedeninden umulmadık bir çeviklikle, omuzlarımdan kavrayarak sarstı, 'küçük bir kubbe. Böyle saltanat şemsiyesi mi olur?' Kubbe diye düşündüm, bakıyordum ama onu görmüyordum. Başka bir şey gördüm.
 
Onu gördüm. Onu küçük bir kadeh biçiminde gördüm. Devleti kadim şaraptan daha üstün tutuyordu. Oysa yolu o şarabın yurduna varmazsa  güdük kalacaktı, unutmuştu. 'Niye öyle bakıyorsun, niçin susuyorsun?' diye sarsınca kendime döndüm. 'Bir bardağı yeğdir' dedim, 'şaha şarabı, senin melikinin tacına, küp kapağını değişmem.' İtti beni. Saraydan çıktım. Dönüp baktım. Görkemli bir çadıra benziyordu. Çadırı tercih ederdim. Bu kubbeler göğü yere indirmek ister gibiydi. Sultan avda olmalıydı. Ortalık tenhaydı. Issızlığın içinde bir zaman kaldıktan sonra, içimdeki sessizliğe dönmek üzere kentten ayrıldım. Rasathaneye döndüğümde, hala kestane kokan masamın üzerindeki kağıt tomarına baktım. Çırayı ateşledim. İçeri geçip sekine virdini okudum. Sermaye uçup gidiyor, ölüm meleği azık istiyor diyordu zikrimdeki feta. Gidenlerden bir haber yok, kimse dönmüyor ki biraz aydınlanalım. Şeyhim medet. Binlerce istiğfardan sonra yüreğimin bağları çözülmeye başladı. O dizeleri oyun olsun diye yazıyordum kimse bilmiyordu. Sadece şeyhim anlıyordu ama o da bana bile anladığını hissettirmiyordu. Onun kalbiyle kalbim arasında, kendi kalbimle kendim arasına Senden başka kim girebilirdi! Sonra Senden başka varlık olmadığını tekrarlamaya başladım. Bugün de yine gün boyu dünyayla sevişip durmuştum. Saraylarda gezinmiştim. Sana ulaşmayan sorularla uğraşmıştım. Senin adının tedbiri altındayken ondan gafil nice saatler geçirmiştim. Keyif çatmıştım, hesabını görmeksizin harcayıp durmuştum, sen istemeden bahtımı yazmıştım gün boyu. Şimdi eşiğindeydim. Şimdi, bu an, Seni andığım, Senden başkasını her soluğumla birlikte bir kez daha sildiğim şu an, korkarak türlü günahtan, bu derin yasa gömülüp, kendimi de siliyordum. Senin adını yineliyordum. Seni anıyordum. Seni andıkça şeyler silindi. Birer birer her şey yok oldu. Şimdi sadece sendeydim. Seninleydim. Giderek kendim de silindim. Sadece sen vardın. Zaman yoktu.
 
Onu gördüm. Onu gördüm, zamansızlığı gördüm. Seni görüyordum, sadece seni görüyordum. Şimdi senden başka hiçbir şey bilinmiyordu. Bu denklemi ilk kez gördüm. Bilinmeyene şey derdim. Şimdi her şey şeydi. Onu gördüm, Mürsiyeli bilginler onu xay diye yazdılar. Senin dışındaki her şey bilinmeyendi, bu denklemi ilk kez kurdum. Kalbime doğru her sallanışında bedenim biraz daha hafifledi, daha hızlandı, kalbimin çevresinde dönmeye başladım. Şeyler flulaştı, yok oldu, sadece kalbim kaldı. Büyüdü, genişledi, o denli büyüdü ki, orada tümüyle yitip gittim.
Gün doğmuştu, yığılıp kaldığım halının üzerinde sereserpe uyurken, vitraylardan süzülen güneşle uyandım. Kapım çalıyordu yine. Saraydan haberciler gelmişti. Bugün cumaydı. Sultan yine sarayda şölen düzenlemişti. Hacibü'l-Hüccab ne mürai bir adamdı, yine sofranın
en zengin köşesindeydi, çevresinde Sultan'a yakınlaşmak için akılalmaz düzenbazlıklar yapan softalar, iktidar sevdalısı hilekarlar, vezirler, arkada sofrayı gözeten, muhafızların gözaçıp kapayıncaya kadar bile gaflete düşmemeleri için devinip duran Emir Candar, Atabegler,
Emir-i Silah, Camedar, Şarabdar, Abdar daha nice görevliler divane gibi dönüyorlardı. Nizam ve Hasan da oradaydı. Sultan beni görünce, Hasan'la arasındaki gerginliği üzerime boca etmek ister gibi, 'yokluğun güneşin yokluğu gibiydi, geldin divanı aydınlattın, beni bu karanlığa niçin itiyorsun?' dedi. Geceden kalma sarhoşluk henüz geçmemişti. Dilimden dünyaya ilişkin bir söz düşmek istemiyordu. Selam verdim. Hasan'la Sultan'ın arasına oturdum. Hasan'ın bütün asabı gerilmişti. Yaydan çıkmak üzre olan bir ok gibiydi. Soluklanışından ve kalbinin vuruşundan, çehresine oturmuş olan o kasvetli ifadeden korktum.

Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 3696

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç